PERA- BİRİ VARDI
"Sana vedaları bahşediyorum" sesli okudum satırı, bir yandan da elimdeki fosforlu kalemle altını çiziyordum. " Çünkü bahşedilemeyen vedalar çoğu zaman şifası yok zannedilen yaralar doğurur." Elimdeki kitabı kapatıp sedyenin ucundaki masa kısmına koydum.
Yine bir gece nöbetindeydim ve bu nöbeti de son birkaç aydır olduğu gibi Burakla beraber geçiriyordum. Zihnini açık tutma aktivitelerinden biri olan kitap okuma kısmını bitirmiştim. Normal şartlarda nöbetim olduğu zamanlarda odamda veya serviste olmam gerekiyordu, fakat durumu bilen hemşireler acil bir durum olduğunda beni çağıracaklarını söyleyerek serviste hasta bakma işinin çoğunluğunu partnerlerime yıkma konusunda oldukça başarılıydılar.
Sessiz hikayemin birer kahramanı oldukları için onlara minnettardım.
Oturduğum sandalyeden kalkarak yoğun bakımın kapısına doğru hareket ettim. Saat gece yarısını geçeli epey olmuştu ve benim vücudum artık kahve isteğini fazlasıyla belli ediyordu. Hastanenin 7/24 açık olan kafesine gidip kocaman bir kupa kahve almanın vücuduma çok iyi geleceğine emindim.
Burak buraya geleli yaklaşık 2 ay olmuştu. Bu iki ayda ailesi artık her gün değil de haftada bir hastaneye geliyorlardı. Çünkü yapabilecekleri bir şey olmadığını onlara düzgünce izah etmiş ve gelişmelerden haberdar edeceğime söz vermiştim.
Çok komik, bundan iki ay önce adı geçtiğinde kalbimde tiz bir sızı olarak can bulan adam şimdi ellerimde yaşam mücadelesi veriyordu. Komik diyordum ama bu olay içten içe beni dehşete sokuyordu. Zihnimin bir köşesinde ya uyanmazsa fikri diriliğini korurken bu fikri oldukça aklıma getirmemeye gayret ediyordum.
İhtimallerin öldürebileceği bir hayatta kötülüklerş diri tutmak zarardan başka bir şey vermezdi ne de olsa.
🥀
Kafamı yasladığım yerden ağırca kaldırıyorum. Gözlerimi dershanede açıyorum, yan masamda yine o oturuyor. Siyah saçlarını tepeden toplamış soru çözüyor. Kulağında kulaklığı var, her zamanki gibi soğuk bir ifadeyle bakıyor etrafa. Bu ifadesini kendi dilinde " gudubet modu' olarak adlandırıyor.
Çevresine çok insan yanaşamıyor aslında, belli arkadaşları var. Dışarıya karşı duvar ördüğünü de sıradan bir sohbette dile getirmişti. Onun kocaman duvarları benim ona olan hayranlığım karşısında kumdan kale gibi dağılıyordu sanki. Onunla alakalı her detayı dikkatle dinliyorum ve unutmuyorum, aklımda.
Bir anda dikkati dağılıp bana dönüyor, ona baktığımı gördüğünde yüzünde bir gülümseme beliriyor ve kulaklığını çıkartıp "Biraz daha uyursan anca sınavda uyanacaksın Burak." Diyor. Alaycı bir gülüş beliriyor yüzümde " Uyumazsam büyüyemem ama." Diyorum arsızca. Komiğine gidiyor ama kahkaha atmıyor, zaten hiçbir zaman ağız dolusu kahkaha attığını görmedim.
Uyku konusunu dağıtmak adına kulaklığını işaret edip "Ne dinliyorsun?" Diye soruyorum. Telefonunun ekranını gösteriyor kendim bakmam için. Gözlerimi kısıp ekranda yazanları okumaya çalışıyorum, "Andrea Bocelli- Love İn Portofino, daha önce hiç duymadım, ingilizce mi bu şarkı?" Diye soruyorum merakla.
Sorum karşısında yüzünde bir gülüş beliriyor ve "Hayır," diyor "italyanca."
Ben küçük bir şaşkınlığa düşerken "merak ettim, sözlerine bakacağım." Diyor ve hiç vakit kaybetmeden telefonumu açıp şarkının sözlerini çeviri yapıp okuyorum.
"Aşkını bulmak için Portofino'ya kadar gider misin peki?" Diyorum alaylı bir şekilde. Yüzünde bir kez daha gülümseme beliriyor "Yok ya, aşk için Portofino'ya gitmek fazla yorucu. Aşkı bulduğum yeri Portofino'ya çevirmek daha mantıklı sanki."
O an sanki bir güç bedenimdeki tüm enerjiyi çekiyor ve kafamı tekradan sıraya koyup gözlerimi kapatıyorum. Yeniden derin bir uykunun kollarına kendimi bırakıyorum.
🥀
Sabah kontrolünün ardından yorgun argın hastaneden çıkmak üzereydim. Hasta kayıtta sekreterlerin elime tutuşturduğu son belgeleri imzalarken arkamdan bir ses yükseldi " Teyze beni kahvaltıya götür!" Kaşlarımı çatarak arkamı döndüğümde arkada ellerinde bebek desenli balonlarla Ilgaz ve önünde üzünü ultrasyon görüntüsüyle bekleyen Marin beni karşıladı." Allah analı babalı büyütsün Ilgaz, tıp mucizen hayırlı olsun,kaç haftalık hamilesin aşko?"
36 saatlik nöbetin ardından evine gitmesine fırsat bile verilmeyen bir Almila için uyku zamanı, lütfen uyandıktan sonra sürprizi tekrar deneyiniz.
" Bu kız yemin ederim rastgele tıp bitirdi. Bu salaklığının başka açıklaması olamaz." Ilgaz homurdanırken Marin ensesine bir tane patlattı ve " Sus ayol!" Dedi. "Kız 36 dan çıktı, yanmıştır devreleri" kahkaha attı Ilgaz " Bunun devreleri hiç yerinde değil ki şimdi yansın." Elimi belime atıp kavgacı mahalle karısı modumu devreye soktum "Ya ben artık bıktım sizden sürekli bi olaysınız yemin ederim. Yine ne yaptınız anlamıyorum. Kafam basmıyo oğlum ,36 dan çıktım, şu an adam öldürsem ehliyeti yok farkında mısınız?" Ilgaz yine bana ağız yüz eğerken Marin ona sataşmama fırsat vermeden konuşmaya başladı "Almi, ben hamileyim hayatım, bu kalın kafalı kocama bakma. 3 haftalık bir miniğim var! Ve teyzesinden hoşgeldin hediyesi kahvaltı istiyor." elindeki görüntüyü yüzüme doğru sallarken bir süre beynimin açılması bekledi.
"Ya siz büyüdünüz de ürediniz mi lan?! Anam, yerim sizi."
İşte hayat bize sonunda kutlanacak şeyler veriyordu.
✨
Her zaman geldiğimiz bir kahvaltıcıda kahvaltı ediyorduk. Normal zamanlarda işten güçten konuştuğumuz masada şu anda isim konusu hakimdi. Boyutu muhtemelen gözle görülemeyecek kadar küçük bir varlık yüzünden dakikalardır kavga ediyolardı. Bense fikirlerimi belirtip ortalıktan çekilmiştim. Kaoscu yengeler gibi takılıyordum aralarında ama şu an ihtiyacım olan tek şey bir gram uykuydu.
" Oğlum olursa adı Hüsrev olmayacak Ilgaz, şerefsizlik yapma. Alp İsminin yanına hangi türk ismini eklemek istiyorsan ekle farsça ve arapça isimler baştan redli. Yunan ismi bile koyabilirsin ama farsça ve arapçaya hayır."
Kankamın milliyetçi damarları durulmuyor sayın seyirciler.
Hararetli tartışmanın ardından kahvaltımızı noktalandırdık. Kıymetli arkadaşlarım beni evime bıraktıklarında sadece uyuduğum ve geri uyandığım kısmı hatırlıyordum.
Ertesi sabah yeniden görevimin başındaydım.
Sabah kontrolünün ardından yoğun bakımdan çıkmadan önce son kez Burağa en sevdiği şarkıyı mırıldanıyordum. Ziyaret zamanı da gelmek üzereydi, belki de gelmişti.
Arkamdaki hemşire, "Hocam," diye seslendi " Bir hasta yakını geldi. Sizinle görüşmek istiyor." " Gelsin, hem ziyaret saati de geldi, burada görüşelim."
Hemşire beni onaylayıp gitti. Sık sık annesi geliyordu, gelen de muhtemelen annesiydi. Hemşirenin gittiği sırada fırsattan istifade ışık muayenesini de hallettim. Kısa bir süre sonra tanıdık bir simayla geri geldi.
Giydiği yoğun bakım kıyafetleri ve yüzünü kapatan maskeye rağmen onu çok iyi tanıyordum.
Burağın onu aldatan eski sevgilisini belki de beni tanımadığı kadar iyi tanıyordum.
Ben Ferideyi çok iyi tanıyordum.
"Doktor hanım merhaba," dedi, onun yanına doğru hareket etti ve elini tuttu " ben hastanın çok yakın bir arkadaşıyım. Durumu hakkında bilgi alabilir miyim?" Bir elimdeki kalemi sıkarken diğer elimde tırnaklarım avucumda derin yaralar açıyordu.
Evli olduğu halde hala gelip bana Burağı soruyordu.
Tüm öfkemi bastırıp sakin olmaya çalışırken monitörden yükselen normal üstü sesle ve ortamda aniden yankılanan öksürük sesleriyle hızlıca Burağa doğru hareket ettim. Borularla savaşıyordu, onlardan kurtulmak istiyordu.
Yani uyanıyordu...
O anda düşündüğüm her şey aklımdan yok olup gitmişti. Ne buradan çıktıktan sonra yapmam gereken işler ne de Ferideye olan öfkem. "Neyin öfkesi?"diye sordu içimdeki o ses, "Sana ait olmayan bir adamın uğradığı ihanetten sanane!" Evet onun uğradığı ihanetten banane. Ama bu şu anda binlerce hançer saplanmış kalbime nasıl laf geçirecektim. Hala onu sevdiğini ve sevdiği ona geldiği için uyandığı gerçeğini aylardır onu bizimle tutmak için çabalayan benliğime nasıl izah edecektim.
Sevdiği kadının gelişi onu hayata bağlamıştı.
Benim kalbim paramparça kalırken onun kalbi hayata sıkı sıkı tutunmuştu.