Sıkıcı. Oturmak çok... Sıkıcıydı. Ayaklarım koltuğun kollarından sarkarken düşünebildiğim tek şey buydu. Gözlerim belki yüzüncü kez duvarı buldu. Düz ve sade. Tıpkı hayat gibi. Ama duvarda istisnalar yani hayata renk katacak olan boyalar yoktu. Kişiliğimin ne kadar renkli olduğunu bu duvarı boyayarak gösterebilirdim. Ama o zaman duvara duvar demek yanlış olurdu çünkü duvar bir sanat eserine dönüşmüş olurdu.
Kapının tıkırdattığı çan sallanırken altmışıncı kez kimin geldiğini görmek için kapıya bıkkın gözlerle baktım. Tabi ki onlar değildi. Ne zaman bir yere zamanında gelmişlerdi? Cevap yine düz ve sadeydi: Hiçbir zaman.
Koltuğun yanına koymuş olduğum kaykayımı huzursuzlukla elime aldım. Sonuçta artık beni suçlayamazlardı. Ben zamanında gelmiştim. Onlar ise... Her neyse, yapmam gereken işlerim vardı. Adını bilmediğim dükkân sahibine son bir kez bakıp kendimi dükkânın dışına attım. Kaykayımı yere koyup güç düğmesine bastım. Ayaklarım hazır bir şekilde kaykayın üstüne atladı. Hızlanmayı yani asıl güç gösterisini bekliyordum. Bir, iki ve üç. Yerimden bir şimşek gibi fırlarken yaptığım tek şey ''Geri çekilin.'' diye bağırmaktı.
Arkamda mavi alevler bırakarak ilerlerken kulağıma ''Ara sokaklarda kaykaya binmenin yasak olduğunu sanıyordum.'' ve ''Ah, kaykayın üstündeki şu çocuğa baksana! Yaşı daha çok küçük kesin kaykaya binmeye izini yoktur.'' gibi sözler çalındı. Ama kim ne derse desin beni kaykayımdan ayıramazdı. Bir süre ilerledikten sonra önüme bir tahta parçasının düşmesi ile koşuşturma sesleri gelen çatıya bakmaya karar verdim. Kıvırcık saçları arkasında savrulurken en önde koşan kişi de oydu. Başka kimi görmeyi planlıyordum ki? Çantasının kollarını omuzlarından çıkartırken benim ona bakmamı beklediğini anladım. Çantası kollarıma düşünce bu koşuşturmaya artık benim de dahil olduğumu fark ettim.
Kıvırcığın peşinden koşan grup ne olduğunu anlamaya çalışırken ben çoktan çantayı sırtlamıştım bile. Ana yola yaklaştığımı biliyordum ama trafik biraz karışsa ne olurdu ki? Kaykayıma şimdiden veda ettim. Çünkü ya kovalamaca sonucu polis kaykayı alacaktı ya da ben kıvırcığı korumak isterken kaykayı duvara çarpacaktım ve patlayacaktı.
Artık kaykaylarımla bağ kuramıyordum. Eskiden dört yılda bir kaykay değiştirirken artık ayda dört kez kaykay değiştiriyordum.
Parmaklarım yavaşça kaykayın güç seviyesini arttırırken yanımdan arkasından turuncu alevler çıkan otomobiller geçiyordu. Yavaşça kaykayın üstünde doğruldum ve kaykayı yan pozisyona getirerek daha az yer kaplamasını sağladım.
Karşı taraftan gelen arabanın metalinin çizilirken çıkardığı ses başımın çoktan belada olduğunu söylüyordu. Arabanın sahibi bana güzel dileklerini sunarken ben arkama bile bakmadan yoluma devam ettim. Trafik yavaş yavaş karışırken çetenin de oyuna yeniden katıldığını anladım. Ama sorun şuydu: Bu çete kıvırcığı kovalayan çeteydi. Gelsinler bakalım.
Trenin kalın gövdesini gördüğümde artık durmak için çok geçti. Neden trenin geldiğini belli eden sirenler çalmamıştı?
Trafiğin tren yüzünden karıştığını anlamıştım ama kaykayımı kaybedeceğimi anlamama rağmen ben ne zaman neyi kabul etmiştim ki? Kaykayımı trenin vagonlarının birleşim noktasındaki boşluktan karşı tarafa fırlatırken kendim de trenin vagonlarının birinin üstüne atladım. Sendelemem ile kaykayımın üstüne sırt üstü düştüm. Böylece trenin arkasındaki trafiği bozan kişi ben oldum.
Karşıdaki aracı görmem ile yine bir ton azar yiyeceğimi anladım. Polis arabası. Tekrardan doğrulmaya çalışırken panik el ve ayaklarımı birbirlerine bağlamıştı. Kaykayıma yön vermeye çalışırken kaykay bir sokağa girdi. İşte şehrin diğer yarısı. Sokakta bir süre ilerledikten sonra açık ama insanın içini açan renklerle süslenmiş ve binaların yanında ünlü insanların görsellerinin yayınlandığı ekranlar gördüm. Burayı daha önce neden hiç görmediğimi düşünürken kaykaydan indim ve kaykayımı kolumun altına aldım.
Katlanır kulaklığımı cebimden çıkartırken bu kadar güzel bir yere uyacak kadar güzel bir şarkı bilip bilmediğimi sorguladım. Biliyordum, kulaklığı heyecanla kulaklarıma taktıktan sonra diğer cebimden aynı heyecanla telefonumu aramaya başladım. Telefonumu cebimden çıkarttıktan sonra dinleme listeme girip şarkıyı aramaya başladım. Parmaklarım şarkıyı gözlerimden önce bulup tıkladı. Böylece kulaklığın kablosunu telefona takıp ellerimi telefonumla birlikte cebime attım.
Kontrolleri ayaklarıma verdim, ayaklarım sanki nereye gitmek istediğimi gayet iyi biliyormuş gibi beni favori şarkıcımın resminin sergilendiği bir ekranın yanına getirdi. Mutlulukla kıkırdayarak bir süre resmi inceledikten sonra kafamı başka bir ekrana çevirmem ile en sevdiğim gurup olan Kızıl Patiler'in resimlerinin sergilendiğini gördüm. Ekranın yanına gittiğimde gurubun haftaya bugün, burada, bu saatlerde konser vereceklerini gördüm. Kendi kendime bu konsere geleceğime dair söz verirken içimden bu kadar gelişmişliğe rağmen müziği unutmayan bu dünyaya ve insanlara teşekkürlerimi ilettim. Sanat olduğu sürece kimse bu koca gezegende yalnız değildi.
Şarkı en sevdiğim notada bir arama yüzünden kesilince oflayarak telefonu cebimden çıkarttım. Arayan kişiyi rehberime kıvırcık olarak kaydettiğimi gördüm. Kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırırken arkadaşımın beni ve şarkımı bölecek kadar önemli ne söyleyeceğini merak ettim.
Kulaklığımı kulaklarımdan çıkartırken kulaklığın kablosunu da telefonumdan çıkarttıktan sonra çoktan söylenmeye başlamış olan kıvırcığı dinlemek için telefonu kulağıma dayadım. ''Neredesin sen? Saat kaç olmuş? Hani dükkânda buluşacaktık?'' derken ben konunun daha fazla uzamaması ve hızlıca dükkâna gidip işimi hallettikten sonra buraya gelmek istediğim için ''Geliyorum.'' dedikten sonra kıvırcığı tek başına söylenmeye terk ederek telefonu kapattım. Kulaklığımı katlayıp telefonum ile birlikte cebime koyduktan sonra kaykayımı yere koydum. Parmaklarım kaykayımın güç düğmesini açarken içimden buraya gelirken karşılaştığım çetenin karşıma çıkmamasını umdum. Kaykayım benimle birlikte şimşek gibi oradan uzaklaşırken yolculuğum başladı.






