İçeriğe geç

YANMIŞ KRALİÇE

Bölüm 1 · 8 dk okuma

YANMIŞ KRALİÇE

Bölüm 1

1. Bölüm

0531510****

"Seni buldular."

Telefonuma düşen bildirimi okumamla ağzımın açık kalması bir oldu.

"Aman her neyse basit bir şaka veya yalnış olmalı, buna ayıracak vaktim yok." Kendimi bu gibi sözler ile sakinleştiriyor ve birazdan çıkacağım hayatımın en önemli anı için motive etmeye çalışıyordum.

Üzerimdeki beyaz bir balo kıyafetini andıran fakat bir balo kıyafeti kadar abartılı olmayan ayak topuklarıma kadar uzanan elmas işlemeli bir kıyafetti. Oldukça zarif ve güzel olduğunu düşündüğüm için bunu seçmiştim.

Sarı saçlarım belime kadar uzanmıştı, papatya desenli bir tokayı kulağımın arkasına takmış zarif bir hanımefendi olmuştum. Yine papatya şeklindeki küpelerimle hazır hissediyordum.

Bunu başarabileceğime emindim çünkü yıllardır hayalini kurduğum o özel günümdü bugün. Hiçbir şeyin bugünümü mahvetmesine izin veremezdim.

"Ezel AKSOY,"

"Evet,"

"Sıra sizde."

Bu seçmeleri geçmeliydim çünkü bu benim yıllardır hayalini kurduğum hayatımın şansıydı. Kalbimin göğsümü delercesine atmasına karşın dışarıdan son derece sakin görünüyordum, e tabi bunu nerden bildiğimi söylememe gerek yok heralde, aramızda kalsın ama tamam mı? İkinci ben, o bana söyledi ve ben ona güveniyorum. Kendimden çok.

Sahneye çıkmamla beraber bütün gözler üzerime toplanmıştı. Önceden çalıştığım için oldukça kendime güveniyordum.

Romeo ve Juliet sahnesini bir partner arkadaş ile son derecede başarılı oynadığımızı düşünerek sonlandırdım. Salonun en arka köşesine oturmuş bir adam dikkatimi çekmişti. Gözleri beni kötü bir şekilde süzerken içim korku ile dolmuştu. Gözlerini bana kötü bir şekilde dikmiş olan o adam ile göz göze gelmemle yüzümdeki gururlu ve mutlu ifade bir an da yok oldu. Siyah bir şapka ile yüzünü gizlemeye çalıştığını düşünmem bence yanlış değildi.

Bakışları garipti...hem çok tanıdık, hem de çok uzaktı. Garipti. Ve de tüylerimi ürpertecek kadar korkutucuydu.

Salondaki alkış sesleriyle tekrar kendime gelerek gülümsemeye devam ettim.

Olumlu bir sonuç alacağıma emindim artık. Sahneden inerken hâlâ tüm bakışların ben de olması beni rahatsız etmiyordu fakat tek bir bakış, işte tam olarak o bakış beni oldukça rahatsız ediyordu.

Salondan çıktığımda diğerlerinin kıskanç ve kibir dolu bakışlarına inadına sıcak bir gülümseme ile karşılık vererek, soyunma odasına doğru ilerledim.

Odaya girip kapıyı kilitledim. Aynadaki Ezel'e bazen hayranlıkla bakıyor bazen ise acıyarak bakıyordum.

Üstümdeki ağır kıyafeti çıkartmak için arkadaki fermuarı aşağı doğru indirmeye çalıştım fakaf sıkışmıştı. Hah! Böyle bir şey de anca benim başıma gelebilirdi zaten.

Ellerım kıpkırmızı olmuştu ve ben sıkışmış olan fermuarı bir türlü aşağı indirememiştim.

"Of!"

Sinirden ellerim titremeye başlamıştı yardım istemeliydim birinden, kilitlediğim kapıya doğru ilerledim ve kapının kilidini çevirerek, yavaşça açtım.

Kapıyı açtığım gibi hemen kapının eşiğinde duran siyah saçlı bir kız dikkatimi çekti, bende onun dikkatini çektim ki sıcak bir gülümseme ile bana karşılık verdi.

"Yardıma mı ihtiyacın var?"

Biraz utangaç bir tavırla kafamı olumlu anlamda salladım.

"Ah, şey aslında fermuarım sıkışmışta," sözlerimi tamamlamama dahi izin vermeden devam etti.

"Tabiki yardımcı olurum,"dedi ve elleriyle soyunma odasını işaret etti.

Ben içeri girdikten sonra oda hemen benim ardımdan içeri girdi.

Kapıyı kilitleme ihtiyacı duymadım.

İnsanlara karşı biraz fazla soğuktum normalde ama bugün benim için son derece önemli bir gündü ve galiba gülümsemelerim sadece bugüne özeldi.

Siayh saçlı kız arkama geçip fermuarla uğraşmaya başladı. Giydiğim elbise her ne kadar güzel olsa da, ben rahat hissetmediğim bir elbiseye uzun bir süre

tahamül edemiyordum. Ve galiba bu oyunculuk kariyerim için biraz kötü bir alışkanlık olabilirdi.

Tam aynanın karşısındaydık, kız bana bir yandan gülümserken bir yandan da sıkışmış olan fermuarı düzeltmeye çalışıyordu.

Bir aralık sıkışmış olan fermuarı aşağı doğru indirdiğini hissettim aşağı doğru eğdiğim kafamı kaldırdığım an gözlerim korku içinde aynadaki görüntüye kilitlendi.

Aslında arakamda siyah saçlı bir kadın vardı, kahverengi gözlere sahip.

Ama şu an tam arkamda o salonda gördüğüm adam vardı, bana gülümseyerek bakıyordu ama bu gülümseme hiç masum bir gülümsemeye benzemiyordu.

Başındaki şapka ile yüzünü kapatmaya çalışmıştı fakat siyah bir çift inciyi andıran gözleri bu şapka altında gizlenemiyordu.

Olayın şokunu yaşarken kendimi geri çekmeyi unutmuştum ki, kendime geldiğim an hemen kendimi geri çektim.

Nefes alış verişlerim o kadar hızlanmıştı ki

bir an ölebileceğimi sandım.

Gözlerimi kapatıp nefesimi düzene koyup sakin olmaya çalıştım. Bir rüya! Sadece bir hayal! Gerçek değil! Değil!

İçimden sürekli tekrarladığım sözlerin beni sakinleştirdiğine inanıyordum.

Gözlerimi yavaşça actığımda karşımdaki siyah saçlı kadın bana şaşkınlık ve korku içinde bakıyordu.

"İyi misin?"

Ellerimi iyiyim anlamında salladıktan sonra kıza odadan çıkması için kapıyı gösterdim.

"Teşekkür ederim," dedikten sonra hemen kapıyı kilitledim ve hızla üstümü değiştirmeye başladım.

Sadece bir hayaldi! Gerçek değildi!

Üstümü değiştirip odadan çıktım, kız hiçbir yerde görünmüyordu. Bu benim için etrafımın güvenli olduğu anlamına geliyordu.

Çantamdan çıkardığım gözlüğümü takarak yoluma devam ettim. Dışarıdaki siyah arabama binerek, gönül rahatlığı ile arabayı çalıştırmaya başladım.

Bugün hiçbir şeyin moralimi bozmasına izin vermeyecektim.

Çantamda duran telefonum titrediğinde umursamaz bir tavırla bildirimi duymamaya çalıştım. Bir daha. Bir daha.

Telefonuma gelen bildirimler sinirimi bozmaya başladığında, telefonu kökten kapatmak için çantamdan çıkarıp elime aldım. Mesajlar hâlâ gelmeye devam ederken telefonun yan tuşuna uzun bir süre basılı tutarak kapanmasını sağladım.

Muhtemelen yine, o kadındı, sözde annem olan kadındı. Bana çocukluğumu zehir eden kadındı, hiç geçmeyen yaralarımın baş mimarıydı.

Evime doğru yol alamaya başladığımda, ruhumdaki ferahlık ve huzur tekrar bedenime yansımaya başlamıştı. Rüzgar açık camdan gelen hava akımı ile saçlarımı uçuruyor ve huzurla dolan kalbimi sevince boğuyordu.

Huzur denen kavramı bir başıma bulabilmiştim. Ya da bulduğumu sanıyordum...

Eve vardığım gibi kendimi yatağa atarak huzurlu bir uykuya kendimi teslim ederek gözlerimi kapadım...

Yüzümde bir nefes hissettiğimde korku bütün benliğimi sarmıştı. Bir el sarı saçlarımı naif bir şekilde okşuyor ve beni daha da ürpertiyordu. Hayal olabilir miydi? Ya da bir...bir kabus.

Açamıyordum gözlerimi, hayır açmıyordum çünkü şu an açsam bile her kimse ondan kurtulmam baya zor gibi görünüyordu. İki elim de yorganın altındaydı, yatağıma yapışık olan bir saydam bıçak vardı. Eğer o bıçağı alabilirsem kolayca sıyrılabilirdim.

Elim yavaş hareketlerle saydam bıçağa doğru ilerlerken yüzüm uyku ifadesini orjinalinden daha iyi bir biçimde canlandırıyordu. Bıçağı elimde hissettiğim an gözlerimi açarak bıçağı gelişi güzel havaya savurdum. Ama kimse yoktu, kabus muydu? Emin değildim.

Pencere kapalıydı, yani bu bir kabustu. Kapı, kapı da kilitliydi.

"Oh!" diyerek derin bir nefes alarak uykuma devam ettim ama saydam bıçağımı yastığımın altına koymayı kesinlikle ihmal etmedim.

Sabahın ilk ışıkları odamı doldurduğunda, gözlerimi açarak güneşe doğru gülümsedim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçerek kendime kahvaltı hazırlamaya başladım. Sabahları benim için son derece önemli olan diyetimin içerisinde bulunan yeşil elmayı yiyerek kahvaltımı yapmaya başladım. Sadece elma ile doymam imkansızdı ama diğer besinlerin de beni tok tuttuğu pek söylenemezdi. E tabi sürekli yiyecek bir şeyler düşünen biri için oldukça zordu. Ama düşündüğün şeylerin hiçbir şeyi yiyemeyecek olmak daha da zordu.

Kahvaltımı yaptıktan sonra dün akşam kapattığım telefonumu açmaya çalıştım.

Telefon açıldığında mesaj kutumun içine bakmamaya çalıştım çünkü o kadının saçmalıklarını görmek istemiyordum.

Oyunculuk seçimlerimden gelen mesaja gözlerim kayarken telefonum çalmaya başladı.

"Alo, Ezel AKSOY'mu?"

"Evet," derken kötü bir şeyler olacağını hissediyordum.

"Anneniz dün bir trafik kazası geçirdi, şu an da K. hastanesinde bilginize."

Gözlerim dolarken ellerim ve sesim titremeye başlamıştı. Dün, çok uzak değil dün akşam bana mesaj atmıştı ve ben umursamamıştım. "Benim suçum, benim!"

Hemen mesaj kutusuna tekrar bastım, silinmişti. Nasıl olur? Az önce buradaydı, buna emindim.

Hızlı bir şekilde giyinip hastaneye doğru yol almaya başladım. Gözlerimden akan yaşlara engel olmaya çalışmaktan yorulmuştum ama ağlayamazdım, ağlamayacaktım. Telefonumda, hiç beraber çekindiğimiz fotoğrafımız yoktu onunla çünkü ne benim ne de onun buna vakti olmamıştı. Ben onu o da beni kabul etmemişti. Yani ben öyle düşünüyordum. Ya da buna emindim. Onu affedememiştim, yapamamıştım bunu...

Belki de bir daha bunu yapmaya fırsatım olmayacaktı. "Lütfen! Lütfen öyle bir şey olmasın!"

Hastaneye vardığım gibi hemen danışmaya sorarak nihayet onu bulabilmiştim.

Kapının eşiğinden içeri girerken hâlâ dolu olan gözlerimi akıtmıyordum.

Doktor beni gördüğünde yüzüme öfke ile bakarak konuşmaya başladı.

"Son 24 saati var."

Saatlerdir tuttuğum damla göz pınarlarımdan dudaklarıma doğru süratle yol aldığında dilim lal olmuştu, konuşamıyordum, sesim çıkmıyordu...çıkamıyordu.

Zaman durmuştu...saat sekizi on iki de kalmıştı. Gözlerim karşımdaki yatağa yöneldi, sarı ve uzun saçları yatağın kenarlarında dökülürken ne kadar güzel olduğunu ilk defa farketmiştim,

belki de son defa.

"Sarsılmaya bağlı olarak bütün iç organları hasar görüp iflas etmiş durumda," diyip cebinden çıkarttığı fotoğrafı elime tutuşturarak devam etti,"buraya getirildiğinde elinde sadece bu eski fotoğraf vardı."

Gözlerim fotoğrafa yöneldiğinde küçüklük fotoğrafım olduğunu farketmem uzun zaman almadı. Gözlerimden yaşlar dökülürken hıçkırıklar nefes almamı engelleyecek derecede sıklaşmıştı.

"O-nu onu kurtarın lütfen! Lütfen!"

Daha fazla dayanamayıp önümdeki insanları itekaka onun yanına çömeldim.

Odadakilerin çıktığını kapanan kapının sesinden anladım. Gözyaşlarım durmak bilmiyordu, ağlamak istemiyordum ama buna engel olamıyordum. Evet o beni kırmıştı, evet o beni paramparça etmişti ama ona karşı hâlâ içimde sevgi vardı, hayır böyle bir şeyin ihtimali dahi olamazdı ama içimde ona karşı ne olduğunu bilmediğim tuhaf bir duygu vardı.

"Ölmeni istemiyorum! Ne olur ölme, yalvarırım ölme!"

Sık hıçkırıklar arasında söylediğim bu sözler beni paramparça ediyordu.

"Ama ben senin ölmeni hep istedim," güçsüz bir sesten çıkan bu mırıldanmalar kalbimi ve bedenimi tir tir titretiyordu. Sözlerine devam etmeye çalışıyordu güçsüz bir şekilde, gözleri yarı açık ve sözleri can yakıcıydı.

Evet canım yanmıştı, evet hâlâ yanıyordu.

Ama ben onun ölmesini hiçbir zaman dilememiştim.

Beni kendi ölümümü dilemeye mecbur bırakan o kadının ölmesini hiçbir zaman dilememiştim.

"Senden beni affetmeni bekleyemem...ama

ne olursun beni affet."

Dilim lal olmuştu sanki, konuşamıyor, söylenen ,belki de son, sözlere tepki veremiyordum.

"Seni...seni asla sevmedim, sevemedim, beni affet."

Sağ eli güçsüz bir şekilde boynuna doğru gitti. Kurumuş kana bulanmış olan bluzunun altından bir kolye çıkartarak bana doğru uzattı. Gözlerinden sıcak yaşlar dökülürken, ellerinde duran kolyeyi almamı bekliyordu.

Ne yapacağımı bilmiyordum, ne düşüneceğimi bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum.

Sağ elim yavaşça onun elindeki kolyeye doğru indi.

"Şunu unutma, kimseye güvenme, herkes yakın görünebilir ama kimse sana yakın olmayacak, sen sana bakan gözlerde aşkı hissedebilirsin ama o hisler senin sonun olacak, bu artık sadece senin savaşın değil, o-onlar sana güveniyor..."

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.