
"Bir masalın kaderi, anlatanı sustuğunda yazılır"
Üsse gelmemin üzerinden tam olarak üç gün geçmişti, bu üç günlük süreçteyse her şey tıpkı planladığım gibi ilerliyordu. Buraya geldiğim andan beri harekette, her nefeste, ismimin geçtiği her fısıltıda hem kulağım hem de gözüm vardı.
Buraya adım attığım ilk andan itibaren bütün gözler benim üzerime dönmüştü, sanki herkes benim gelmemi bekliyormuş gibi, sanki canlı bir performans sergileniyormuş ve sahnede bulunan tek kişi benmişim gibi. Bu kadar ilgi, ülke çapında aranan bir katil tarafından tehdit altında kalan bir kız için miydi, yoksa kendisi tehdit olarak görünen bir kadın için miydi?
Belki de ikisi de değildi, belki konu düşündüğümden daha derin, daha kapsamlı ve daha farklıydı. Belki de konu benim öğrenmem gerekenler değil de öğrenmemem gerekenlerdi. Benden saklanan bir şey vardı. Bu bilgi beni Yeliz'e götürebilecek bir bilgi olmalıydı. Biliyordum, hissedebiliyordum.
Bu yüzden üç gündür elimin yettiği her yere uzanıyordum. İstediğim kadar bilgi toplamayı başarmıştım da. Bu bina, biri depo olmak üzere, totalde beş farklı kattan oluşuyordu, her katınsa kendine has bir görevi vardı. Ben de sırasıyla bu katların görevlerini öğrenmiştim.
En alt katta, yani depoda günah çıkarıyorlardı, diğer bir tabirle ağır suçlar işlemiş insanlara farklı türlerde işkence uygulanıyordu. Güneş yoktu, hava yoktu, hiçbir şey yoktu. Ne bir cam vardı ne de bir gökyüzü, orası sadece işkence alanı değildi, orası hayatın tamamen elden alındığı o alandı.
Bir mahkûma verebilecek en ağır ceza buydu belki de güneşi bile göstermemek, zaman algısını yitirmesini sağlamak, akıl sağlığını mahvetmek. Bir suçluya verilebilecek en ağır cezalar bunlardı belki de. Hayır, sil. Bir şeytana verilebilecek en hafif ceza bunlardı.
Diğer katlara kıyasla en sevdiğim kat kesinlikle depoydu. Günahkarların acı çekerken attığı çığlıklar kulaklarıma güzel ve naif bir melodi kadar hoş geliyordu. Acaba kaç çocuğun bu şekild
e çığlık atmasına sebep olmuşlardı? Kaç kadının hayatını karartmışlardı. Kaç kişiye acı ve ızdırap çektirmişlerdi? Artık bir önemi yoktu, burada ki adalet farklıydı. Sessizdi, sakindi ve en önemlisi gözlerden ıraktı.
Bana kalırsa adaletin en güzeli, yaşatılanı yaşatmaktı. Soğuk bir depoda öleceği günü sabırsızca beklemektense, güneşi görmesine rağmen ölmek için yalvarmasını sağlamak gerçek acıydı. Benim adaletim böyle işliyordu, kim, kime ne yaşatırsa aynısını ona yaşatacaktım. Benim adaletim buydu, benim adaletim altı harften oluşmuyordu. Benim adaletim tek bir harften oluşuyordu.
Burada adaletin adı L'di, bu bir katilin hayatta kalma hikayesiydi. Benim adaletim burada ki adaletten tamamen farklıydı. Kanlıydı, gürültülüydü, acıydı ve en önemlisi sonunda ölüm vardı. Benim adaletim insanlar için değildi. Ben kendi adaletimi tamamen kendime saklamıştım.
Giriş katta eğitim alanı vardı. Burada çaylak askerler belirli sıklıklarla eğitim görür, zorlu şartlar altında sınavlara tâbi tutulurlardı. Yalan olmasın, en iğrenç kokan katlardan birisiydi. Hayvandan farksız kırk tane adamın aralıksız, saatlerce eğitim gördüğünü düşününce bu kattan güllük gülistanlık bir koku beklemek çok zor olurdu.
İkinci katta, hayati ihtiyaçları karşılamak için alanlar bulunuyordu. Kafeterya, lavabo ve toplanma alanı gibi. Sizin anlayacağınız türde, bir evde ne varsa bu katta da tam olarak o vardı. Askeri bir üste ciddiyetten nefes alınmayan, sürekli olası bir saldırıya karşı hazır ol da duran askerler beklersiniz değil mi?
Şey, burası tam olarak da beklediğim gibi çıkmamıştı. Etrafta dolaşırken toplanma alanına, yani benim deyişimle salona girdiğim zaman adamları Pes atarken yakalamıştım. İnanabiliyor musunuz? Şahsen ben ilk gördüğüm zaman gözlerime inanamamıştım da.
İşin komik kısmıysa kendilerini oyuna o kadar kaptırmışlardı ki benim varlığımı bile çok sonradan fark edebilmişlerdi. Beni fark ettikleri zamanda sanki onları pes oynarken değil de yatak odasında basmışım gibi hepsi bir anda sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Artık korkularından beni Atlas olarak mı gördüler ne yaptılar bilmiyorum.
Yine de manzara fazlasıyla komikti, elimde olsa onları bir kez daha Pes oynarken basmak isterdim ama o son olaydan sonra artık her nerede ya da ne zaman oynuyorlarsa bir türlü denk gelmiyorduk. Her neyse, gelelim diğer katlara.
Üç ve üçüncü kattan sonra ki katlar korumanın daha sıkı olduğu katlardı. Üçüncü kat kadın ve erkek askerlerin kaldığı yatakhaneler olmak üzere kendi içerisinde ikiye ayrılıyordu. Bu katta güvenliğin neden çok sıkı olduğunu anlatmama gerek olduğunu sanmıyorum.
Benim işime yarayacak olan katlarsa dördüncü ve beşinci katlardı. Dördüncü katta bulunan askerler daha rütbeli oldukları için diğer askerlerle bir yatakhane paylaşmak zorunda değillerdi. Tamamen kendilerine ait özel odaları bulunuyordu.
Beşinci katta sanıklar, kayıplar ve katiller ile ilgili dosyalar bulunuyordu. Aynı zamanda bu üste bulunan askerlerden sorumlu olan komutanın kaldığı kattı ve tahmin edin bu katta kim kalıyordu. Bizim Kuzey Amerika Boz Ayısı. Büyümüşte askerlere komutalık yapıyormuş, ne kadar tatlı değil mi?
Burayı keşfederken çoğu yere askerlerde bulunan özel kartlarla girilip çıkıldığını fark ettim. İlk iki katta böyle bir zorunluluk yoktu ama üç, dört ve beşinci katlarda her yere kartla girmek gi
bi bir zorunluluk vardı. Üçüncü kat o kadar umurumda değildi ama beşinci katta bulunan dosyaların tutulduğu odanın kartını kesinlikle almam lazımdı.
Şimdi gelelim kutup ayısının tatil için çöle gittiği o kısma, herkesin sorduğu o soruyu duyar gibi hissediyorum. Eh be L, madem bütün katların ne işe yaradığını öğrendin hadi onu da geçtim. İstediğin odanın nerede olduğunu bile öğrenmişsin, seni üç gündür harekete geçmekten alı koyan şey nedir?
Gelelim bunun cevabına. Ey canlarım benim, sizce ben bunu düşünemedim mi? Tabi ki de düşündüm ama bu işler her zaman göründüğü kadar kolay olmuyor. Lakabım görünmez katil olabilir ama sizi de askerlerle dolu bir üsse koysalardı muhtemelen sizde benimle aynı durumun içerisinde olurdunuz.
Kim o olmazdım diyen? Madem kendisine bu kadar güveniyor buyursun gelsin benim yerime yapsın. Eğer yaparsa ayakta alkışlarım, lâkin olurda yapamazsa hem götümle gülerim hem de çenemden kurtulamaz. Kırk yıl dırdırımı çekmek zorunda kalır benden söylemesi.
Beşinci katta bulunan odalara ilk üç katta kullanılan kartlarla giriş sağlanılamıyordu, o katta bulunan odalara sadece komuta ya da komuta kadar kıdemli kişilerde bulunan kartlarla giriş çıkış sağlanabiliyordu. Burasıda tam olarak benim takıldığım noktaydı.
Rastgele bir askerden kart çalmak daha kolay olabilirdi ama söz konusu kıdemli bir askere geldiği zaman akan seller duruyordu. Çaylak askerler kıdemli asker gibi dikkatli değildi. Gözleri her zaman etrafı kolaçan etmiyordu, her zaman hazır ol halinde değillerdi, en önemlisiyse akılları, sadece kapıların açılıp kapanmasını sağlayan sıradan bir kartta değildi.
Fakat kıdemli askerler daha farklıydı, daha dikkatlilerdi. Onlar en gereksiz detaya kadar araştırıyor, sürekli hazır ol halinde etrafı kolaçan ediyor ve kapıların açılıp kapanmasını sağlayan sıradan bir karta bile çok büyük anlamlar yükleyebiliyorlardı, işte bu yüzden onlara yaklaşmak çok daha zordu.
En azından benim yaklaşmam gereken kişi onlar kadar zorlay
ıcı olmayacaktı. Buraya sorgu için getirildiğim ilk zaman, Kaya ve Atlas'ın arasında ki samimiyet gözümden kaçmamıştı, kaçmadığı gibi de tahminlerimi doğru çıkarmıştı. Kaya'nın Atlasa olan rahat tutumunun sebebi hem çok uzun zamandır meslektaş olmaları hem de Kaya'nın da Atlas kadar üst rütbe bir asker olmasıydı.
Yani aralarında hem mesleki bir samimiyet hem de yılların getirdiği bir dostluk vardı. Benim aradığım her şeyse tamamıyla Kaya da gizliydi. İstediğim anahtar ondaydı, istediğim her şey ondaydı. Yapmam gereken tek şey anahtarı Kayadan almaktı.
Bu yüzden elimde olan bu kısa süre zarfında Kaya'nın bütün günlük programını ezberlemiştim. Her sabah herkesten önce kalkar, bütün ihtiyaçlarını hallettikten sonra çaylak askerlere bir ila iki saat arasında eğitim verir ve günün geriye kalan kısmını tamamen bana ayırırdı.
Ayrı kaldığımız zaman dilimi dört ila beş saat arasındaydı, benim de bu süre de Kaya'nın bir açığını yakalayarak kartı ondan almam gerekiyordu. Her sabah erken kalktığı için tam olarak kendisine gelemiyordu, kendisine gelebilmek için elini yüzünü bile yıkamadan mutfağa gidip sabah kahvesini içmesi gerekiyordu.
Şu an saat sabah beş ila altı civarındaydı, Kaya bu saat aralığında yeni kalkmış olurdu, az sonra mutfakta onu bekleyen benden habersiz bir şekilde sabah kahvesini içmek için buraya gelecekti.
Öylede oldu, yeni kalktığından olsa gerek dağılmış olan saçları ve gece geç saatlere kadar çalışmaktan morarmış olan gözleriyle beraber içeri girdi. Algıları henüz açılmamış gibi beni fark etmeden ağır adımlarla yanımdan geçerek mutfak tezgahına doğru ilerledi.
Tezgâhın önüne geldikten sonra buraya neden geldiğini unutmuş gibi bir süre öylece durdu. Ne yalan söyleyeyim, bu görüntüyü izlediğimde içim acımıştı. Hayatımda gördüğüm en üzücü şey olabilirdi, şu an benim gözümde elinde ekmek tutan köpekten hiçbir farkı yoktu.
"Günaydın demek isterdim ama gün sana henüz aymamış gibi" dediğimde dikkatli bir şekilde cevabını beklemeye başladım, oysa beni duymamış gibi üst rafta duran kahveye uz
anmıştı. Vaz geçtim, bu öküz bırak o kahveyi içmedikçe kendine gelmeyi, insan bile olamazdı.
"Kime diyorum lan öküz herif?" Cevap yoktu, vahlar üstüne vahlar olsundu. Bu öküz herif tüm gece uyumak yerine mekik falan mı çekmişti ne yapmıştı? Diğer günlere kıyasla daha yorgun görünüyordu. Daha solgun. Belki de hastaydı kim bilir, her neyse. Beni çok bağlamazdı.
Dalgın olduğuna kanaat getirdiğim bir an sessizce arkasından yaklaşmaya başladım. Eğer yanlış hatırlamıyorsam kartı pantolonunun arka cebinde tutuyordu. Eğer bu dalgınlıkla devam ederse kartını aldığımı ruhu bile duymazdı.
Günün başlangıcından sonuna kadar benimle olacağı için kartına bakmak gibi bir ihtiyaç duyacağını var saymıyordum. Tek sorun akşam herkes yatmak için odalara dağıldığı zaman, odasının kapısını açabilmek için kartına ihtiyaç duyacak olmasıydı. O zamana kadar ne yapacaksam yapmalı ve kartı bir an önce aldığım yere koymalıydım.
Arka cebine yakından baktığımda kartın ucunun gözle görülür bir şekilde ortada olduğunu fark ettim. Övünmek gibi olsun tırnaklarım oldukça uzundu. Kartı ucundan tuttuğum zaman sadece kartı değil nefesimi de tutmuştum. Ne kadar deneyimli olursanız olun bazen bazı sahnelerde yüreğiniz ağzına gelebiliyordu. Kartı tam çekip çıkaracağım esnada kafeteryaya doğru yaklaşan adım seslerini duymamla beraber geriye çekilmem bir olmuştu.
Kayadan uzaklaştığım sırada kafeteryanın kapısından içeri neredeyse bir seksen boyunda, yirmili yaşlarının başında olduğunu tahmin ettiğim bir asker girmişti. İçeriye girdiği an bakışları ilk önce beni, daha sonra tezgâha yaslanmış olan Kaya'yı buldu. Kaya'ya doğru başıyla küçük bir selam verdiği sırada Kaya sonunda yapmayı bitirmiş olduğu kahvesinden bir yudum almakla meşguldü. Algıları açılmış olsa gerek geldiğinden beri varlığımı fark etmeyen adam askerin baş selamına karşılık vermişti.
O asker kendi işinin başına dönerken benim mavilerim kahvesini tıpkı yarınlar yokmuşçasına içen Kaya'da oyalanıyordu. Kartı alma fırsatını elimden kaçırmıştım belki ama bu hiçbir zaman alamayacağım anlamına gelmiyordu. Uyuşuk davranarak kartı alma fırsatını kaçırmamıştım, bazı şeyleri elde etmek normalden daha uzun zaman alırdı ama o şeyi bir kere elde ettiğinizde her şeye bedel olurdu.
Kaya en sonunda burada olduğumu fark etmiş gibi bana doğru baktığında kahvesinden bir yudum almak için ağzına doğru yaklaştırdığı bardağı bir süre havada asılı kaldı
"Sen buraya ne zaman geldin?" diye sorduğu zama
n bir kez daha anlamıştım bu adam kesinlikle kahve içmediği zaman kendisini dünyadan tamamen soyutluyordu. Kollarımı kavuşturup ona baktığım zaman yanlış bir şey söylediğini düşünmüş olacak ki önce karşımda olan duruşunu düzeltti daha sonrasında kendisine olabildiği kadar hızlı bir şekilde çeki düzen verdi. Bu öküz tutumu değildi bu Kaya Ural Sakın tutumuydu. Hatasının ne olduğunu anlamasa bile hatalı olduğunu anlayıp kendisine çeki düzen veren o adamdı.
"Bilmiyorum öküz, sence ne zaman gelmiş olabilirim?" dediğim zaman sınavın başlamasına son bir dakika kala sınava çalışmaya başlayan öğrenci çaresizliğiyle yüzüme baktı. Bense kollarımı sanki bir daha açılmayacaklarmış gibi kavuşturmaya devam ederken tek kaşımı kaldırarak meydan okurcasına ona baktım.
Adamın kartını çalmaya çalıştığım yetmiyormuş gibi birde üstüne ona psikolojik baskı uyguluyordum. Kaya önce kavuşturmuş olduğum kollarıma daha sonra ona meydan okurcasına bakan gözlerime baktı. Yüzünde ki çaresizlik giderek daha da büyüyordu ki bir anlığına durdu.
Ne yaptığını sorguluyormuş gibi bir süre boşluğa baktı, sonrasında tekrar bana döndüğünde dehşete bürünmüş ifadesinin yerine çatılmış kaşları yer almıştı.
"Kızım" dediği zaman adeta burnundan soluyordu. Büyük ihtimalle az önce neden benden bu denli tırsmış olduğunu düşünüyordu "Sabah sabah sen benim başıma bela mısın? Ne diye aklımı karıştırıyorsun" sesinde isyan üstündeyse sabah sabah benimle uğraşmanın getirdiği çaresizlik ve yorgunluk vardı. Gözlerinin içine doğru bakıp sırıttığım zaman bu soruya verebilecek tek bir cevabım vardı.
"Hoşuma gidiyor" dediğimde bana doğru pes etmiş bakışlar sundu.
Arkamı kontrol ettiğim zaman az önce yanımızda olan askerin artık burada olmadığını fark ettim. Büyük ihtimalle ihtiyacı olan her ne varsa almış ve çıkmıştı. Onu suçlayamazdım ben olsam bende bu suratsız öküzle aynı ortamda bulunmak istemezdim.
Kayaya baktığım zaman dumanı üstünde tüten kahvesinden bir yudum daha aldığını fark ettim. E madem o kartı güzellikle alamıyordum bende biraz L tarzına baş vuracaktım.
Kaya'nın yanına yaklaştığım zaman amacım tezgâhın üstünde bulunan bardaklardan alacakmış gibi yapmaktı. Bardağı aldığım zaman tam geri çekileceğim esnada dirseğim Kayanın elinde bulunan sıcak kahveye çarparak üstüne doğru dökülmesine sebep olmuştu.
Kaya yanmanın vermiş olduğu acıyla elinde ki bardağı büyük bir hızla tezgâha bırakırken benim dudaklarımın arasından dehşetle dolu küçük bir nida dökülmüştü. Aslında amacım pantolonuna dökülmesiydi ama benim gibi birisi bile fizik kurallarına karşı gelemezdi. En azından şimdilik.
"Kızım dikkatli olsana! Yandım burada" Kaya'nın sesinde bulunan acı kulaklarıma bir melodi kadar eşsiz ve güzel gelirken yüzümde bir anlığına oluşan gülümsemeye engel olamadım. Aynı saniyeler içerisinde yüzümde bulunan gülümseme yavaşça solarken yerini sahte bir kaygı ifadesine bıraktım.
"Çok özür dilerim" dediğimde sesimden buram buram pişmanlık akıyordu. Kayaysa üstüne dökülmüş olan sıcak kahvenin verdiği acıyla tek bir hamlede üstünden kurtulduğunda gözümün ve gönlümün açıldığını hissettim. İşte orada dur koçum. Ne oluyordu lan. Bu adam sırf az önce üstüne azıcık, birazcık sıcak kahve döküldü diye bütün malafatı ortaya mı çıkarmıştı? O zaman iyi ki o kahve pantolonuna dökülmemişti yoksa burada ortalık ciddi bir anlamda karışabilirdi. Adam üstünü resmen eskiden televizyonlarda eksik olmayan biscolatta reklamlarında ki o kas yığını adamlar gibi tek bir hamlede rahatça çıkarmıştı. Kendine gel L. Sende o öküzünkinden daha çok kas var L.
Ben düşüncelerimin arasında kaybolduğum esnada dikkatimi
bu sabahtan beri almak için uğruna planlar yaptığım utanmasam operasyon bile düzenleyeceğim kartı yerde boylu boyuna yatmış bir şekilde bana göz kırparken görüyordum.
Yavrum madem bu kadar kolay düşecektin neden uğruna o planları yaptım. Bazen hayatın zorluklarına o kadar alışıyordunuz ki çok kolay olabilecek şeyler bile gözünüze imkânsız bir görev kadar uzak gelebiliyordu.
Kayaya kısa bir göz gezdirdiğim zaman hala üstüyle uğraştığını fark ettim. Eğilip kartı aldığım zaman Kaya'nın yeşilleri beni buldu. Ayağa kalkıp önüne geldiğim zaman elimde ki kartı ona doğru uzattım. Kaya önce bana daha sonra elimde bulunan karta hızlı bir şekilde göz attı.
"Kartını düşürmüşsün, ne bakıyorsun alsana lan. Adama iyilikte yaramıyor" dediğimde kartını aldı. İkinci kez kontrol etme gereği bile duymadan tekrar pantolonun arka cebine gelişi güzel bir şekilde soktu.
"Sağ ol" dedi ama sesinde bariz bir öfke vardı. Tek kaşımı kaldırıp ona baktığım zaman o bana bakmayı bırakmıştı bile.
"Ne oluyoruz? Üstüne yanlışlıkla kahve döktüğüm için bana trip falan mı atıyorsun prenses" sanki ona hakaret etmişim gibi bir hışımla önümde belirdiği zaman geriye doğru çekilecek fırsatı bulamamıştım.
Mavilerim onun yeşilleriyle buluşurken bir anlığına zamanın durduğunu hissettim. Sanki dünya üzerinde bulunan ne varsa o an yok olmuştu, sanki dünya üzerinde bulunan sesler tam o an susmuştu ve geriye sadece biz kalmıştık.
Saatler gibi gelen saniyelerde Kaya sessizliğini koruyarak sadece bana bakmıştı. Daha doğrusu benden çok mavilerime odaklanmıştı. Gözlerimin rengini daha önce hiç fark etmemiş gibi uzun bir müddet gözlerime baktığı zaman içimde yıllardır hissetmediğim bir duygunun tekrar yeşermeye çalıştığını hissettim. Yıllar sonra içimde tekrar neyin yeşermeye çalıştığından tam olarak emin değildim, bildiğim tek şey bu durumun sadece onun gözlerine baktığımda yaşanmasıydı.
Kaya'nın yeşillerine baktığım her an bir yansıma görüyordum ama o yansıma ne bana aitti ne de Kaya'ya onda gördüğüm yansıma çok daha farklıydı bu yansıma yalancıydı, yabancıydı, kurmacaydı. Onun bakışları tıpkı yıllar önce okuduğum bir masalda yer alan canavarın bakışlarını anımsatıyordu.
Çok uzak bir diyarda yaşayan, bütün hayatını insanların acı ve korkularından beslenerek geçiren bir canavar. Uzun yıllar boyunca gittiği her yere sadece korku ve kaos götürüp dokunduğu her yerde ölümü yeşerten, sadece tek bir bakışıyla herkese kirli hissettiren o canavar sadece bir kişiyi kirletem
emişti.
Masallar kadınını. Masallar kadını uzak diyarlardan gelen yaşamını insanlara anlattığı masallarla geçiren güzel ve konuşkan bir kadındı. Gittiği her yere masallarını götürerek kararmış olan ruhlara ışık tutar, kırılmış kalplere yara bandı olur, kendisini kirli hisseden her bir ruha ne kadar temiz olduklarını tekrar hatırlatır ve aynı zamanda elini nereye uzatırsa orada hayatın tekrar yeşermesini sağlardı.
İşte tam olarak bu yüzden canavar ve masallar kadını tıpkı ying ve yang gibilerdi. Her ne kadar uyumsuz olsalar da onlar birbirlerini tamamlayan iki farklı ruhtan oluşuyorlardı. Canavar, masallar kadınını ilk gördüğünde tıpkı diğer kurbanlarına yaptığı gibi onu da korkutarak kaçırmaya çalıştı.
Masallar kadının ondan korkmadığını fark ettiği zaman farklı bir yol izleyerek bakışlarıyla onu kirletmeyi denedi ama masallar kadını o kadar temiz o kadar berraktı ki canavarın bakışları bile masallar kadınının ışığının kirletmeye yetmemişti.
Masallar kadını canavara ilk baktığı zaman diğer insanlar gibi ne kadar büyük ve korkutucu olduğunu düşünmektense ruhunun ne kadar yaralı ve karanlık olduğunu düşünmüştü.
Onu farklı yapan şeyde buydu, canavar ne kadar korkutucu olursa olsun onu ne kadar kirletmeye çalışırsa çalışsın masallar kadını hiçbir zaman onu karanlık yönüne bakarak yadırgamamıştı.
Tam aksine canavara tıpkı diğer kırılgan ruhlara yaklaştığı gibi anlayışlı ve iyimser bir şekilde yaklaşarak asla geriye doğru bir adım atmamıştı. Canavarın gözlerine baktığı ilk an gördüğü tek şey saf bir nefretti ama biraz daha dikkatli baktığında o nefretin bir yansıma olduğunu, aslında canavarın içten içe ne kadar yalnız ve dışlanmış olduğunu görmüştü. Masallar kadını hayatında ilk defa o an gözlerin bile yalan söyleyebileceğini öğrenmişti.
Canavarın bunca zamandır insanlara yaydığı acı ve nefret hiçbir zaman zevk meselesi olmamıştı. Yıllardır insanlara yaydığı o acı ve nefret tamamıyla kendisine olan tutumuydu.
Yıllar boyunca canavara benzetildiği için insanlar tarafından canavar muamelesi görmüştü. Artık dayanamayacak bir noktaya geldiği zaman herkese görmek istedikleri o canavarı göstermişti.
Ne kadar canı yandıysa o kadar can yakmıştı, ne kadar korkmuşsa o kadar korkutmuştu, ne kadar kirli hissetmişse o kadar kirli hissettirmişti. Herkesin masalına canavar olarak geçerken masallar kadınının masalına hiçbir zaman anlaşılmayan o karakter olarak geçmişti.
Hiç kimse canavarı anlamak için bir girişimde bulunmamıştı. Masallar kadınıysa diğerleri gibi değildi, o canavarı anlamak ve onu asıl ruhuyla görmek için çabalamıştı. Görmüştü de. Canavarın aslında ne kadar farklı birisini olduğunu görmüştü. Masallar kadını herkese zor gelen şeyi başarmış ve canavar
ı asıl benliğiyle tanımıştı. Onu olduğu gibi görmüş ve sevmişti.
Canavarsa Masallar kadınının ona karşı olan nazik tutumunu gördüğü zaman uzun yıllardır içinde sönmeyen bir mum gibi yanıp tutuşan öfkenin, anlaşılmanın getirdiği heyecan ve hüzünle beraber bunca yıl sonra sönmeye başladığını hissedebiliyordu.
Uzun yıllar sonra ilk defa hayatında birisinin onu anlamaya çalışıyordu ama ortada çok büyük bir sorun vardı. Canavar bu hisse o kadar uzak o kadar yabancı kalmıştı ki bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu ayırt edemiyordu. Bu bilinmezlik günden güne onu yiyip bitirirken kendisini dış dünyadan ve masallar kadınından tamamen soyutlamaya başladı.
Bunca yıldır yapmış olduğu bütün kötülükleri düşünürken bildiği tek bir şey vardı. Oda taşlaşmış uğursuz kalbinin bunca yıldan sonra sadece tek bir kişi için tekrar yeşermeye ve var olan bütün gücüyle atmaya başlamasıydı.
Canavar, Masallar kadınının anlayışına âşık olmuştu. Etrafa yaydığı mutluluğa, gittiği her yere yanında götürdüğü hayata ve gözlerinde gördüğü tek bir bakışa âşık olmuştu. Tek sorun o bir canavardı, masallar kadınıysa görüp görebileceği en güzel prensesti ve hiçbir masal canavar ve prensesin aşkını ele almazdı.
Prensesler her zaman yakışıklı ve ruhu kadar temiz kalpli prenslerle olurdu, canavarsa en az ruhu kadar çirkin bir kalple prensese el koymaya çalışan iğrenç bir engelden başka bir şey olamazdı. Aralarındaki fark tam olarak buydu. Masallar kadını el değmemiş berrak bir güzelliğe sahipken canavar baktığı her yeri kirleten, karanlığıyla bütün ışıkları gölgede bırakan iğrenç bir varlıktı.
Ne yaparsa yapsın kendisini masallar kadınının yanına yakıştıramadı. Onun yanına yakışmak için saf ve berrak bir prens olarak yeniden doğmak zorundaydı. Belki, işte belki o zaman kendisini güzeller güzeli prensesine yani masallar kadınının yanına yakıştırabilirdi.
Onların masalları bu şekilde başlamadan sona ermişti. Canavar, daha temiz bir şekilde tekrar doğduktan sonra masallar kadınıyla evleneceğine ve ona bu dünya üzerinde verebileceği en güzel hayatı vermeye yemin etti.
Canavar, kalbine sapladığı bir hançerle yaşamına son verirken kendiyle beraber masallar kadınının da kalbine bir hançer sapladığından bir haberdi. Canavar gitmiş, masallar kadını kalmıştı ama ruhu gök yüzünün sonsuz maviliklerinde canavarla beraber mükemmel olmak zorunda olmadıkları bir evrende dolaşmaya devam etmişti.
O günden sonra masallar kadını bir daha hiçbir zaman masal anlatmadı. Berrak ve güzel ruhuyla etrafa neşe saçıp elini uzattığı yerde yaşamın yeşermesini sağlamadı. Masallar kadını o gün canavarın kendi kalbine sapladığı bir hançerle öldü ama bunu bilen kimse olmadı. Bazı masallar, başlamadan yarım kaldı.
Hayatımda okuduğum ilk ve tek masal, masallar kadınıydı. Onunda sonu mutsuz bitiyordu. Acaba bütün masalların sonu böyle mutsuz mu bitiyordu? Yoksa sadece benim okuduğum masal mı bu kadar hüzünlüydü.
Hatırlıyorum da. Bu masalı okumadan önce canavarları korkutucu ve kalpsiz yaratıklar sanıyordum tıpkı babam gibi.
Bu masalı okuduktan sonra canavarlara olan bütün bakış açım tamamen değişmişti. Asıl canavarların gök yüzünde değil de yer yüzünde bizim aramızda yaşadıklarını anladığımda henüz küçük bir kız çocuğuydum. Kendinden büyük acıları taşıyan küçük bir kız çocuğu. Kendi dertlerim bana yetmiyormuş gibi birde masallar kadını ve canavarın kavuşamamasına çok üzülmüştüm. Sonrasında başka bir hayatta kavuştuklarını umut ederek zaman içerisinde bu hikâyeyi tamamen unutmuştum. Peki şimdi neden bu masalı tekrar
hatırlamıştım? Hem de tam olarak şu anda.
Kayaya baktığımda ikimizde gereğinden uzun bir zamandır birbirimize bakıyor olacağız ki duyduğumuz öksürük sesiyle eş zamanlı olarak sesin geldiği yöne dönmüştük.
Kapının ağızında kollarını kavuşturmuş bir şekilde tek kaşını kaldırarak bize bakan Atlasla göz göze geldiğimde bize neden bu kadar şaşkın ve kuşku dolu baktığını anlayamamıştım ta ki başımı çevirip Kaya'nın gömleksiz üstüyle göz göze gelene kadar. Çok özür dilerim ama buraya çok büyük bir hassiktir yakışırdı.
Atlasın açısından baktığımız zaman durum yanlış anlaşılmaya çok açıktı. Hatta o kadar açıktı ki durum resmen gel beni yanlış anla diye haykırıyordu.
"Bir şeyi mi bölüyorum? Çünkü şu an tam olarak bir şeyi bölüyormuş gibi hissediyorum." Dediğinde, Kaya Atlasın hala neden söz ettiğini anlamamış olacak ki ilk birkaç saniye alık alık Atlasın yüzüne baktı.
Atlas Kaya'nın anlamadığını fark ettiği zaman kaş göz yaparak gömleksiz üstünü işaret etti. Kaya en sonunda Atlasın nereyi işaret ettiğine bakma gereği duyduğunda ortama derin bir sessizlik hâkim oldu.
Kaya "LAN!" diye kükrediğinde Atlas bıyık altından gülmemek için kendisini zor tutarken ben hunharca gülüyordum.
Kaya sanki yatakta basılmışız gibi elleriyle üstünü kapatmaya çalışırken artık gülen tek kişi ben değildim. Atlasta Kaya'nın bu tepkisine yarınlar yokmuş gülmeye başlamıştı. "Lan!" dedi Kaya bir kez daha "Ne gülüyorsunuz yapraklarım! Komik mi lan? Atlas, gülmesene şeyin oğlu!"
Adam her konuştuğunda dahada batıyordu. Sırf küfür etmemek için böylesine insan üstü bir çaba sergileyebilecek tek kişide ancak Kaya olabilirdi zaten.
"Oğlum" dedi Atlas. "Kusura bakma ama sen sabah kahveni içsen de içmesen de her türlü mal oluyorsun."
Kaya en ters bakışlarını Atlasa yolladığında suratında tam olarak ne alaka der gibi bir ifade vardı.
"Nedenmiş." Dediği zaman. Atlas gözleriyle Kaya'nın elleriyle kapatmaya çalıştığı vücudunu işaret etti.
"Sence neden?" Kaya gözlerini devirdiği zaman eril enerjisinden bir kere daha şüphe etmeden edemedim. Adamın benden daha fazla dişil enerjisi vardı.
"Bilmem farkında mısın ama yanımda kız var" beni bahane olarak kullanmasına şaşkınlıkla bakarken Atlas hiçte şaşırmamış gibi kıkırdamıştı. Sanırım Kaya'nın sürekli bir şeyleri bahane etmesine alışmıştı.
"Tabi" dedi onu onaylar gibi. "O zaman bu halin ne?"
"O soruyu yanımda duran şu cadı karıya sor"
Hayırlı uğurlu olsun şimdide cadı karı olmuştum. Var mı arttıran? Atlas bozuntuya vermeden bana döndüğünde ayak uydurmamı bekliyor gibi bir hali vardı.
"Şahsen ben bir şey görmedim" dediğim zaman Kaya büyük bir dehşetle yüzüme bakakalmıştı.
"Ben mutfağa geldiğim zaman bu öküz amazondan çıkmış gibi üstü çıplak bir şekilde duruyordu. Bende şaşırmadan edemedim, sende tam o sırada geldin kabacığım" Atlas beni büyük bir dikkatle dinlerken sonda dediğim kelimeye takılmış gibi alık alık yüzüme baktı. "Kaba mı?"
"Evet, kaba. Kusura bakma ama Kuzey Amerika Boz Ayısı demek
çok uzun ve uğraş gerektiren bir şey. Bende o sabır olmadığı için özür dilemiyorum. Aklında tut bundan sonra senin lakabının kısaltması Kaba."
Dünyanın en saçma şeyini söylüyormuşum gibi bana baktıkları zaman ilk söz Atlastan çıkmıştı. "Ben kuzey Amerika boz ayısı dediği yerden sonra dinlemeyi bıraktım."
Kaya "Ben dinlemedim bile" dediği zaman anladım. İkisi de dünyada görüp görebileceğim en odun, en hödük ve en sığır heriflerdi.
Bu saydıklarımı onlara söylesem iltifat olarak alıp teşekkür bile edebilirlerdi. Bu konunun üzerinde pek durmadan önüme döndüm. Siz beni dinlemeyip marifetmiş gibi bunu söylemeye devam edin, ben size yapacağımı bilirim. "Neyse" dedim "Ben gidiyorum." Dediğim zaman Kaya bana baktı.
"Nereye?"
"Beni dinlemeyen iki insanın yanında durmaya niyetim yok" durdum, daha sonra konuşmaya devam ettim.
"Ve yerinde olsaydım üstüme bir şey aşırırdım. Malum burası askeri bir üs, askerleri baştan çıkarmak istemezsin." İkisini arkamda bırakıp kafeteryadan çıktığım zaman
Atlasın kahkahalarını ve Kaya'nın söylenmelerini duyabiliyordum. Yüzüme tatmin olmuş bir gülümseme yerleşirken pantolonumun cebinden Kayadan ödünç almış olduğum kartı çıkardım.
Ne düşündüğünüzü biliyorum ama 'L, Sen o kartı Kayaya geri vermemiş miydin?' Vermiştim ama verdiğim kartın ona ait değildi.
Eğer kontrol etme gereği duysaydı o kartın eski bir oyun alanının kartı olduğunu fark edebilirdi ama canım öküzcüğüm düşük zekasını konuşturarak kartı ikinci kez kontrol etme gereği duymamış ve olduğu gibi cebine atmıştı. Buda benden size abla tavsiyesi olsun bir şeyi alırken mutlaka iki kere kontrol etmeyi unutmayın. Benim açımdan sekiz kerede kontrol edebilirsiniz.
Planım ufak bir sekteye uğramıştı. Atlas'ın yanımıza gelme ihtimalini hiç hesaba katmamıştım.
Neyse, sorun değil. Böylesi çok daha iyi. O ikisi birbirini meşgul ederken bende ihtiyacım olan dosyalara bakıp çıkabilirdim. Tek yapmam gereken kameraları geçici bir süreliğine sabote etmekti. Daha doğrusu bunu benim yerime rahatlıkla yapabilecek birisinden rica etmekti.
Telefonumu çıkardığım zaman sayılı kişilerin olduğu rehberime girdim. Yerini ezbere bildiğim numarayı aradığım an telefon çalarken ben o sırada yaşanacak olan senaryoya kendimi hazırlamakla meşguldüm. Telefon açılmadan önce son bir kez çaldığı zaman üstümde YKS'ye bir gün kala sınava çalışmaya başlayan öğrenci stresi vardı. Telefon açıldığı zaman kurbağaları bile aratmayan o ses duyuldu
"Serçe!" dedi Nur öfkeyle.
"Seni kaç kere aradım haberin var mı? Oraya geldiğim zaman o telefonu götüne sokacağım bunu biliyorsun değil mi?" Yıldızlar affetsin. Bu kızın sesini hiç ama hiç özlememiştim. Kız her konuştuğunda bir avuç kurbağa senkronize bir şekilde kulağıma vıraklıyormuş gibi hissediyordum. Öyle normal bir vıraklama da değil, böyle tiz bir vıraklama. İnsanın kulağını yırtan türden.
"Küçük kurbağa küçük kurbağa kuyruğu nerede. Kuyruğum yok kuyruğum yok yüzerim derede"
"Sonunda aklını mı yitirdin? Ne diyorsun ya?"
"Vırakrakrak Vırakrakrak"
"Serçe!" dedi kızgın bir tonla.
"Ne yapıyorsun delirdin mi? Beni bunun için aradıysan o telefonu iki kere sokarım götüne bak benden demesi." Bu kızla da eğlenmeye gelmiyordu. Hemen kızıyordu canım.
"Tamam tamam" dedim sadede geleceğimi belirterek. "Seni aradım çünkü sana işim düştü, sakın kendini özel sanma. Bende yapardım ama şu an sen benden daha hızlı yapabilecek
bir konumdasın."
Nur'un tarafında kısa bir sessizlik olduğu zaman düşündüğünü biliyordum. Ondan genelde, hatta neredeyse hiçbir zaman bir şey istemezdim. Bu yüzden bocalamıştı.
Bir müddet devam eden sessizlikten sonra durumun ciddi olacağını düşünüyor olacak ki. "Tamam. Ne yapmam gerekiyor?" dedi.
Etrafımda kısa bir göz gezdirdiğim zaman herkesin kendi işiyle uğraştığını fark ettim. Herkesten uzak bir yere geçtiğim zaman tekrar konuşmaya başladım.
"Az sonra atacağım yerin kamera kayıtlarına erişmeni istiyorum. Neden olduğunu sorma sadece dediğimi yap." Nur'un tarafında harekelenme olduğu zaman büyük ihtimalle bilgisayarını almaya gidiyordu.
O bilgisayarını almaya gittiği esnada bende bulunduğum üssün konum bilgilerini ona atmakla meşguldüm. Geldiğini telefonundan çıkan haşır huşur seslerden anlamıştım. Kısa bir sessizlik olurken Nur o sessizlik sırasında olduğum konuma bakıyor olmalıydı.
"Oha" dediği zaman tahminimin doğru olduğunu anlamıştım. "Askeri bir üste ne yaptığını sormalı mıyım? Canına mı susadın sen Serçe." Evet canıma susadım.
Hayır ne yaptığımı sormamalısın çünkü sen bana ne yaptığımı soracak olursan bende sana ne yaptığımı söylemek zorunda kalacağım ve eğer sana Yeliz'in kaybolduğunu bu yüzden bir avuç devlet askeriyle anlaşma yaptığımı söylersem, sen öncelikle Yeliz'e sahip çıkamadığım için beni bir güzel döver sonra bunu sana daha önce söylemediğim için beni hastanelik eder ardından devlet askerleriyle anlaşma yapıp canıma susadığım için beni gömer üstüne birde mezarıma işerdin.
Böyle bir şey olmasını istemediğim için sana söylemiyorum umarım beni anlayışla karşılarsın. Bugün de günlük paranoya dozumu aldığıma göre hayatıma devam edebilirim. Teşekkürler.
"Hayır." Dedim herhangi bir soruya açık olmadığımı belirterek. "Sen sadece sana ne diyorsam onu yap ve gerisine karışma."
"İyide bana daha ne yapacağımı söylemedin ki, sadece kameralara eriş dedin." doğru. O küçük, ufacık detayı unutmuş olmalıyım. Kızı arama sebebimi unutacak kadar aptal olduğumu kabullenmek istemiyorum ama ne yazık ki gerçek tam olarak o yönde gözüküyordu. "Erişebildin mi peki?"
"Henüz değil"
"O zaman ne boş yapıyorsun lan! Kameralara erişte öyle laf et."
Nur'un bıkkın bir nefes verdiğini duyduğum zaman telefona ters bir bakış atmadan edemedim. "Oflama lan çirkin kurbağa, az oflayış çok iş. Hadi güzelim hadi oynat o parmaklarını." Dediğimde Nur bana inat yapıyormuş gibi bir kere daha bıkkın bir nefes verdiğinde telefona doğru göz devirmeden edemedim.
Bu kız başlı başına beni sınamak için var olmuştu. "Eriştim" dedi sakin bir tonla "şimdi ne yapayayım? Kameraları etkisiz hale mi getireyim yoksa kayıtları mı sileyim?"
"İkisi de değil. Sadece görüntüleri stabil bir durumda tut. Her zaman aynı görüntüler oynasın, bu sayede ne biri şüphelenir ne de kameralara yakalanmak gibi bir sıkıntım olur." Nur'un bilgisayarıyla uğraştığını ne zaman bir tuşa bassa klavyesinden çıkan sesten anlayabiliyordum.
Olduğum yerden ağır adımlarla asansöre ilerlemeye başladığımda
kulağımı Nur'un "Halettim" Diyen sesi doldurmuştu. "Ama bunu uzun süre sürdüremem. Hızlı olmak zorundasın." Dediğinde çoktan asansörün önüne gelmiştim.
Kaya'nın kartını çıkarıp asansöre bulunan sisteme okuttuğum zaman kapılar anında açıldı. İçeri girip çıkmak istediğim katın tuşuna bastıktan kısa bir süre sonra kapılar tekrar kapanmıştı. Hala hatta bekleyen Nur'a baktığım zaman dudağımın kenarının yukarıya doğruldu kıvrıldığını hissettim.
"Teşekkürler çirkin kurbağa. İnan bana çok yardımın dokundu." Nur'un bir şey demesine müsaade etmeden telefonu kapatıp cebime koyduğum zaman asansörün kapısı açılmıştı.
Kafamın bir kısmını koridora doğru uzatıp etrafı yokladığım zaman kimsenin olmadığını fark ettiğimde işimin kolaylaşmasıyla beraber derin bir nefes verdim. Büyük ihtimalle şu an herkes kafeteryada sabah kahvaltısını yapıyordu. Bu yüzdende katlar normale göre daha boş ve sessizdi.
Asansörden çıktığım zaman boş koridorda ilerlemeye başladığımda aklımda sadece tek bir şey vardı. Oda dosyaların tutulduğu odaya girerek Yeliz'in ve mümkünse Gece'nin olduğu dosyalara erişim sağlamaktı. Odanın önüne geldiğim zaman adımlarım yavaşladı. Kartı tekrar elime aldığım zaman okutmam gereken yere doğru bir süre basılı tuttuğumda kapının açıldığını haber eden küçük bir bip sesi duyuldu.
Kapıyı aralayıp yavaşça içeri girdiğim zaman odanın tamamının baştan aşağı çekmecelerle kaplı olduğunu gördüğümde ilk başta bir süreliğine boş boş odaya bakmadan edemedim.
Gördüğüm manzaraya inanamadığım için odadan çıkıp tekrar odaya girdiğimde manzara hala aynıydı o an bunun bir hayal olmadığını, tam aksine her şeyin son derece gerçek olduğunu anlamıştım.
Bu odayı tasarlayan kişinin çekmece fetişi falan vardı herhalde ya da dünya üzerinde bulunan bütün çekmeceleri toplayarak bu odaya sığdırmaya falan çalışmışlardı. Ben bu görüntüye başka hiçbir açıklama bulamıyordum da.
Çekmecelere tek tek göz gezdirdiğimde hepsinin üzerinde farklı bir isim yazdığını fark ettim. Sanırım bu oda sadece üç kategoriyi ele almıyordu bundan daha fazlasını araştırıp ele alıyor olmalılardı. Kayıp sivillerin dosyalarının tutulduğu çekmeceyi açtığım zaman beklediğimden daha fazla dosyayla karşı karşıya kalmıştım. Dosyalara hızlıca göz gezdirmeye başladığımda dosyalarda yer alan bazı sivillerin benim kurbanlarım olduğunu fark ettim. Cidden bu tip ucubeleri arayan kişiler var mıymış? Ne büyük bir zaman kaybı.
Dosyaları biraz daha kurcaladığım zaman kaşlarımı çatmadan edemedim. Bu kadar dosyanın arasında Yeliz'in dosyası yok muydu? Buda ne demek oluyordu şimdi? O çekmeceden uzaklaştığım zaman bu sefer ne aradığımı bile bilmeden etrafa bakınmaya başladım.
Belki de Yeliz'in dosyası Atlas'ın odasındadır. Olamaz mı? Sonuçta Geceyle ilgili vakalara çok sık rastlamıyorlar. Özelliklede kendisini bu kadar açık bir şekilde belli ettiği vakalara.
Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden kurtulmaya çalıştım ama ne kad
ar çabalarsam çabalayayım yeni düşünceler akın etmeye devam ediyordu ve çoğunluğu da iyi bile diyemeyeceğim düşüncelerdi. Beni kandırmışlar mıydı? Hayır. Neden kandırsınlar ki, ellerine ne geçecek sanki? Küçük bir çocuğun hayatı söz konusuyken böyle bir şey yapmaya cesaret edemezler değil mi? Eğer öyle bir şey olursa burayı bombardıman bölgesi yapardım.
Her bir çekmecenin isimlerine tek tek bakarken gözüm bir tanesinde takılı kaldığında o çekmeceye doğru ilerledim. O an beni o çekmeceyi açmaya iten şey ne olmuştu bilmiyordum ama çekmeceyi açtığım an gördüğüm ilk dosya Yeliz'in dosyasıydı. Kafamı kaldırıp bu çekmecenin hangi kategoriyi ele aldığına tekrar baktığımda zamanın bir anlığına durduğunu hissetmiştim.
Gaip yazıyordu. Benim kardeşimin dosyasını kayıpların bulunduğu kategoriye koymak yerine gaip insanların bulunduğu kategoriye koymuşlardı.
Yeliz'in dosyasını ellerimin arasına alana kadar ellerimin titrediğinin farkında değildim bile. Bu titremenin sebebi korku değildi. Bu titremenin sebebi içimde büyüyen öfkenin her geçen gün dahada gün yüzüne çıkmasıydı.
Ellerimin arasında duran dosyayı parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sıktığımda Kaya'nın bana vermiş olduğu bütün vaatleri düşündüm.
Hepsi yalandı. Kocaman bir yalan. Bana yalan söylemişti, bu işin peşini bırakmayacağını söylemişti, gözlerime bakmıştı, ellerimi tutmuştu, ona güvenmemi sağlamıştı. Kardeşim kaybolalı sadece birkaç gün olmuştu ve şimdiden öleceğine çok emin gibilerdi.
Ellerimin arasında duran ve sıktığımdan dolayı buruşmuş olan dosyaya baktığımda derin bir nefes aldım. Duygularımın mantığımın önüne geçmesine izin veremezdim. Dosyayı özenli bir şekilde düzelttiğim zaman birkaç fotoğrafını çekerek aynen aldığım yere tekrar geri koydum.
Suçluların dosyalarının tutulduğu çekmeceyi açtığım zaman diğerlerinden ayrı tutulan bir dosya fark ettim. Elime aldığım zaman üstünde büyük kırmızı bir harfle L yazdığını görünce şaşkın
lığa uğramadığımı söylesem yalan olurdu.
Dosyanın kapağını açtığımda, dosyanın içerisinde sadece tek bir sayfa olduğunu görmüştüm. Yalan olmasın, gördüğüm en üzücü ikinci şey olabilirdi. Adamlar hakkımda hiçbir kayda değer bilgiye sahip olmadıkları için ayıp olmasın diye dosyaya işlediğim iki cinayetin fotoğrafını koymuşlardı.
Dosyayı tekrar yerine koyduğumda Gece'nin dosyasına dair bir şeyler aramıştım ama bırak dosyasını Gece'nin G'si bile yoktu bu çekmecede. Nasıl oluyor da benim dosyamın olduğu yerde Gece'nin dosyası olmuyordu?
Resmen ayrımcılık vardı. Eğer onun dosyasını daha önemli ve gizli bir yerde tutuyorlarsa yeminim olsun burayı osuruk böceklerine boğardım. Ne demek benim dosyam ve Gece'nin dosyası aynı yerde değil. Alo, bende insan öldürüyorum. Onu daha değerli yapan şey tam olarak nedir acaba? Unicorn falan öldürüyor da haberim mi yok? Aynı bokun lacivertiyiz resmen be! Bu devlet hiç ama hiç değer bilmiyor.
Her şeyi düzenli bir şekilde yerli yerine yerleştirdikten sonra çıkmak için kapıya yaklaştığım esnada, kapının önüne doğru yaklaşan adım seslerini duymamla beraber rasgele bir çekmecenin arkasına saklanmam bir olmuştu.
Çok geçmeden kapı açıldığında içeri neredeyse bir seksen boylarında, dağınık kahverengi saçlara ve geniş omuzlara sahip bir adam girmişti. Ben olduğum yere tamamen sinerken. O sanki bir şey arıyormuşçasına gibi çekmeceleri karıştırmaya başlamıştı.
Buda kimin nesiydi şimdi, herkesin sabah kahvaltısı için aşağıda olması gerekmiyor muydu? Yoksa kahvaltı çoktan bitmiş miydi? Yok canım, bu kadar hızlı bitemez herhalde.
Üstüne biraz daha dikkatli baktığım zaman çaylak askerlerin giydiği üniformayı giydiğini gördüm. Bu tür çaylakların bu kata çıkmalarının yasak olduğunu sanıyordum.
O zaman o burada ne arıyordu? Saatler gibi gelen birkaç saniyelik sessizliğin ardından eline aldığı bir dosyayla beraber birdenbire konuşmaya başladı.
"Dosyayı buldum." Dediğinde olduğum yerden hangi dosyayı tuttuğunu tam olarak seçemiyordum. Ses çıkarmamaya özen göstererek telefonumu çıkardığımda, kamerayı açıp çok fazla açığa çıkmamaya çalışarak, kamerayı elinde tuttuğu dosyaya doğru yakınlaştırdım. Dosyanın üzerindeki yazı daha büyük ve okunaklı hale geldiği zaman bunun herhangi bir dosya olmadığını, tıpkı benim dosyamda olduğu gibi büyük kırmızı harflerle Gece'nin öfkesi yazdığını gördüğümde gözlerim şaşkınlıkla aralandı.
Bende az önce aynı yere bakmamış mıydım? Nasıl oluyordu da beni
m bulamadığım dosyayı başka bir asker eliyle koymuş gibi bulabiliyordu? Acaba dosyayı gözden mi kaçırmıştım, hayır. Bu olanaksızdı, öyle bir dosyayı gözden kaçırmış olamazdım. Bu işte bir terslik vardı.
İstediğini elde etmiş gibi elindeki dosyayı katlayıp cebine koyduğu sırada, dikkat çekmemek için telefonumu tekrar cebime yerleştirdim. Olduğum yere tamamen sindiğim esnada o odadan çıkmak için tam kapının önüne gelmişti ki bir an durdu.
Sanki burada olduğumu biliyormuş gibi etrafına bakındığında tam olarak ne görmeyi beklediğini bilmiyordum ama görmek istediği şeyi görememiş olacak ki yüzündeki ifade giderek karardı.
O adam odadan çıktıktan sonra bende saklandığım çekmecenin arkasından çıkmıştım. 'Dosyayı buldum' derken kiminle konuşuyordu. Eğer benim gibi birkaç tahtası eksik değilse kendi kendine konuşacağını sanmıyordum.
Düşünmem gereken çok fazla şey vardı ama içimden bir ses artık bu oyunda yalnız olmadığımı fısıldıyordu. Bu konunun üzerinde çok fazla duramazdım başka birisi daha gelmeden bir an önce buradan çıkmak zorundaydım.
Odanın kapısını yavaşça araladığım zaman koridora doğru kısa bir bakış attım, kimsenin olmadığına kanaat getirdiğim bir an oradan çıkıp daha önce buraya gelmemi sağlayan asansöre doğru hızlı adımlarla ilerledim.
Asansör merdivenlere kıyasla en güvenli olandı. Bütün katlara erişim sağladığı için genelde kimse asansöre binen birisinin nereye gittiğini kontrol etme gereği duymazdı. Zaten benim gibi bir kızın en fazla odasına gidebileceğini düşündükleri için kontrol etme gereği bile duyduklarını sanmıyordum.
Asansöre bindiğim an telefonumu alarak Nura hızlı bir mesaj yolladım. Artık kameraları sabote etmesine gerek yoktu, belli olmaz belki de bir süre sonra aynı görüntüyü tekrar ve tekrar izlediklerini fark ederlerse bir şeylerden kuşkulanabilirlerdi. Birde bunu düşünerek fazladan stres olmaya gerek yoktu.
Asansörden indiğim zaman nereye gideceğimi çok iyi biliyordum. Kaya'nın yanına, ona doğrudan hesap soramazdım belki ama konuyu açarak ağzından bakla almaya çalışabilirdim. Kafeteryaya geldiğim zaman bıraktığımın aksine dahada kalabalıklaştığını fark ettim. Herkes buradaydı ama uğruna buralara kadar geldiğim adam burada değildi. Nereye gitmiş olabilirlerdi?
Etrafı gezmeye başladığım sırada toplanma alanından gelen birtakım sesler duydum. Oraya doğru yaklaşıp baktığım zaman koskoca alanda Atlas, Kaya ve tanımadığım bir kız dışında başka hiç kimse yoktu. Koskoca alanı kendilerine özel toplantı odası yaptıklarını görmek bir hayli ilginçti. Bu durum neden kafeteryanın normale göre daha kalabalık olduğunu açıklıyordu.
Çocukları inlerinden kovmuşlardı da ondan. Atlas hararetli bir şekilde bir şey anlatmaya çalışıyordu ama her ne anlatıyorsa Kaya'nın hoşuna gitmiyor olacak ki Atlas her konuştuğu zaman Kaya araya girerek onun sözünü bölüyordu. Yüce yıldızlar adına, yoksa o ikisi kavga mı ediyordu? Bak bu her gün görebileceğin bir şey değildi işte.
Yanlarında duran kıza baktığım zaman aralarında en bağımsız görünen oydu. Ne konuyla ne de Atlas ve Kaya arasında yaşanan tartışmayla bir ilgisi varmış gibi görünmüyordu.
Daha çok şu an her ne oluyorsa bir an önce bitsin de bende kendi işime gideyim kafasında gibi duruyordu.
Onu baştan aşağı süzdüğümde buraya pekte uygun durmayan bir kız olduğunu düşünmeden edemedim. Fazla narin bir yapısı varmış gibi görünüyordu. Hatta bana kalırsa yüz hatları küçük se
vimli bir kız çocuğununkini bile anımsatıyor denilebilirdi. Sırtına kadar gelen uzun güzel sarı saçları vardı. Biri bu kızı bu üsten alıp model falan yapabilir mi? Buralarda harcanıyor gibi duruyordu da.
Ne konuştuklarını duymak için biraz daha yaklaştığımda Atlas'ın giderek dahada hararetlenen sesi artık dahada net gelmeye başlamıştı.
"Ne olacağını bilmiyoruz! Aldığın karar çok tehlikeli Salkın. Ayrıca kızın orada olup olmadığını bilmiyoruz, ya tuzaksa? Ya sen o tuzağın tam ortasına düşersen?" Atlas'ın sesinde öfkeyle karışık bir endişe vardı.
Kaya'nın gözlerindeyse kararlılık ve bıkkınlık. Sanki toplantı başladığından beri sürekli Atlas'ın tartıştıkları konu üzerindeki olasılıklarını dinlemekten sıkılmış gibi elini havaya kaldırıp ona durması için bir işaret verdi.
Atlas, Kaya'nın eline baktığı an her ne diyecekse vaz geçti ve sessizliğe gömüldü. Kaya büyük bir kararlılıkla Atlasa baktığı zaman konuşmaya başladı.
"Ne olacağını bilmiyorum, ya da orada beni neyin beklediğini. Bildiğim bir şey varsa oda o küçük kız çocuğunu sağ salim Serçeye getirmek zorunda olduğum." Bir dakika, ne? Yeliz'den mi bahsediyorlardı?
Atlas Kaya'nın bu pervasızlığına tahammül edemiyormuş gibi başını olumsuz bir şekilde iki yana salladığında, Kaya'nın bu fikrine katılmıyormuş gibi görünüyordu.
"Hepimiz o çocuktan sorumluyuz ama önümüze gelen her bilinmezliğin içine atlarsak avucunun içine düşmüş oluruz. Şu an mantıklı düşündüğünü sanmıyorum."
"Gayet mantıklı düşünüyorum." Diye çıkıştı Kaya "Ben o kıza kardeşini bulacağıma dair söz verdim. Sen yanımda olsan da olmasan da ben o çocuğu bulacağım Kuzgun." O an iliklerime kadar titrediğimi hissettim.
Kaya'nın Atlasla olan tartışmasının sebebi sadece kız kardeşim değildi aynı zamanda bana vermiş olduğu sözdü. Kaya Ural Salkın bana olan sözünü yerine getirebilmek için birisini karşısına almıştı ve o kişi sıradan birisi değildi.
Yıllardır yedikleri ve içtikleri ayrı gitmeyen, bu işe girdiklerinden beri birbir
lerine sırdaş ve yoldaş olduğu Atlastı. O adam benim için Atlası karşısına almıştı.
Bir an, sadece bir anlığına içimde derin bir pişmanlık hissettim. Her olan gelişmede Kayayı suçladığım için bir pişmanlık, ona kuşkuyla yaklaştığım için bir pişmanlık, onu bu yolun sonunda öldürmeyi düşündüğüm için bir pişmanlık.
Dediğim gibi, hissettiklerim sadece bir anlıktı daha sonrasında bu pişmanlığı tekrar hissetmedim. Belki de Kayayı fazla erken yargılamıştım, belki de gerçekten sözünün eri bir adam olup bana yardımcı olmaya çalışıyordur.
Belki de hayatımda birisi ilk defa bana gerçekten yardımcı olmaya çalışıyordur.
Doğduğum günden beri tek başımaydım, bütün zorlukları her zaman kendi başıma üstlenmiştim. Ne elimden tutan bir annem vardı ne de bir babam. Bu hayata yalnız başıma başlamıştım ve yalnız başıma devam edeceğimi sanıyordum.
Hayatıma girip çıkan herkes beni kendi çıkarları uğruna mutlaka geride bırakmıştı. Ben onların hayatında hiçbir zaman bir seçenek olmamıştım, olsam bile beni seçecek birisi hiçbir zaman olmamıştı.
Şimdiyse seçenek olmamama rağmen beni seçen birisi vardı. İlk defa bana verdiği sözü tutmak isteyen birisi vardı.
Eğer bir insan bütün hayatı boyunca her şeye kendi başına yetişmeye çalışmışsa başkasının vefası ona şifa değil zehir olur ve eğer bir insan hayatında hiçbir zaman sevilmemişse en ufak merhamet kırıntısını sevgi sanıp yaşanmamış ve yaşanmayacak olan masallarla avuturdu kendisini.
Ben ufacık merhamet kırıntısını sevgi sanıp kendimi avutmak isteyecek kadar yalnızdım.
"Eğer bu kadar pervasız ve fevri davranmaya devam edersen yakında yanında kalabileceğim biriside kalmayacak Salkın!" Atlas'ın sözleri ortama tıpkı bir tokat gibi inerken iki taraftan da uzun bir süre ses çıkmadı.
Kaya fazla düşünceli bakıyordu, Atlas ise dediğine pişman olmuş ama hala haklı olduğunu düşünür gibi kararlı bakışları altında Kaya'yı eziyordu.
Normale göre daha uzun süren sessizliği Kaya'nın "Gideceğim." Diyen kararlı sesi böldü. Atlas bozguna uğramış gibi büyük bir şaşkınlıkla Kaya'ya bakarken Kaya son sözünü söylemiş gibi Atlas'ın başka bir şey demesine izin vermeden "Konu burada kapanmıştır." Diyerek son sözünü söylemişti.
Kaya ölümle oynuyordu.
Kaya ölümle oynuyordu.
Kaya Ural Salkın sırf bana verdiği söz uğruna göz göre göre ölümle oyn
uyordu. Olmaz, buna izin veremezdim. Benim seçimlerim yüzünden başka birisinin daha ölmesine göz yumamazdım.
Ani bir kararla yanlarına ilerlediğimde artık mantıklı düşünemiyordum. Toplanma alanına girdiğim an üçünün de bakışları eş zamanlı olarak bana döndüğünde benim dudaklarımın arasındansa bütün salonu sessizliğe bürüyecek olan, her şeyin sonu ama bir o kadar her şeyin başlangıcı olacak olan o cümle döküldü.
"Merak etme Kuzgun. Bundan sonra Kaya Ural Salkın nereye giderse bende bir nefes kadar uzağında olacağım."
"Uzun bir ara verdiğimizin farkındayız. Bu bölümü biraz uzun tutarak bu arayı telafi etmeye çalıştık, umarım beğenirsiniz. 🧩-Vaveyla
Bölümle ilgili düşünceleriniz neler?
Sizce o dosyayı alan kişi kim olabilir?"
Beğenmeyeni öpüyorum tehlikeli bir şekilde 🖤😈 -Yakamoz