Bazı geceler vardır, insanın hayatını ikiye böler. Bir yanı gitmeden önceki hayatı, diğer yanıysa geride bıraktığı her şeydir.
O gece benim için her şey değişti.
Saat 03.17'ydi. Kışlanın koridorlarında yankılanan bot sesleri, gecenin sessizliğini parçalarken odamın kapısı sertçe çalındı.
“Komutanım, tim hazır.”
Başımı kaldırıp aynadaki yansımama baktım. Üniformam üzerimdeydi. Silahım hazır, botlarım bağlıydı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Bir tek içimdeki huzursuzluk hariç.
İnsan bazen kötü bir şey olacağını hissederdi. Ben o hissi yıllar önce, ilk kez üniforma giydiğim gün susturmayı öğrenmiştim.
Ama bu gece susturamıyordum.
Masamın üzerindeki fotoğrafa son kez baktım. Gülümseyen bir yüz, gözlerindeki tanıdık sıcaklık ve bana söylenmiş, hâlâ unutamadığım birkaç kelime…
“Döneceğine söz ver.”
Fotoğrafı ters çevirdim.
Çünkü bazı sözleri hatırlamak, onları tutmaktan daha zordu.
Kapıyı açtığımda karşımda timim vardı. Hepsinin yüzünde aynı ifade, gözlerinde aynı kararlılık vardı. Hiçbiri nereye gittiğimizi sormadı. Asker bazen sorularını içinde tutmayı, cevaplarını dağların ardında aramayı öğrenirdi.
“Hazır mıyız?” diye sordum.
“Emredersiniz, komutanım!”
Başımı salladım ve yürümeye başladım.
O gece bir göreve gidiyorduk. Bense bilmediğim bir şeyden kaçıyordum: Dönüşte beni bekleyen hayatın artık eskisi gibi olmayacağından.
Gökyüzü karanlıktı. Rüzgâr yüzüme çarparken içimden tek bir cümle geçti:
Eğer geri dönemezsem, beni bekleme.
Oysa bilmiyordum…
Bazı insanlar dönmese bile hayatından gitmezdi.
Ve bazı vedalar, daha söylenmeden başlardı.