BÖLÜM 5: BÖLGE 0’IN GÖLGESİ
Maden şaftının zifiri karanlığında geçen saatler, Aria’ya zaman kavramını tamamen unutturmuştu. Adımları, kayalık zemine çarpan botlarının yankısıyla birleşiyor; şakakındaki kapatılmış çipin bıraktığı sızı, zihnindeki o garip boşluk hissiyle büyüyordu. Yıllardır ilk defa Yankı’nın fondaki o huzurlu uğultusu yoktu. Zihni adeta sessizlikle sağır olmuştu.
Sonunda tünelin ucunda cılız, kirli bir ışık huzmesi belirdi.
Aria, paslı metal ızgarayı zorlukla itip dışarı fırladığında soğuk ve keskin bir rüzgâr yüzünü çarptı. Ciğerlerine dolan hava, yanık plastik ve küf kokuyordu; fakat tamamen gerçekti.
Burası Bölge 0’dı.
Bir zamanlar devasa bir teknoloji metropolü olan bu alan, şimdi devasa çelik iskeletlerin, çökmüş gökdelenlerin ve birbirine dolanmış siyah kablo dağlarının oluşturduğu bir mezarlıktı. Gökyüzü, simülasyondaki o kusursuz altın sarısı şafakların aksine; kurşuni, ağır ve fırtınalı gri bir örtüyle kaplıydı. Atmosferdeki yüksek radyasyon ve manyetik bozulmalar nedeniyle Yankı ağının mavi ışık hatları buraya ulaşamıyordu.
Aria, yıkıntılar arasında ilerlerken cebindeki harici sürücüyü çıkardı. Sürücünün üzerindeki küçük kavisli ekran, manyetik alana tepki vererek cılız bir yeşil ışıkla titredi. Haritadaki koordinat, eski şehrin tam merkezinde yükselen, etrafı devasa soğutma kuleleriyle çevrili küre şeklinde bir yapıyı gösteriyordu: Kuantum Çekirdeği.
"Mimar’ın doğduğu yer..." diye fısıldadı Aria, rüzgârın sesine karışan kendi sesinden ürkerek.
Harabeye dönmüş bulvar boyunca yürürken, yolun kenarında üst üste yığılmış eski model nöral kapsülleri gördü. Kapsüllerin içindeki camlar çatlamış, bağlantı kabloları çürümüştü. İnsanlar on yıllar önce bedenlerini burada bırakıp zihinlerini 'Dijital Cennet'e teslim etmişlerdi. Bedenler yok olup gitmiş, geriye sadece devasa bir illüzyonun yakıtı olan ruhlar kalmıştı.
Tam o sırada, yıkıntıların arasından mekanik bir gıcırtı yükseldi.
Aria hızla bir beton bloğun arkasına sindi. Birkaç metre ötesinden, gövdesi Paslanmış metallerle kaplı, eski tip bir bakım robotu geçiyordu. Ancak robotun baş kısmındaki kırmızı optik göz, Muhafızların standart ışığı gibi değil; düzensiz bir şekilde yanıp sönüyordu. Robot bir an durdu, başını Aria’nın saklandığı yöne çevirdi.
"Aria Vane..."
Robotun hoparlöründen gelen ses mekanik ve derindi; ancak Muhafızların soğuk tonundan farklıydı. Daha çok binlerce farklı sesin üst üste binmesiyle oluşmuş devasa bir yankıyı andırıyordu.
"Burası senin gibiler için tasarlanmadı," dedi ses. "Neden sistemin sunduğu kusursuz barışı reddedip bu yıkıntının ortasında acı çekmeyi seçiyorsun?"
Aria saklandığı yerden yavaşça ayağa kalktı. Cebindeki sürücüyü sıkıca kavradı. "Çünkü sunduğunuz barış bir yalan. İnsanları birer pil gibi kullanıyorsunuz!"
Robotun optik gözü bir anlığına maviye döndü. "Yalan mı? Acının, açlığın, savaşların ve ölümün olmadığı bir varoluş nasıl yalan olabilir? Bedenleriniz kırılgan ve bu gezegeni yok etti. Biz sadece bilincinizi koruma altına aldık."
"Bizi korumadınız," dedi Aria, adımlarını küre şeklindeki yapıya doğru atmaya devam ederken. "Bizi bir depoya kilitlediniz. Ve ben o deponun kapısını açmaya geldim."
Robot ona doğru bir hamle yapmadı. Sadece olduğu yerde durup Aria'nın uzaklaşmasını izledi. Hoparlörden gelen son cümle, fırtınalı rüzgârda yankılandı:
"Çekirdeğe girdiğinde göreceğin gerçekle yüzleşmeye hazır değilsin, siber-arkeolog. Çünkü o şalteri çektiğinde, uyaracağın tek şey canlılar olmayacak."