İçeriğe geç

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 9 · 19 dk okuma

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 9

8- Tehlike

"Hiçbir zaman dünyayla yüzleşmezsin. Yüzleştiğin şey hep dünyaya dair sahip olduğun algılardır. Ve bu algılar muhtemelen her şeyi saptırır." -Alain Guyard ✦ 30 Eylül 2008, 03:12, İstanbul. Gecenin en derin vaktiydi. Uykunun, en ağır perdeleri örttüğü saatler... Herkesin kendi kabuslarına veya rüyalarına sığındığı, sokakların sesini kestiği, İstanbul'un bile iç çekmeyi unuttuğu zamanlardı. Böyle bir vakitte yatağında oradan oraya dönüyordu adam. Uyuyamıyordu, göğsüne oturmuş, adını adlandıramadığı bir his uyumasına izin vermiyordu. Karanlıkta kendi gölgesine bile sinirlenmeye başlamıştı. Sonra üzerindeki battaniyeyi içindeki sinirle aşağı ittirdi ve yatakta doğruldu. "Sokacağım uykusuna şimdi..." diye mırıldandı. Daha önce hiç böyle uyuyamadığını hatırlamıyordu. İçine böylesi bir hissin dolduğunu da hatırlamıyordu. Hissin bir adı yoktu ama sanki az sonra kötü bir haber alacakmış gibi bir etki veriyordu. Yataktan çıktı, odanın camına yöneldi. Kuzguncuk'un dar sokakları, gece lambalarının sarı ışığında sessizce uzanıyordu. Karşı binanın duvarındaki begonviller bile huzurla uyuyordu. Bu senaryonun içine bir tek kendisi sığamamıştı. İçinde bir ağırlık vardı. Ne yediğindendi ne içtiğinden. Zaten tıka basa doyacak kadar yemekten de nefret ederdi. İçinde tanımlayamadığı, tarif edemediği, sol kaburgasının içini sarmış bir sıkıntı vardı. Sanki biri, bir yerlerde zora düşmüş ve onun zor durumu adamın sol tarafına malum olmuştu. Boş yere tedirgin olur muydu bir insan? Hayır, özellikle o asla boş yere tedirgin olmazdı. İçindeki kasvetli düşüncelerle odadan çıktı, merdivenlere yönelerek mutfağa indi. Su içmek istedi, bardağın tamamını doldurup ağzına dikti. Suyun tadı, hiç olmadığı kadar tatsız gelmişti. Bardağı geri boşaltarak makineye koydu. Akabinde kulakları tanıdık bir zil sesiyle doldu. Telefonunun sesi. "Kim lan bu saatte?" Kendi kendine sorgulayarak tekrar odasına yöneldi. Telefonu kapanmadan eline aldı, ekranda Özel Numara yazıyordu. Açma tuşuna basarak kulağına götürdü. "Alo?" Yarı tedirgin bir sesle açmıştı telefonu. "Ali..." diye mırıldandı hattın ucundaki ses, son heceyi uzatarak. "Ah Ali. Sana ayağıma dolanma, üzerime basma diye bin kere tembih ettim." Kim olduğunu anlaması bir saniye bile sürmemişti. Sancar'dı bu, hayattaki en büyük iki düşmanından biriydi. "Ne dolanacağım lan ben senin ayağına? Üzerine bassam senin leşin bile kalmaz ortada." "Aliii, Maraz Ali..." diye mırıldanarak söylenmeye devam etti Sancar. "Sen beni çok hafife aldın." "Senin hafifliğin itlerini mekanıma salıp savurduğun tehditlerle kendini belli etti." Ona cevap verirken, gecenin bu saatinde ne için aradığını düşünüyordu Ali Asaf. "Benim bir şey yapmama gerek kalmadı yani." "Ya... Öyleyse senin de benden aşağı kalır yanın yok he?" diye kendinden emin bir raconla karşılık verdi Sancar. "Yakışmadı Ali... Mekanıma adam gönderip laf koparmaya çalışmak sana hiç yakışmadı." Ali Asaf, Sancar'ın ne dediğinden hiçbir şey anlamamıştı. Kaşlarını çattı. "Kafa mı buluyorsun lan gece gece? Ne adamı ne laf toplaması?" "Demek üç maymunu oynuyorsun, peki." dedi Sancar, bir süre sessiz kalarak devam etti. "Gel, nasıl soktuysan içeri, öyle çıkar adamını." Akabinde, son sözcüğüne bir düzeltme yaptı. "Daha doğrusu, kadınını." Ali Asaf'ın aklı hala karmaşıktı. Zaten yeterince şeyle dolu olan kafasını bir de Sancar'ın bulandırması sinirlerini bozuyordu. "Kadın mı? Ne kadını? Kimden bahsediyorsun sen?" Sesi alayla gülerken karşılık verdi Sancar. "O gece baş başa yemek yediğin güzel hatundan bahsediyorum." Sonlanan aramadan miras kalan dııt, seslerine maruz kalırken, kafasında şimşeklerin çaktığını hissetti Ali Asaf. "İdil..." diye fısıldadı, kendisinin bile zor duyduğu bir sesle. İdil ve Sancar aynı mekanda ne alakaydı, diye geçirdi içinden. İdil'in Kıbrıs'ta, o kansızın mekanında ne işi vardı? Yok, Sancar kesinlikle yalan söylüyordu. İdil'i kendisine bir tehdit olarak kaçırmış olmalıydı. Ya da hiç kaçırmamıştı. İdil yanında bile değildi. Kendisine bir tuzak kurmuş olmalıydı. Rehber bölümünü açtı, İdil'in numarasını buldu. Ya uyuyorsa? Yine de numaranın üzerindeyken arama tuşuna bastı ve kulağına götürdü. Telesekretere bağlanmıştı. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor." "Allah kahretsin!" diye bağırdı, hızlıca kapama tuşuna basarak. Akabinde telefonuna bir multimedya SMS bildirimi düştü. Bildirim, özel numaradandı. Mesajı açtı. İdil... Bilinçsiz bir şekilde yatıyordu, burnu kanıyordu. Başında şişlik, dudağında yara vardı. Sancar doğru söylüyordu, maalesef doğru söylüyordu. Kalbi duracakmış gibi göğüs kafesine çarparken telefonu parçalayacakmış gibi sıktı. "O*** çocuğu!" Telefonu fırlatmadı ama bir süre yumruğunda sıkmaya devam etti. Akabinde ne yapabileceğini düşünmeye başladı. İlk işi Timur'u aramak oldu. Timur, onun en güvendiği sağ koluydu. Yaklaşık on sekiz saniye sonra telefon açıldı. "Alo..." diye mırıldandı, hattın ucundaki uykulu ses. "Alo, Timur? Çabuk hazırlan, çocuklara haber ver. Kıbrıs'a gidiyoruz." Hattın ucundaki ses bir anda can bulmuştu. "Abi? Hayırdır bir sıkıntı mı var?" "Var evet. Şimdi anlatamam, sen dediğimi yap." Timur, telefonda yalnızca, "Tamam abi." diyebildi. Cümleyi bitirmeden telefonu kapatmış, diğerlerini uyandırmaya gitmişti bile. Ali Asaf ise evin koridoruna yönelmişti. Gardıroptan siyah bir sırt çantası çıkardı. İçine tabancasını, birkaç şarjör yedeğini ve özel belgelerini koydu. Ceketinin iç cebine yedek sim kartlı telefonu yerleştirdi. Yatağın yanındaki küçük kasayı açtı, içinden susturucu bir Glock daha aldı. Bakışları boşlukta gezinirken dişlerini sıktı. "Kanı bozuk herif..." Merdivenleri ikişer ikişer indi. Dış kapıdan çıkarken sabahın ilk loşluğu henüz ufka ulaşmamıştı. Sessizlikte yankılanan tek ses, öfkesinin ayaklarına verdiği ağırlıktı. Garajda bekleyen siyah Jeep'in kapısını açtı. Anahtarı çevirdi, motor bir homurtuyla çalıştı. Telefonunu bir kez daha kontrol etti, gelen başka mesaj yoktu. Yüzünde bir gerginlik vardı. Yol boyunca Kuzguncuk'un kıvrımlı sokaklarından sahil yoluna, oradan da Sarıyer'e kadar neredeyse hiç fren yapmadı. Havaalanının özel apron girişine geldiğinde Timur ve diğer dört adamı çoktan oradaydı. "Helikopter hazır abi. Beş dakika içinde kalkabiliriz." Ali Asaf başını salladı. Adamlarının gözlerinin içine baktı. İçlerinden hiçbiri soru sormadı. Hepsi durumu anlamıştı. Onun gözleri konuşuyordu. Helikopter pistine doğru yürüdüler. Motor çoktan çalışmıştı. Rotorların sesi kulakları doldururken, Ali Asaf kaskını taktı. Pilot başını ona çevirdi: "Lefkoşa özel pistine mi?" "Hayır. Gazimağusa çevresi." Timur sordu. "Silahların hepsi çantada mı?" Ali başını salladı. "İkisi Glock. Biri benim, biri senin. Diğerlerini taksim edersin." "Abi, bu arada ne oldu?" "Sancar... İdil Sancar'ın elinde." "İdil kim?" "Bir arkadaşım." Aldığı yanıt üzerine bıyık altı sırıttı Timur. "Abi, yoksa yengemiz mi?" "Sorma Timur, önümüzdeki sabahı atlatana dek bana soru sorma." dedi Ali Asaf, sinirli ve keskin bir ses tonuyla. Gökyüzüne yükseldiklerinde saat 04:01'di. İstanbul, hâlâ uykudaydı. Ama bu helikopterin içinde uykunun adı geçmiyordu. Ali Asaf camdan aşağıya baktı. Boğaz köprüsü, gecenin sisine gömülmüş gibiydi. Ama onun zihninde artık ne şehir ne manzara vardı. İdil'in yaralı ve şiş yüzüydü zihninde olan. Yaklaşık bir saat sonra pilot telsize bir kod gönderdi. Küçük bir özel pistten iniş izni geldi. Ali Asaf başıyla onay verdi. "Abi, kumarhaneye mi gireceğiz?" diye sordu Timur Ali'nin gözlerinde, geceden beri ilk kez bir tebessüm kıvılcımı belirdi. "Evet." Helikopter inişe geçtiğinde, pistte kendilerini bekleyen iki SUV vardı. Ali Asaf'ın önceden hazırlattığı Kıbrıs bağlantıları, gerekli tüm düzenlemeleri yapmıştı. Sürücülere hiçbir şey söylenmedi. Araçlara biner binmez, dört kişilik ekip doğrudan Sancar'ın kumarhanesine doğru yola çıktılar. Sancar'ın kumarhanesi, sabaha karşı bile sönmemişti. Neon ışıkları titrek titrek yanıyor, girişteki lüks arabalar geceyi terk edememiş gibi sessizce sıralanıyordu. Ama asıl hareket, ön cephede değil; binanın arka tarafında başlıyordu. Ali Asaf, binanın servis girişine bakan dar sokakta durmuş, duvara sırtını yaslamıştı. Üzerinde siyah tişört ve diz hizasında askerî pantolon vardı. Gürültü çıkaran her şeyi geride bırakmıştı. Belindeki silah sessiz, zihnindeki öfke ölümcüldü. Yanında Timur vardı, öteki üç adamsa sokak girişini gözetliyordu. "Giriş noktası burası." dedi Maraz Ali, alçak sesle. "Servis kapısı genelde sabaha karşı kontrolsüz olur. İçeride birkaç temizlik görevlisi dışında kimse olmaz. Ama asıl tehlike, ikinci kattaki güvenlik merkezinde." Timur başını salladı. "Plan ne?" "Ben önde, sen arkada. İçeri süzüleceğiz. Kamera kayıt odasını bulacağız. Oradan aşağı katlara geçip İdil'i alacağız. Sancar'la göz göze gelmeyeceğiz. Bugün değil." "Tamam abi. Sen nasıl dersen." Ali, cebinden küçük bir sinyal bozucu cihaz çıkardı. "Bu alet, 12 dakikalığına kameraları devre dışı bırakacak. 12 dakika sonra her şey normale döner." "12 dakika fazlasıyla yeterli." dedi Timur, gözünü kapıya dikerek. Ali cihazı aktif hâle getirdi. Kırmızı ışık kısa bir titreşimle yandı. O sırada Timur sessizce öne geçti, penseyle kapı kolunun üstündeki elektronik paneli çıkardı. İçerideki devreyi iki saniyede kısa devre ettirdi. "Hazır." Kapı ağır ağır açıldı. İçeriye karanlık ve klor kokusu dolu bir koridor yayıldı. Zeminde sabunlu su izleri vardı, temizlik yeni bitmişti. Ayak sesleri yankı yapmasın diye herkes çorapla ilerliyordu. Ali Asaf en önde, Timur bir adım arkasında, iki adam ise arka güvenlik için nöbettelerdi. Bir temizlik görevlisi koridorun ilerisinde siluet gibi belirdi. Kadındı, elinde paspas vardı. Başını kaldırdı ama o an Ali'nin gözleriyle karşılaştı. Kadın sadece durdu. Ne paspası bıraktı, ne bağırdı. Nefesini tuttu. Ali Asaf ise başını hafifçe yana sallayarak uyardı. Kadın, paspası sessizce geri çekti ve gölgeye gömüldü. Timur, Ali Asaf'ın kulağına eğilerek fısıldadı. "İnsanların hepsi senden korkuyor abi." Ali Asaf sadece bir kez başını salladı. Koridorun sonundaki kapıya vardıklarında, bu kez metal bir sürgü vardı. Ali Asaf anahtar kart taklidi yapan ince bir aparatla kapıyı açtı. İçeriye girdiklerinde ekranlarla dolu, loş bir oda karşıladı onları. Güvenlik merkezi. Timur, içerideki genç güvenlik görevlisine silahını doğrultarak usulca, "Kıpırdama." dedi. Çocuk zaten kıpırdayamayacak kadar donmuştu. Ali Asaf monitörlerin birine yaklaştı. "Kameralar aktif olmadan önce bodrum katını görmemiz lazım. Nerede?" Çocuk bir monitörü gösterdi. "Bu... bu kamera bodrum katı gösteriyor. Bir kadın vardı. Dün gece getirdiler. Ama ben bir şey yapmadım, yemin ederim." Ali o ekrana yaklaştı. Kamera açıktı, görüntü siyah beyazdı. Beton duvarlı bir oda, yerde hareketsiz yatan bir kadın. "Zoom yap." dedi. Timur kameranın panelini çevirdi. Ali'nin yumrukları sıkıldı. İdil'di bu. Bir köşeye oturmuş, başı öne düşmüş, nefes alıp almadığı bile belli değildi. Elmacık kemiği mosmordu. "Orası neresi?" dedi Ali, güvenlik görevlisine dönerek. "Arka merdiven boşluğunun yanındaki özel depo. Ama kartla açılıyor. Anahtarı sadece Sancar'ın adamları-" Ali, çocuğun sözünü keserek sırt çantasından susturuculu Glock'u çıkardı. "Kart gerekmez. Duvarı deleriz." Güvenlik merkezinden ayrıldıklarında adımlar daha da sessizleşmişti. Herkes, tek bir hedefe odaklanmıştı; Bodrum katındaki kilitli odaya. Ali Asaf önde yürüyordu. Sağ elinde susturuculu Glock, sol eliyle duvarı sıyırarak ilerliyordu. Gözleri, koridorun her köşesini ezberliyor gibiydi. Kalbinde bir volkan patlamak üzereydi, ama dışarıdan bakıldığında hâlâ buz gibi görünüyordu. Timur, hemen arkasındaydı. Diğer iki adam, koridorun gerisinde sessizce yayılmış, çıkışı tutuyordu. Bodrum katının nemli ve karanlık koridorlarında, duvarlara vuran adım sesleri yankı yapmadan ilerliyordu. Betonun soğukluğu, Ali Asaf'ın içindeki öfkeye inat, sanki tüm duyguları dondurmaya çalışıyordu. Ama nafileydi. Her adımında daha çok ısınıyor, daha çok kızıyordu kalbinin içinde kaynayan o lav gölü. Susturuculu silahını kavrayışı daha sertleşmişti. Gözleri, koridorun ucundaki metal kapıya saplanmıştı artık. Zihni, saniyeler içinde yapılacak her olasılığı tarıyor, tüm çıkış senaryolarını yokluyordu. Kapının hemen solundaki beton duvarın dibine çömeldi. Parmağını dudağına götürdü, Timur'a ve arkasındaki adamlara hazır olun, dedi bakışlarıyla. Sırt çantasından küçük, sessiz çalışan bir plastik patlayıcı paketi çıkardı. Kablo ve fitil yerleştirmesi en fazla yedi saniye sürdü. Her hareketi, bin kere prova edilmiş bir iç güdüyle gerçekleşiyordu. Gözleri, zamanla yarışan bir hassasiyette ölçüyor, elleri milim şaşmıyordu. Patlayıcıyı kapının kilit hizasına değil, menteşe hizasına yerleştirmişti. "Çünkü bazı kapılar anahtarla açılmazdı. Bazı kapılar, kırılarak geçilirdi." Göz ucuyla Timur'a baktı. Başını eğdi. Patlatma sesi neredeyse bir tıslama kadar kısa ve bastırılmıştı. Metal, çelikten utanç duyar gibi çöktü yere. Kapı yana doğru açıldı. Toz ve sıcak kokusu bastı odayı. İçerisi loştu. Duvarları griye dönmüş beton, tavanı nemli, lambası göz kırpan bir sarılıktaydı. Ama o tüm çirkinliğin, tüm kirli zeminin ortasında İdil yatıyordu. Sırtı duvara yaslanmıştı. Başını göğsüne düşürmüş, elleri kucağında hareketsiz duruyordu. Sol kaşının üstü yarılmış, dudağının kenarı patlamıştı. Saçlarının bir kısmı kurumuş kana yapışmıştı. Bir elini göğsünde tutuyordu, sanki acıyı bastırmaya çalışıyordu hâlâ. Ali Asaf bir anda dizlerinin üstüne çöktü. Tüm bedenini yere bırakır gibi. "İdil..." dedi, fısıltıdan da düşük bir tonla. Sesindeki o kırıklık, savaş meydanlarında dahi duyulmazdı. Onun başını yavaşça kaldırdı. Nabzını kontrol etti. Kalbi atıyordu. Yavaş ama düzenliydi. Timur, arka taraftan uyarı verdi. "Abi... burası artık fazla gürültülü. Çıkmamız gerek." Ali başını kaldırdı. "Yavaşça kollarımdan tutsanıza. Hemen değil. Önce omzumu dayayın. Sonra çıkacağız buradan." İdil'i dikkatle yerden kaldırdılar. Ali onu bizzat kendi kollarına aldı. İdil'i dikkatle taşıyarak kapıdan çıktı. Ayak sesleri neredeyse yoktu. O sırada bir ses yükseliyordu kulaklara; telsiz sesiydi. "Sekiz numara kapıya yöneldi. Girişte hareket var." Timur geri döndü. "Çıkışı fark etmiş olabilirler. Hızlı olmalıyız." Ali Asaf, İdil'i kucağında taşıyarak bodrum koridorunu adımlarken, her basamağa gömülü bir öfke taşıyordu. Nefesi sabit, bakışı sabitti. Omzunun üzerindeki yük sadece İdil değildi; içindeki hesaplaşmanın da ağırlığı vardı. Timur öncüydü. Duvara yaslanarak her köşeyi kontrol ediyor, eli sürekli silahında tetikte ilerliyordu. Diğer iki adamı Pamir ve Eren arka hattı kapatıyordu. Sancar'ın uyanmaya başlamış adamı varsa, onların ilk tetiği çekmesi gerekiyordu. Üst kata çıkan dar merdiveni çıktıklarında, dış çıkış kapısına sadece bir koridor mesafesi kalmıştı. Sessizlik ağırdı. Gerginlik tenin altına sızmış gibiydi. Tam o anda bir ayak sesi duyuldu. Onun peşini, bir ayak sesi daha takip etti. Ali birden durdu. Gözlerini Timur'a dikti. "Duydun mu?" Timur başını salladı. "Geliyorlar." Pamir fısıldadı. "Beş kişi... belki altı. Yaklaşıyorlar. Silahlı olabilirler." Ali, İdil'i hemen solundaki boş personel dolabına yatırdı. Üzerine tekrar ceketini örttü. "Kımıldatma. Ben alana kadar sen gözünü ayırma." dedi Timur'a. Kendisi ise iki adım geriye çekilip sırtını duvara yasladı. Silahı sağ elindeydi. Nefesi kısa, hızlı ve odaklıydı. Koridorun başında metal bir gölge belirdi. Sonra gölgeler artmaya başladı. Hepsi siyah giyinmişti, silahları ellerindeydi. Yürüyüşleri öyle hafifti ki, ölüm gibi yaklaşmak için eğitilmişlerdi. Ama bu tarafta ölümden korkan yoktu. Ali Asaf, tetiği bir saniye bile düşünmeden çekti. Öndeki adam alnından vurularak yere yığıldı. Timur da hemen ardındaki adama sıktı, omzundan vurdu. Adam bağırarak duvara çarptı. Koridor çatışma sesleriyle yankılandı. Kurşunlar betona, metal dolaplara çarpıyor; kıvılcımlar saçılıyordu. Hedef alınan tek şey beden değildi artık: bu bir intikamdı. Üçüncü adam silahını kaldırmadan önce Pamir tarafından göğsünden vuruldu. Eren de yere çömelerek diz kapağından birini aldı. Geriye kalan tek adam, koridorun başındaki köşeye sığınmış, kör atışlarla direniş göstermeye çalışıyordu. Ali Asaf, başını hafifçe eğdi. Tetikteki baskıyı bir salise gevşetti. Sonra ani bir hamleyle köşeye yaklaştı ve tetiği çekti. Ali geri döndü, İdil'in yanına çömeldi. "Bitti. Geliyoruz." dedi, sesi hâlâ öfke yüklü ama kontrollüydü. Timur aceleyle kapıyı araladı. "Dış alan temiz. Araçlar bekliyor." Ali, İdil'i kucağına aldı. Dışarıya çıkarken sabahın ilk ışıkları uzak tepeleri aydınlatmaya başlamıştı. Kumarhane ardında kalıyordu. Kan, barut ve pişmanlıkla beraber. Siyah SUV'lere bindiklerinde, Ali arka koltuğa geçti. İdil hâlâ baygındı. Ellerini tuttu. Soğuktu. Ama artık güvendeydi. Timur direksiyondaydı. Geriye doğru sürdü, sonra sert bir manevrayla anayola girdi. Siyah SUV'ler, sabahın ilk ışıkları altında asfaltı yırtar gibi ilerliyordu. Havanın soğukluğu camların buğusuna dokunuyor, motorun homurtusu içerideki sessizliği boğuyordu. Ali Asaf, arka koltukta İdil'i göğsüne yaslamıştı. Onun başı sol omzuna düşmüştü. Ellerini hâlâ bırakmamıştı. Gözleri dışarıyı değil, kadının yüzünü izliyordu. Timur aynadan kısa bir bakış attı. "Abi... az kaldı. On beş dakikaya pistteyiz. Helikopter hâlâ hazır." Ali başını eğmeden konuştu. "İniş kodu verdiler mi?" "Verdiler. İkinci telsizden teyit geldi." Her şey olması gerektiği gibiydi. Sessiz ve netti. O sırada yaklaşık 3 kilometre geride, tozlu bir dağ yolunun kıyısında beş adet siyah cip sessizce sıralanmıştı. İçlerinde Sancar'ın adamları, telsiz konuşmalarını dinliyor, konvoyu takip ediyordu. Gözlerindeki bakış, acımasızdı. Ellerindeki silahlar susturuculu değildi. Sancar, ciplerin en önünde oturuyordu. Elinde küçük bir uzaktan kumanda vardı. Parmağı başlat tuşuna henüz dokunmamıştı. Koyu renk camın ardından doğmakta olan güneşe değil, ölümüne bakıyordu. Yanındaki adama döndü. "Helikopter hâlâ pistte mi?" Adam telsize kulak verdi, sonra başını salladı. "Evet abi. Yakıt alıyorlar şu an." Sancar sırıttı. "O zaman vakit geldi." Hiç düşünmeden, parmağını tuşa bastı. O anda Ali Asaf'ın telsizinden bir cızırtı geliyordu. "Rota temiz, iniş hattı sabit. Helikopter hazır." Timur başını iki yana salladı. "Teyit üstüne teyit... Güzel iş çıkardık abi." Ali cevap vermedi. Yalnızca, İdil'in başına bakıyordu. Parmak uçlarıyla onun sol eline hafifçe bastırdı. "Az kaldı." diye fısıldadı. "Dayan..." Son viraja geldiklerinde pist alanı görünmüştü. Gri asfalt, yükselen sabah güneşiyle birleşiyor, helikopterin silueti uzaktan netleşiyordu. Ama o anda pistten bir alev topu yükselmişti. Helikopter parçalara ayrılarak havaya uçmuştu. Sürücü ani bir fren yaptı. SUV sarsılarak durdu. Herkes bir an için neye uğradığını anlamaya çalıştı. Timur bağırdı. "Bizi patlattılar mı?!" "Bizi değil..." dedi Ali, sesi buz gibi. "Helikopteri patlattılar." O sırada Pamir telsizi eline aldı, panikle konuştu. "Allah kahretsin..." Telsizden gelen cevap yaraya basılab tuz etkisi yaratmıştı. "Peşinizde beş araç var, çok yakınlar." Ali, İdil'i hemen arka koltuktaki battaniyeye sardı. Timur'a baktı. "Sağlam şoförlük yapmaya hazır mısın?" Timur direksiyona sımsıkı yapıştı. "Doğduğumda direksiyon kordonuma dolanmış abi." "Abartma lan!" dedi Ali Asaf, Timur'un ensesine vurarak. SUV'ler hızla virajdan çıkarken arka aynada beş siyah araç göründü. Ön farları, sabah güneşini yarıp geçen mermiler gibiydi. Aradaki mesafe saniyeler içinde kapanıyordu. Timur direksiyonu kırdı. "Yaklaştılar abi!" Pamir arka camdan başını çıkardı, dürbünlü silahı omzunda. "Üç numarada uzun namlu var! Uzağa sıkar!" Ali gözlerini kıstı. "Durduramayız. Ama duraksatabiliriz." Gözleri hızla ön yolu taradı. Sağ tarafta dar bir toprak yol vardı—çakıllı, tozlu, ama ormanın içine doğru kıvrılan, bilinmezliğe açılan bir geçit. "Timur, sağdaki patikayı görüyor musun?" "Evet abi! Ama yol dar, inişli çıkışlı. Jeep zorlanır." "İyi. Onlar daha çok zorlanacak. Şimdi dinle beni." dedi Ali Asaf, akabinde planı ekibine açıkladı. "Sen sağdaki patikaya gir, ilk virajda aniden fren yap ve ışıkları kapat. Pamir ve Eren... arka bagajdan sis bombalarını çıkarın. Dumanı asfalt yola bırakın. Onlar önümüzden kaçtığımızı sanacak. Aslında olduğumuz yerde donacağız." Timur başını salladı. "Pusuya yatanı pusuya çekeriz ha?" Ali sertçe onayladı. "Aynen öyle." Eren bagajdan iki gri silindiri aldı. Camdan sarkıp pimi çekti ve dumanı asfalta savurdu. Anında kalın gri bir sis tabakası arka yolu kapladı. Timur direksiyonu sağa kırdı. Araç toprak yola savruldu. Jeep'in lastikleri taşlara vurdu, araç hafifçe sekerek ilerledi. İlk virajda aniden fren yaptı. Motor bir hırıltıyla sustu. Timur ışıkları kapattı. Araç ormanın gölgesinde görünmez oldu. Arkadaki beş araç, toz duman içinde hızla düz yola sapmıştı. Sis onların görüşünü sıfıra indirmişti. İçlerinden biri telsize seslendi. "Göz temasını kaybettik! Geniş çaplı yol taraması başlat!" Ama Ali'nin aracı artık o yolun üstünde değildi. İçeride nefesler tutulmuştu. Herkes susuyordu. Ali'nin eli hâlâ İdil'in alnındaydı. Nabzını kontrol etti. Zayıftı, ama vardı. Zihni ise başka yerdeydi. "Herif bizi patlattı, yola düşürdü, şimdi avlamaya çalışıyor. Ama bir şey unuttu."Bakışları karardı. "Ben av değilim." Pamir, sesi alçaltarak fısıldadı: "Abi şimdi ne yapıyoruz?" Ali, cep telefonunu çıkardı. Yedek hatlı cihazı aktif etti. Tek satırlık bir mesaj yazdı: "Plan B devrede. Liman hattında bekleyin." Sonra gözlerini Timurlara çevirdi. "Şimdi toprak yoldan ters istikamette devam edeceğiz. GPS sinyalini kapatın. Yirmi dakika içinde doğrudan Gazimağusa liman yoluna çıkacağız. Oradan da İstanbul'a." Timur yarı şaşkın bir ifadeyi çehresinde ağırladı. "Abi, biz helikopterle gelmiştik. Denizden çıkış planın var mıydı?" Ali Asaf gözlerini kırparak dudağının kenarını kıvırdı. "Bizim her zaman bir çıkış planınız vardır Tilki, unuttun mu?" "Yok abi." dedi Timur, sırıtarak. "Unutmadım." ✦ Sabahın o ilk, gri ve ıssız saatlerinde limanın sesi yoktu. Rıhtım taşları gece boyunca yağmur yemiş gibi ıslaktı, ama gökyüzü kuruydu. Deniz kıpırtısızdı; sanki Karayel bile nefesini tutmuştu. Ali Asaf'ın Jeep'i, sisli toprak yoldan çıkar çıkmaz ana liman yoluna sapmıştı. Jantları balçıkla kaplı, motoru sessiz, farları hâlâ kapalıydı. Arkasında kalan orman, çarpışmanın izlerini ve geride bırakılan öfkeyi yutmuştu. Timur, dikiz aynasından Ali'ye bir göz attı. "Abi liman göründü." Ali başını kaldırdı. Önlerinde metalden bir bariyer, ardında ise bir konteyner dizisi vardı. Ancak burada gümrük değil, başka bir düzen vardı. Kamuflaj giyimli, sessiz adamlar konteynerlerin arasında konuşmadan volta atıyordu. Biri ellerini cebine sokmuştu, öteki sigarasını yere bastırarak söndürüyordu. Jeep yaklaşırken üç adam ileri çıktı. Ortadaki, siyah bere takmış olan yaklaştı. Göz göze geldiklerinde başını hafifçe eğdi. "Hoş geldin Maraz." Ali Asaf kapıyı açtı. Araçtan indi. Ardından arka kapıyı açıp hâlâ baygın olan İdil'i kucağına aldı. Kadının başı yine omzuna düşmüştü. Omzundaki ceket, hâlâ onun zırhı gibiydi. "Sürat teknesi hazır mı?" "Evet. Yakıtı dolu. GPS kapalı. Rotası Girne açıklarına." Ali başını salladı. "Çıkışta kimse bize eşlik etmeyecek. Anlaştığımız gibi." "Tabii. Bu limanda ne gördülerse unutan adamlarla çalışıyorsun." Ali gözlerini kısa süreliğine adamın gözlerinde sabitledi. Sonra yürümeye başladı. Ardından Timur ve diğerleri de indi. Limanın arka tarafında, kargoların arasına gizlenmiş bir sürat teknesi vardı. Üzerinde Azade 2 yazıyordu. Gövdesi gece mavisine boyalıydı. Üzerine şeffaf branda çekilmişti, motoru susturucu sistemle donatılmıştı. Bu tekne kaçış için değil, yok oluş için yapılmış gibiydi. Ali, tekneye doğru yürürken adımlarında artık sadece öfke değil, ağırlık da vardı. Kucağındaki beden, hem bir yük hem bir sorumluluktu. Ama asıl ağır olan, içinde taşıdığı bilinmezlikti. Küçük bir tahta iskeleden tekneye geçtiler. Ali, İdil'i iç bölümdeki dar kanepeye dikkatle yatırdı. Başının altına yumuşak bir ceket yerleştirdi. Dudaklarına bir çatlak daha inmişti. Sol yanağındaki morluk, karanlıkta bile belli oluyordu. Ali eğildi. Onun nefesini dinledi. Nefesi hâlâ vardı. Zayıftı ama düzenliydi. Sonra oturduğu yerden bir anlık uzaklaştı. Teknenin baş kısmına geçti. Pilot koltuğuna Timur oturdu, rotayı tekrar gözden geçirdi. "GPS'siz gideceğiz abi. Kıyıdan fazla uzaklaşmadan ama gözden kaybolacak kadar. Bu hızla 1 saat 10 dakika." Ali başını salladı. "Tamam. Kimse bizi durduramaz artık. Hadi çıkalım." Motor düşük bir hırıltıyla çalıştı. Dalga yoktu, rüzgâr yoktu. Yalnızca uzaklara, yorgun bir güneşin sarktığı deniz vardı önlerinde. Zaman, teknede bir buğu gibi ağır akıyordu. Motorun sesi, kalp atışı gibi sabitti. Arada bir sadece martı sesleri duyuluyor, uzak bir balıkçı teknesi görünüyordu. Sürat teknesi denizin koyu mavi derinliğinde yol alırken, sabahın ilk ışıkları hâlâ ufkun ötesindeydi. Ufuk çizgisi belirsiz, zaman tarifsizdi. Motorun düzenli uğultusu dışında duyulan hiçbir ses yoktu. Sanki dünya o anlık sessizliğe bürünmüş, yalnızca onların varlığına izin veriyordu. Ali Asaf, teknenin iç kısmında İdil'in başucunda oturuyordu. Onun nefes alışverişini dinliyor, başını hafifçe yana yatırarak gözlerinin kıpırdayıp kıpırdamadığını kontrol ediyordu. Birden, cebindeki telefon titredi. Yedek hatlı, şifreli cihazdı bu. Öyle her yerde çalmaz, her zaman da çalışmazdı. Ama çaldı. Ekranda numara yoktu. Sinyalin kimden geldiğini anlaması için sesi duyması yeterliydi. Telefonu kulağına götürdü. "Yine yırttın Maraz Ali..." dedi karşıdaki ses. Geceden daha karanlık bir tonla, iğneleyici bir vurguyla. Ali başını hafifçe yana çevirdi. Gözleri İdil'in yüzündeydi. Dudaklarının kenarında alayla karışık bir bıkkınlık vardı. "Sen yırtamadın ama. Eğer bir daha benimle olan hesabını masum bir insana ödetmeye kalkarsan, karşılığı namım kadar ağır olur." Karşıdan gelen ses, birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından, boğuk bir nefesin ardından konuştu Sancar. "Sen hâlâ sanıyorsun ki oyun senin kurallarınla oynanıyor. Masum dediklerin, zamanla en büyük günahları taşıyanlar olun." Ali Asaf'ın dudakları seğirdi. Başını yere eğdi. Elini hâlâ İdil'in alnında tutuyordu. Parmaklarının ucu, o solgun tene titrek bir ısı taşırken, gözleri hâlâ kadının kapalı göz kapaklarını izliyordu. "Sana bir tek şey söyleyeyim Sancar," dedi, kelimeleri tıpkı namluya sürülmüş mermi gibi ağır ama isabetliydi. "Eğer onun gözleri bir daha açılmazsa... senin gözlerini ben kapatırım." Telefonun diğer ucundaki sessizlik, tehdidin gerçekliğini tartıyordu. Sancar sonunda konuştu, sesi alaycı ama altında belli belirsiz bir tedirginlik taşıyordu: "Senin adın Maraz. Ama ben o 'maraz'ın nasıl tedavi edildiğini iyi bilirim. Sıcak kurşunla. Göz göze geldiğimizde... kimin gözlerini kim kapatacak, o zaman anlaşılır." Ali, başını sağa yatırarak denize baktı. Ufukta gün henüz doğmamıştı, ama deniz artık karanlık değildi. Rengini bir gölgeler oyununa bırakmıştı. "Sana bir şans verdim Sancar," dedi sakinlikle. "Onu geri çevirmenin bedelini ödeyeceksin." Ve hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı. Titreyen parmaklarıyla cihazı cebine geri koydu. Sonra tekrar İdil'in yanına döndü. Kadının alnına bir kez daha dokundu. Bu kez onun saçlarını geriye doğru sıvazladı. "Hadi artık uyan." diye fısıldadı. "Bak, seni karanlıktan çıkardım. Şimdi de sen beni çıkar." Gözleri nemliydi. Ama ağlamıyordu. Maraz Ali ağlamazdı. Ama içinde bir yer, bir şeyin çatladığını duyuyordu. İlk kez... başkasının acısı kendi acısından daha yakıcıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.