İçeriğe geç

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 8 · 18 dk okuma

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 8

7- Risk

"Ağaçta duran kuş dalın kırılmasından hiç korkmaz. Onun güveni ağaca değil, kendi kanatlarınadır." -Henrik Ibsen ✦ 26 Eylül 2008. Ekime yaklaştıkça sonbahar rengini belli ediyordu. Göğe uzanan ağaçların yeşil incileri bir bir sararıp dökülmeye başlamıştı. Gökyüzü griye çalıyor, rüzgârın savurduğu kuru yapraklar kaldırımlarda minik girdaplar çiziyordu. Emniyetin yan sokağındaki lokantanın camekanları buğulanmıştı. Dışarıda sonbahar, içeride gülüşmeler vardı. Havanın rengi gri, ama masanın etrafındaki sesler sanki yazdan kalma bir günden taşınmıştı. Yedi kişilik bir masada oturuyorduk. Sağımda Aylin, solumda Derya, karşımda Zeynep, onun yanında Murat, masanın başucunda da Akın oturuyordu. Siparişlerimizi vermiştik. Ben seçimimi tarhana çorbası ve ekmekten yana kullanırken, kimi bana katılmış, kimi ise et ya da sebze yemeği söylemişti. Yemeklerimizin gelmesini beklerken işimizi bir kenara bırakmış ve yalnızca birbirimizin hayatlarına odaklanmıştık. Zeynep ve Murat evliliklerinin gidişatından, henüz üç aylarını yeni doldurmuşken aralarına katılan küçük sürprizlerinden bahsediyorlardı. Aslında bir yıl gibi bir süre bebek sahibi olmak akıllarında yoktu. Ancak küçük şeker fasülyesi annesi gibi tez canlı olmalıydı ki dünyaya gelmek için o kadar süre bekleyememişti. Zeynep ve Murat konuşurken gözlerim bir noktaya sabitlenmişti ama kulağım seslerindeydi. Zeynep'in yüzüne yerleşen anne tebessümüne, Murat'ın hâlâ tam anlamlandıramadığı heyecana, ikisinin arasında dolaşan o yeni sorumluluğun tedirgin coşkusuna tanıklık ediyordum. Benimse göğsümün tam ortasında ince bir sızı geziniyordu. "İsim var mı aklınızda?" diye sordu Derya, güneş gözlüğünü yukarı iterek. Tebessümle karşılık verdi Murat. "Beren. Güçlü, kuvvetli demek." Akabinde kolunu Zeynep'in omzuna atarak ekledi. "Kızım adıyla yaşasın istiyorum." Yüzündeki imalı bakışla ekledi Derya. "Kız olacağını nereden biliyorsun peki?" "Öyleymiş gibi yapıyorum, öyle olsun istediğim için." Murat'ın cevabına dudaklarından yılgın bir nefes vererek ekleme yaptı Zeynep. "Ya bin kere söylüyorum kaptırma kendini böyle, oğlan olursa üzülürsün diye ama yok." Onlar aralarında tatlı tatlı atışırlarken, dudaklarımdaki tebessümle izliyordum. Bir zaman sonra oklar Zeynep ve Murat'tan çıkarak Derya'ya yöneliyordu. Bir yıl önce hayal kırıklığıyla biten ilişkisinden sonra çok zor toparlanmıştı. Taner onun yedi-sekiz yıllık sevgilisiydi. Çocukluk aşkı sayılırlardı. Ancak bir gün, -düğünlerine üç ay kala- Taner Derya'yı birden bire terk ettiğinde o ilişki yalnızca çocukluk aşkı olarak kalmıştı. Derya, çatalıyla boş tabağın kenarını tıkırdatırken bakışlarını pencereye sabitlemişti. Gözleri dışarıda, ama aklı belli ki çok daha başka bir yerdeydi. Onu yıllardır tanırdım; sessiz kaldığında, içinde bir şeylerin çığlık attığını bilirdim. Ve o çığlıkları sadece ben duyardım. Zeynep ellerini Derya'nın kollarına uzatarak kavradı. "Sen mutlu olmayı sonuna dek hak ediyorsun Derya." dedi, sesi baharın tatlı meltemini anımsatıyordu. "Ve inanıyorum, bir gün hak ettiğine kavuşacaksın." Derya hafifçe başını salladı. Dudaklarının kenarında silik bir gülümseme belirdi, ama gözleri hâlâ kırıktı. "İnsan en çok sevdiği yerden kırılıyor be Zeyno." dedi. "Ama en çok da oradan büyüyor." Kırıklar, onlardan çıkardıklarınızla büyütürdü. Eğer yalnızca kırıklarınızın ruhunuzda bıraktığı yaraya odaklanırsanız ne onlardan bir ders çıkarabilirdiniz ne de ileriye gidebilirdiniz. Derya'nın kendi hayal kırıklığından çıkardığı en büyük ders, herkesin ikinci şansı hak etmediğiydi. Ancak Derya'nın vaktinde Taner'e verdiği şanslar ikiyi ona katlardı. Arkadaşlarım kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Bense bir zaman sonra o konuşmalardan ister istemez kopuyordum. Masaya dönüp sohbetlere eşlik etsem de içim başka bir yerdendi. Bir yanım onların kahkahalarında, bir yanım başka bir adamın gözlerindeydi. Bir yanım geleceğe dair bir umutla doluydu, bir yanım ise geçmişte yanarak küle dönmüştü. Kalbimin bir tarafında hâlâ Uğur'un adıyla mühürlenmiş bir yas vardı. Onu unutmak gibi bir çabam hiç olmadı. Ama son zamanlarda, onu hatırlarken gözlerimi kaçırdığım bir yüz vardı: Ali Asaf Çakırcı. Bunun adı neydi bilmiyorum. Ama bildiğim şey şu ki; bazen nefret bile tek başına yetmiyordu. İçinde taşıdığın nefrete karışan başka hisler, sana kim olduğunu unutturabiliyordu. Ben, bu oyunu kurarken bu kadar yakından bakacağımı hiç düşünmemiştim. Ve şimdi o oyunun içinde, en çok kendimle savaşır olmuştum. "İdil, bizimle misin?" dedi Aylin, çatalını tabağa bırakırken. Bir an duraksadım. Yüzüme yapışmış uzak bakışları hemen toparlayıp gülümsedim. "Buradayım, sadece biraz yorgunum sanırım." "Yorgunluk değil de," dedi Zeynep. "Bedenin burada ama ruhun dünyanın öbür ucunda gibi." Göz göze geldik. Bu kadını çocukluğumdan beri tanırdım. O bakışı tanıyordum. Sustuğu yerden bağıranları, gülümsediği yerden akan gözyaşlarını okuyabilen biriydi. Ama bu kez ona içimde neyin dolaştığını anlatamazdım. Anlatsam bile, anlayabileceğini sanmıyordum. Çünkü bazı şeyler anlatılmazdı. Bazı duygular yalnızca yaşanırdı. Yalnızca içinden geçilerek anlaşılırdı. Bir süre sonra telefonun titreyen sesiyle irkildim. Parmak uçlarımda bir ürperti, boğazımda tanımlayamadığım bir düğüm belirdi. Ekrana baktığımda, Savcı Sinan'ın adı bembeyaz zemin üzerinde parlıyordu. Dışarıda hava hâlâ erken saatlerin solgun aydınlığındaydı. İstanbul yavaşça uyanıyordu. Ben ise çoktandır ayaktaydım. Ve içimde bir his, günün sıradan geçmeyeceğini fısıldıyordu. Derin bir nefes aldım. Parmağım ekrana kayarken sesim neredeyse otomatik olarak çıktı. "Alo, buyurun savcım?" "Vaktin var mıydı İdil?" Sesinde tanıdık bir şey vardı: kelimeleri seçerek konuşan bir gerginlik gibi. Bu göğsüme ince, sıkı bir baskı gibi çöktü. "Elbette. Bir gelişme mi var?" "Konu Sancar Tekeloğlu." dediğinde, içimde bir şey düğümlendi. Sancılı bir isimdi bu. Her söylendiğinde, acının eski bir izi gibi sızlardı içimde. "Ne olmuş?" "İşler biraz karışık." Sustu. Bu tür suskunlukları iyi bilirdim. Cümle, kelimelerden çok bakışlarla kurulmak istendiğinde olurdu. "İstersen ofisime gel, öyle konuşalım." "Yarım saate oradayım." dedim net bir sesle. Sesim sakin, içim diken üstünde. Sinan Savcı teşekkür ederek görüşmeyi sonlandırdı. Telefonu kapatınca derin bir nefes aldım. İçimde bir şeyler durmadan birbirine çarpıyordu. Telefonu kapattığım anda, birkaç saniye boyunca elim hâlâ havada asılı kaldı. Sanki parmağımın ucunda yalnızca bir arama değil, içime çöreklenmiş huzursuzluk da titreşmişti. Masadaki sesler yavaş yavaş geri geldi; çatal tıkırtıları, kahkahalar, Aylin'in Akın'a laf sokmaları... Ama ben o masada artık yoktum. Çatalımı tabağa bıraktım. Hafifçe sandalyemi geri ittim. Gözüm Zeynep'le kesişti, endişeyi yüzünde hemen okudum. "Kalkıyor musun?" diye sordu sessizce. Başımı salladım. "Savcı aradı. Bir gelişme varmış, adliyeye gitmem gerekiyor." "Ciddi bir şey mi?" diye araya girdi Murat, sesi bir anda ciddileşmişti. "Henüz bilmiyorum," dedim, çantamı omzuma alırken. "Ama sesi hiç iç açıcı gelmiyordu." Aylin kaşlarını çatarak "Beraber gelelim istersen," dedi. "Ne olur ne olmaz." Gülümsedim. "Gerek yok, savcıyla baş başa konuşmam daha doğru olur. Zaten uzun süreceğini sanmıyorum." "Bize haber ver, tamam mı?" dedi Zeynep, gözlerinde hâlâ o tanıdık koruma dürtüsüyle. "Veririm. Merak etmeyin." diye karşılık verdim, sonra masadaki herkese şöyle bir göz gezdirdim. İçimde bir şey, o anı zihnime kazımak istedi. Sanki bir daha asla böyle bir masada, bu kadar eksiksiz oturamayacakmışız gibi. Biri yeni doğacak bir bebek için heyecanlıydı, biri geçmişin kırıklarından yeni yeni ayağa kalkıyordu. Kimimiz hâlâ geçmişin hayaletleriyle savaşıyorduk. Ama o masa, birkaç dakikalığına da olsa hepimize huzur gibi gelmişti. Masadan uzaklaşırken ardımda bıraktığım şey yalnızca bir öğle yemeği değildi. Sessizce bastığım her adımda içimdeki başka bir savaş alanına doğru ilerliyordum. Kalbim artık başka bir ritimde çarpıyordu. Lokantanın buğulu cam kapısından çıkarken dışarıdaki serin rüzgâr yüzüme çarptı. Gökyüzü hâlâ griydi, ama içimdeki bulutlar ondan da yoğundu. Derin bir nefes aldım. Ceketimin yakasını kaldırdım. Sonra ellerimi ceplerime sokarak adliyeye doğru yürümeye başladım. O an, sezgilerim kulağıma fısıldıyordu: Bu dosya, sadece Sancar'la değil, belki de bambaşka biriyle yüzleşmemi gerektirecekti. Ve ben, bir kez daha kim olduğumu unutup neye dönüştüğümü hatırlamak zorunda kalacaktım. Adliyeye vardığımda saat bire geliyordu. Binanın içine girerken içimde garip bir gerilim vardı. Bu sabahki rüya ruhumun en gizli odalarını sarsmıştı. Ama şimdi ayaktaydım. Bu dünyadaydım. Ve burada bazı hesaplar kapanmadan uyuyamayacağımı biliyordum. Sinan Savcı beni ikinci kattaki küçük odasında bekliyordu. Kapıyı çalarak içeri girdiğimde yalnız değildi, yanında Hakan da vardı. Masasının önündeki sandalyede oturmuş, kendisine ikram edilen kahveyi içiyordu. İçeri adım attığımda, gözlerim önce Savcı Sinan'ı, sonra Hakan'ı taradı. Odanın içi kalem ucu gibi keskin bir sessizliğe bürünmüştü. Masanın sol yanında bir dosya yığını, sağında açık bir laptop ve ekranında hareketsiz kalan birkaç belge başlıkları... Sinan Savcı aynı zamanda Hakan'ın eniştesiydi. Hakan'ın ablası Aysun Abla şu an mesleğini yapmasa da benim tanıdığım en iyi avukatlardan biriydi. Zeynep'le benim idolümüzdü, hep olmayı istediğimiz, mükemmel bir kadındı. Sinan Abi, gözlüğünü burnunun ucundan yukarı itti. "Hoş geldin İdil," dedi ciddi bir ifadeyle. "Kahve ister misin?" Başımı iki yana salladım. "Sağ olun savcım. Teşekkür ederim." Hakan, bana yer açmak için hafifçe çekildi. "Ben de adliyeden geçerken bir enişteme uğrayayım demiştim. Şimdi çıkıyordum." "Beni dışarıda bekle istersen." dedim, koltuğa oturarak. "Birlikte çıkarız." "Olur." Hakan odadan çıktığında Sinan Abi'yle tek kalmıştık. Kısa bir sessizlik hüküm sürdüğünde bundan rahatsız olmuş ve savcı bir şey söylemeden ben sessizliği bozmuştum. "Bir problem mi var savcım?" Dirseklerini masasına dayayarak boğazını temizledi Sinan Abi. "Var. Dün gece Kıbrıs'ta Maraz Ali'nin kumarhanesinde bir arbede çıkmış. Arbedeyi çıkaran Sancar'ın adamları." Merakla kaşlarımı havalandırarak devam etmesini bekledim. "Maraz Ali de oradaymış, adamlardan biri, 'Abi sana çok büyük bir sürpriz hazırladı. Hazırlıklı ol.' demiş." Kaşlarım daha da çatılmıştı. "Ne sürpriziymiş bu?" "Bilmiyoruz. Ama Sancar'ın malum kişi hakkında ciddi bir bitirme planı olduğu kesin." "Patlatılan deponun intikamını mı almaya çalışıyor sizce?" "Olabilir. Ama tek bu yüzden olduğunu sanmıyorum." Düşüncesini sunmasının ardından parmaklarını birbirine bastırdı. "Sancar ve Maraz Ali'nin arasında başka bir husumet olmalı." "Ortada Maraz Ali'nin suçlarını ortaya çıkaracak, bizim onu içeri atmamıza yarayacak bir şey yoksa, bu durum bizi ne kadar ilgilendirir ki?" Sorum üzerine dudaklarından bir nefes verdi. "Sancar'la arasındaki husumetin nedenini öğrenirsek, onunla geçmişteki bağlantısını da öğreniriz. Ve bu, Maraz Ali'nin suç geçmişiyle ilgili bize bir ipucu vermez mi sence?"  Sinan Abi'nin bu sözleri içime işliyordu. Evet, ortada somut bir delil yoktu ama bu bir tuzaktı. Doğru adım atılırsa geçmişte açılan kapının anahtarı elimizde olabilirdi. Sancar'ın planı yalnız Maraz Ali'yi bitirmek değil, belki de geçmişin karanlık dehlizlerindeki sırları ifşa etmekti. "Ne yapmamı istiyorsunuz savcım?" diye sordum, gözlerinin içine bakarak. Sinan Abi hafifçe başını öne eğdi, sonra bana döndü. "Kıbrıs'taki casino hakkında içeriden bilgi aldık. Sancar'ın kendi paravan şirketi üzerine kurulu bir yapı. Ancak her akşam saat 22.00'den sonra kapılar VIP misafirlere özel açılıyor. Orada büyük oyunlar dönüyor, biz oraya dışarıdan kimseyi sızdıramadık. Ama senin için bir yol olabilir." Kaşlarımı kaldırdım. "Kumar masasına mı oturacağım yani?" "Evet. Profesyonel bir oyuncu kimliğiyle gireceksin. Bir akşamlık görünüyor. Yalnızca ortamı gözlemlemen yeterli. Amaç, Sancar'ın Maraz Ali hakkında yapacağı sürprizi öğrenmek." "Ya Maraz Ali de Kıbrıs'taysa?" Savcı Sinan'ın gözleri kısıldı. "Bu riskin farkındayız. Ama son gelişmelere bakarsak, Maraz Ali bu organizasyonda aktif değil. Yine de ihtimali göz ardı etmemeliyiz. Giriş ve çıkışta dikkatli olmalısın. Gerekirse sana eşlik edecek bir ekip ayarlarız ama içeride yalnız olacaksın." Başımı salladım. "Anladım. Ne zaman gidiyorum?" "Pazartesi gecesi. Yalnız olmayacaksın merak etme, yanına istediğin ve güvendiğin herhangi birini alabilirsin." "Teşekkür ederim Sinan Abi." diyerek ayağa kalktım. Yüzüme bir tebessüm kondurarak ekledim. "Aysun Abla'ya çok selam söyle. Bir ara Hazal ve Aras'ı görmeye geleceğim." Memnuniyetle gülümseyerek karşılık verdi. "Söylerim." Odadan çıktığımda Hakan, duvarın dibindeki sandalyede oturmuş beni bekliyordu. Ona yaklaştığımda ayaklanarak yanıma geldi ve birlikte yürümeye başladık. "Ne konuştunuz eniştemle?" "İşle ilgili." dedim, geçiştirerek. Kaşlarını kızar gibi çatarak karşılık verdi. "İdil?" Bunaldığımı belirtir bir ifadeyle sesimi gürleştirdim. "Ne? Bakma şöyle Hakan. Benim Sinan Abi'yle tek iletişimim malum kişi mi? Başka dosyalar üzerinde de çalışıyoruz biz." Elbette ki Kıbrıs'a gideceğimden Hakan'a bahsetmeyecektim. Hatta kimseye bahsetmeyecektim. Çünkü kimsenin bana koruma içgüdüsüyle yaklaşmasına, beni yine tehlikeler konusunda uyarmasına ihtiyacım yoktu. Bu, benim operasyonumdu ve en yakınlarım bile olsa kimsenin buna ket vurmasına izin veremezdim. ✦ 29 Eylül 2008, Kıbrıs. Kumarhanenin önüne geldiğimde kalbim göğüs kafesimi tokatlarcasına atıyordu. Üzerimde siyah, kaygan kumaştan, omuzları açıkta bırakan sade ama iddialı bir elbise vardı. Belime oturan ince kemer, boynumdaki zarif kolye ve topuklu ayakkabılar... Hepsi beni bugüne dek oynadığım hiçbir role benzemeyen bir kimliğe büründürmüştü. Kapıda duran iri yarı güvenlik görevlisine sahte kimlik kartımı gösterdim. Pasaportumdaki adım İdil Talia Berger'di. Gözlüklerini indirip dikkatlice yüzüme baktı, sonra başıyla onay verdi. "Buyurun hanımefendi. VIP salon sağ koridordan." Yüzümde ifadesiz bir tebessüm, bedenimde kontrollü bir gerginlik vardı. Sağ koridordan geçerek, kırmızı kadife perdelerle kapatılmış bir kapıya yöneldim. Görevli kadın başını eğerek beni içeri buyur etti. VIP salonu bir otel lobisini andırıyordu—tavana kadar yükselen sütunlar, üzerlerinde ince altın varaklar; yerde susturucu görevi gören kalın halılar, her biri geometrik desenlerle işlenmişti. Salonun tam ortasında sekiz kişilik büyük bir poker masası vardı. Deri döşemeli, iç kısmı yeşil keçe kaplı masanın etrafında altı kişi oturuyordu. Herkesin önünde kristal bardaklar, yarısı içilmiş viskiler, birkaç çip yığını... Masanın hemen yakınındaki koltuklara birkaç gözlemci dağılmıştı. Kimi puro içiyor, kimi sessizce olan biteni izliyordu. Ben, ortamın en az dikkat çeken köşesini seçtim. Masaya oturduğumda yanımdaki oyuncular sadece kısa bir bakış attılar, sonra kartlarına döndüler. Krupiye başını eğerek beni selamladı. "İyi akşamlar, hanımefendi. Buyurun, şansınız bol olsun." Önüme bırakılan çip yığınına bakarken göz ucuyla çevremi süzdüm. Sol çaprazımda oturan, kır saçlı bir adam dikkatimi çekti. Hafif göbekliydi, gömleğinin yakası açık, yüzü güneşten yanmıştı. Yanındaki genç, daha derli toplu görünüyor, ama gözleri sürekli etrafı kolaçan ediyordu. Masaya oturduğumda, ilk iki elde sadece izledim. Çiplerimi dağıttım, küçük hamlelerle varlığımı hissettirdim ama iddialı oynamadım. Bu masalarda dikkat çekmek için ya kayıtsız görünürsünüz ya da fazla oynar ve herkesi kendinize baktırırsınız. Ben, ilkini seçtim. Kartlara her baktığımda, kaşlarımı hafif çatarak anlam çıkaran bir surat ifadesi takınıyor, hamle yapmadan önce çipleri parmaklarımın ucunda gezdiriyor, düşünüyormuş gibi yapıyordum. İçgüdüsel oyun değil, matematiksel sezgiye dayalı hamlelerle ilerliyordum. Üçüncü elde, elimdeki çift vale ile agresif oynadım. İki kişi çekildi. Dördüncü elde blöf yaptım. Beşinci elde elim zayıftı ama karşımdaki adamın gözlerinde bir tereddüt gördüm. "Call!" dedim. Kazandım. Masadakilerin dikkatini çekmem uzun sürmedi. Kır saçlı adam sigarasını küllüğe bastırırken yana eğildi. "İlk defa mı buradasınız?" Sadece başımı eğdim. "Evet." "Nerede oynarsınız normalde?" "Genellikle Avrupa tarafı. Zürih, Amsterdam... Bazen de Londra." Yanındaki genç adam kaşlarını kaldırdı. "Turnuva oyuncusu musunuz?" "Arada sırada. Ama daha çok gözlem yapmayı severim." Bu sözüm hoşlarına gitmişti. Pokerde gözlem gücünün oyunun yarısı olduğunu bilenler, karşısındakinin bu meziyeti taşımasını önemserdi. Masadakilerden biri, kadehini kaldırdı. "Bir kadının bu masada bu kadar soğukkanlı oynaması hoşuma gitti." Gülümsedim. "Soğukkanlılık bazen tek silahınız olabilir. Bunu öğrenmek zorunda kaldım." Bir süre daha oyun döndü. Krupiye sessizdi, sadece kartları dağıtıyor, pot miktarlarını belirtiyordu. Salonun diğer ucundan keman tınıları geliyordu; canlı müzik yayını vardı. Ama melodiler bile konuşmaların üstünü örtecek kadar baskın değildi. Solumdaki genç adam bana göz ucuyla baktı, yanındaki kır saçlı adamsa başını bana doğru çevirdi. Gülümsemeden, "Yalnızca sezgiyle mi oynarsınız, yoksa matematik mi kullanırsınız?" diye sordu. Soru bilindikti ama sesi ölçmek ister gibiydi. İfade vermeden cevapladım. "Sezgi, geçmiş deneyimlerin bilinçdışı yansımasıdır. Oyunlarda kullanılır ama gerçek zeka, olasılıkları doğru hesaplamakta gizlidir." "Yani kart sayıyorsunuz?" dedi adam, göz ucuyla bakarak. "Gerek kalmadı." dedim. "Masanın ritmini hissedince neyin ne zaman döneceğini tahmin edebiliyorsunuz." Bu sözümle birlikte genç adam alaycı bir tebessümle "Hissediyorsunuz ha?" deyince ben kartlarımı açtım. Papaz-Kız'la renk ve sıralı düz geldi. Eli topladım. "Evet." dedim, çipleri toplarken. "Mesela şimdi bir sonraki elde sizin eliniz boş. Zaten blöf yaptığınızda alt dudağınızın sol kenarı hafifçe titriyor." Masa sustu. Genç adam bir an durdu, sonra şaşkınlıkla hafifçe güldü. "Demek gözlemci bir oyuncusunuz." "Gözlem, hayatta kalmanın en zarif biçimidir." dedim. Kır saçlı adam bu sefer dikkatle bana baktı. "Adınız neydi?" "İdil Talia Berger." "Türk aksanı duyuyorum." "Annem Türk." dedim, doğruyu söyleyerek ama ölçülü bir şekilde. "Babam Alman. Berlin'de doğdum, Londra'da büyüdüm." Başını salladı. Masadakiler artık benimle ilgileniyordu. Poker yalnızca para kazanmakla ilgili değil, kimliğinizi satmadan karşınızdakine bir "figür" olarak yerleşme oyunuydu. Ve ben o figürü çizmekte ustaydım. Arka locada hareketlenme oldu. Kır saçlı adam, bir an arkasına baktı. Sonra fısıltıyla genç adama döndü. "Bu akşam Sancar Bey erkenden çıktı. Yarın için hazırlık varmış." "Şu meşhur sürpriz meselesi mi?" dedi genç adam. "Aynen. Bu gece bütün çipler hazır. Kumköy'deki sevkiyat tamamlanacak, o herifin deposuna koyacaklar. Sabah baskın yapılırsa, hikâye biter." Duyduğum her cümle içime kurşun gibi oturuyordu. Ama gözlerim hâlâ kartlarda, ellerim çiplere uzanıyordu. Ben o masadan sadece fiş değil, bilgi topluyordum. Ve masadakilerin hiçbiri bunun farkında değildi. İç sesim, karnımın tam ortasına saplanmış bir bıçak gibi titriyordu. Yüzümde en ufak bir kıpırtı yoktu; oysa içimde kopan fırtına, göğüs kafesime sığmayan bir gerilimdi. Bunu duymamış gibi davran. Göz temasından kaçınma. Çipleri dağıt. Nefesini düzenli tut. Her saniye, maskemin altındaki kadını daha fazla bastırmak zorunda kalıyordum. Masadaki adamlar, bana birer oyuncu gibi bakıyorlardı; ama ben bu oyunun içindeki en ciddi ajandaydım. Çalınan bir hayatın, yerle bir edilen bir geleceğin hesabını sormak üzere buradaydım. Ve şimdi, ilk kez karşı tarafın planına dair elle tutulur bir cümle duymuştum. Kumköy Sevkiyatı, yarın akşam saat dokuz, ertesi sabah polis baskını. Bunlar birer düğüm. Bu gece öğrendiklerinle çözülecek ya da düğüm boynuna dolanacak, İdil. Elleri titreyen bir kurban değilim artık. Gözlerimin içine bakıldığında yardım dilenen bir çift bakış yok. Artık burada yalnızca ben varım—Başkomiser İdil. Ama bugün, bu masada... kimliğim birer harfe, birer role dönüşmek zorunda. İdil Talia Berger. Soğukkanlı, Avrupai bir oyuncu. Ne fazla meraklı ne fazla çekingen. Tehlikeye yakın, ama temassız. İçimdeki bir parçam fısıldıyordu: Bu adamlar seni test ediyor. Bilerek önünde konuşuyorlar. Onlardan biri değilsen, seni fişleyecekler. Sancı buraya kadar sokmayacaklar. Ama aynı iç ses bir başka yanımı dürtüyordu: Ya bu planın ucu sadece Maraz Ali'ye değilse? Ya arkasında geçmişe dair daha büyük bir sır varsa? Ali Asaf. O an yüzü gözümde beliriverdi. Bir gece önce gözlerinin içine bakarken neyi görmüştüm ben? Kırılmış bir adam mı? İçinde hâlâ iyi kalmış bir kalıntı mı? Yoksa sadece iyi rol yapan bir yalan ustası mıydı o? Babamın rüyada söyledikleri yankılandı içimde. "Düşman sandığın birinin gözleri sana kendini hatırlatabilir." Tanrı aşkına, ne demekti bu? Kendime gelemeden bir saniye daha geçti. Masada kartlar dağıtılıyordu. Elime baktım. Kupa As, Maça 10. İyi bir elin içindeydim. Odaklan İdil. Bu adamlar benim ne gördüğümü, ne duyduğumu öğrenmeye çalışabilirler. Ve ben asla duyduklarımı duymamış gibi oynamayı öğrenmek zorundayım. İçimdeki adalet terazisini susturup pokerdeki dengeyi korumalıyım. Çipleri sürdüm ortaya. Gözümde tek bir kıpırtı yok. Dudaklarım, hafif ama kararlı bir ifade taşıyor. Gecenin sonunda elimde kalan şey, çipler değil, bilgi olacaktı. Ve bilgi, bana en büyük kozları verecekti. Belki de bir mezarın üzerindeki taşta yazanların ötesine geçmemi sağlayacaktı. Masadaki altıncı eli kazandığımda, çevremdeki hava değişmişti. Genç adam artık bana soru sormuyor, göz ucuyla ne zaman hata yapacağımı izliyordu. Kır saçlı ise dikkatini başka yöne çekmiş gibi görünse de hâlâ beni gözlüyordu. Sessiz bir denge vardı; bir yandan kabullenilmiş, bir yandan tedirginlik doğuran bir denge. İşte tam bu noktada daha fazla kalmak, tehlikeye davetiye çıkarmak olurdu. Yeterince bilgi aldın İdil. Sancar'ın sevkiyatı Maraz Ali'nin deposuna kurmak üzere plan yaptığı kesinleşti. Bu, dosya için bir adım. Ama burada daha uzun süre kalırsan masken düşebilir. Yeni el dağıtılırken elimdeki kartlara yalnızca göz ucuyla baktım. Önemsizdi. Oyuna dahil olmadım. Hafif bir tebessümle çipleri geri çektim, "Bu turda pas geçiyorum." dedim. Krupiye başını eğerek kabul etti. Bir süre daha masada kaldım. Çevremdekilerin dikkatini yavaşça üzerimden çekmelerine izin verdim. Sanki artık oyun heyecanımı kaybetmişim gibi görünmek istiyordum. Ardından çantamı sessizce yerden alıp dizimin yanına koydum. Sağ çaprazımdaki kadın göz göze gelince ona hafifçe gülümsedim. "Bana müsaade beyler." dedim zarifçe ayağa kalkarak. "Yeterince şansımı zorladım bu gece." "Erken gidiyorsunuz." dedi genç adam, bir miktar alaycılıkla. Omuz silktim. "Kaybetmeye alışkın değilim." Kır saçlı adam başını eğerek nazikçe uğurladı. "Umarım sizi tekrar görürüz." "Umarım." dedim, ama ses tonum o kadar mesafeliydi ki bu yalnızca bir nezaket cümlesi gibi duyuldu. Masadan ayrılırken bedenim hâlâ dik, yürüyüşüm kararlıydı. Her adımı ölçerek atıyor, acele etmeden ama bir an önce çıkmak istercesine ilerliyordum. Salonun loş ışıklarını arkamda bırakırken, kalbim hâlâ poker masasındaki ritimde çarpıyordu. VIP koridorunu geçip ana hole vardığımda, içerideki müzik yerini daha eğlenceli bir yayına bırakmıştı. Lobideki insanlar çoktan gündelik sohbetlere geçmişti. Kapıya yönelirken ardımda giderek yaklaşan adım sesleri duydum. Sonra kolumun etrafında kalın, güçlü bir elin varlığını hissettim. Arkamı dönmeme gerek kalmadan elin sahibi tarafından geri çekildim. Neye uğradığımı anlamaya çalışırken gözlerim kızarık tenli, geniş hatlı bir yüzle karşılaştım. "Dur bakalım sen..." Kalın sesiyle mırıldanırken gözlerinden öfkenin kıvılcımları sıçrıyordu. "Ulu orta nereye gidiyorsun?" Yoksa bu adam, tahmin ettiğim kişi miydi? "Siz..." dedim, yutkunarak. "Siz kimsiniz?" "Elini kolunu sallaya sallaya çıktığın bu mekanın sahibiyim." Sancar Tuncalp. O'ydu, ta kendisiydi. Gözlerimi kaçırırken kolumu daha da şiddetle sıkıyordu. "Yürü." Ne kadar onun beni sürüklemesine engel olmak istiyordum. Ancak kendimi ele verebilecek olmamın endişesiyle bunu yapamadım. Engel olsam da elbisemin yerlerde sürünüyor oluşu buna pek müsade etmiyordu. Karanlık koridorda kolumdan hızla çekilip bir odaya sokulurken kalbim kaburgalarıma çarpıyordu. İçerisi loş ışıklı, duvarları koyu ceviz kaplamalı, ağır kokulu bir odaydı. Camları yoktu, havada pahalı bir tütünle eski deri koltukların kokusu karışıyordu. Odadaki tek aydınlık, duvardaki sarımsı abajurdan sızan zayıf bir ışıktı. Beni duvarın dibine sertçe ittiğinde dizlerimin ve ellerimin üzerine düştüm. "Ah!" Dudaklarımdan kopan haykırışın ardından başımı onun karanlık yüzüne çevirdim. "Ne istiyorsunuz benden? Ben hiçbir şey yapmadım, sadece oyunumu oynadım." Bana yaklaştı. Saçlarımdan çekiştirerek ayağa kaldırdı. "Hıh!" "Kimin ajanısın?" diye sordu, keskin bir nefesi dudaklarından püskürerek. "Sakın beni tekrara düşürme, cevap ver!" Öfkeden gözü dönmüş, burnundan soluyarak gözlerime bakıyordu. "Ajan falan değilim ben." dediğimde saçlarımı kökünden daha sert çekiştirmeye başladı. Ardından sertçe duvara savurdu. Ellerimden destek alamadan yüzüm ve başım sertçe duvarın düzlemine çarpmıştı. "Ah!" Burnumdan aşağı bir sıvının dudaklarıma doğru aktığını hissediyordum. Parmağımı oraya sürdüm, burnum kanıyordu. Bunu idrak ettiğimde canımın acıdığını da hissetmeye başlıyordum. "Sana beni tekrara düşürme, dedim." Saçlarımdan tutarak beni kendine doğru çekti Sancar. Akabinde tek eliyle boğazımı sıkmaya başladı. "Benim mekanımda, benim soframda kimse, hiç kimse kafasına göre at koşturamaz." Nefes almakta güçlük çekerken burnumdan akan kan ağzımın içine dolmaya başlıyordu. Çok canım yanıyordu. "Her şeye tahammül ederim bu dünyada, ama aptal yerine konmaya asla! O masada ben senin gözlerinden baktım, kulaklarından dinledim. Sen buraya şans denemeye gelmemişsin. Senin kulağın başka yerdeydi. Gözlerin başka masada."  Bileğinden tutarak elini boğazımdan çekmeye çalıştım. "Yapma..." diyebildim, zorlukla. "İki kelimelik nefes bırakacağım sana, bana sahibinin kim olduğunu söyle." Nefesimi kesen gücünü biraz serbest bıraktığında saniyeler sonra ilk nefesimi alabildim. Bir süre öksürerek kendime gelmeye çalıştım. Kalbim kaburgalarımı dövüyordu. "Buraya yalnızca kendi irademle geld-" dedim, konuşabildiğim ilk anda. Ve bunu söylememle sert bir yumruk yüzümde güç buldu. O gücün etkisiyle yerimde savrularak başımı zemine çarptım. Hissettiğim acı, sesimi çıkarmama bile izin vermiyordu. Bilincim sarsılmış, gözlerim kararmıştı. Yalnızca sesler duyabiliyordum. Kapı açılma sesinin ardından Sancar'ın muhtemelen adamı olan birine seslendi. "Reşat?" Birkaç saniye sonra o ismi bu kez daha yüksek sesle söyledi. "Reşat!" Kısa bir zaman sonra adım sesleri, sonra yabancı bir erkek sesi duydum. "Buyur Abi?" "Bu karıyı alıp bodrum katına götürün." diye emir vermeye başladı. "Bu gece misafirimiz olacak. O Maraz köpeğini de ara, adamını nasıl içimize soktuysa öyle çıkarsın." Allah kahretsin. Allah bu gecenin de, bu iğrenç sesli adamın da belasını versin. Hafifçe gözlerimi araladım, her yer bulanıktı. Yalnızca kapının eşiğinde duran Sancar'ın silüetini seçebiliyordum. Neye uğradığımı idrak etmeye çalışırken, bilincimin kararmaya başladığının bile farkında değildim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.