Eylül ayının ilk pazar akşamı, şehre inen gri sis bulutları sanayi limanının paslı vinçlerini ve yüksek tepeleri çoktan yutmuştu. Eski model, bagaj kapağı zor kapanan kiralık panelvan, kentin dik yokuşlarından birine tırmanırken motoru can çekişir gibi inledi. Yokuşun iki yanına dizilmiş, cumbaları birbirine neredeyse değen asırlık ahşap ve taş evler, sarı sokak lambalarının cılız ışığı altında terk edilmiş birer gölgeyi andırıyordu.
Aras, vitesi ikiye takarken debriyajın gıcırtısını bastırmak istercesine direksiyonu daha sıkı kavradı. Parmak boğumları direksiyon simidinin üzerinde bembeyaz kesilmişti. Sol elmacık kemiğinden çene çizgisine doğru uzanan ince beyaz yara izi, karşıdan gelen belediye otobüsünün farları yüzüne vurdukça derisinin üzerinde soluk bir şimşek gibi parlayıp sönüyordu.
Yan koltukta, kucağına sıkıca bastırdığı sert kapaklı eskiz defteriyle dışarıyı izleyen Cemre’ye baktı. On altı yaşının getirdiği o narin kırılganlık, üzerine geçirdiği bol fındık kabuğu rengi hırkasının içinde daha da belirginleşiyordu. İki gündür neredeyse hiç durmadan yol almışlardı; Cemre’nin göz altlarındaki mor halkalar yorgunluğun apaçık kanıtıydı ama dudaklarındaki o inatçı, sessiz tebessüm yerli yerindeydi.
"Buradaki evler... çizdiğim eski masal kitaplarına benziyor," dedi Cemre, buğulanan cama parmağının ucuyla dokunarak. "Sence bu sefer gerçekten kalabilir miyiz Aras? Valizleri dolaplara yerleştirecek kadar kalır mıyız?"
Aras göğsüne oturan o tanıdık ağırlığı hafifletmek için derin bir nefes aldı. Üç yıldır güneydeki o kıyı kasabasından bu yana kaçtıkları dördüncü şehirdi burası. Her taşınma, yeni bir kiralık ev, sahte bahanelerle doldurulan nakil belgeleri ve Cemre’nin yarıda kalan arkadaşlıkları demekti.
"Bu sefer kalacağız," dedi Aras. Sesi her zamanki gibi ölçülü, tekdüze ve güven vericiydi. "Liman bölgesi sessizdir. Kimse kimsenin nereden geldiğiyle ilgilenmez. Hem yarın sabah Karahan Koleji'ne gideceğiz; kaydın tamamlanınca çizim kulübüne yazılırsın."
Panelvanı sokağın sonundaki, paslı ferforje bahçe kapısına sahip iki katlı eski müstakil evin önüne çekti. El frenini sertçe çektiğinde metalin sesi dar sokakta yankılandı.
İki büyük valizi, mutfak erzaklarını ve en önemlisi, Aras’ın gözü gibi baktığı siyah sert kumaşlı profesyonel yay kılıfını yukarı taşıdılar. Evin içi uzun süredir kapalı kalmış tahta, rutubet ve kireç kokuyordu. Cemre küçük odasındaki yatağın üzerine oturup ayakkabılarını çıkarırken Aras evin bütün pencerelerini, kilit mandallarını, arka bahçeye açılan eski kapının sürgüsünü tek tek kontrol etti. Ceketinin iç cebindeki küçük kilit aparatıyla arka kapıya ekstra bir çelik sürgü taktı. Bunlar artık onun için bir paranoya değil, nefes almak kadar sıradanlaşmış güvenlik protokolleriydi.
Gece yarısına doğru Cemre çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Aras ise odasındaki çıplak şiltenin üzerinde sırtüstü uzanmış, tavanı izliyordu. Sol yanağındaki yara izini işaret parmağının ucuyla hafifçe yokladı. Derisinin altındaki o kesik, üç yıl önce bir sahil kasabasında Defne adındaki o yabancı kızı kurtarmaya çalışırken yüzüne inen o kanlı demirin iziydi. Katilin kim olduğunu asla öğrenememişti; tek bildiği, o geceden sonra hayatlarının bir daha asla eskisi gibi olmadığıydı.
Pazartesi sabahı saat 09.00. Karahan Koleji.
Kentin en köklü ve varlıklı ailelerinden Karahanların adını taşıyan okul, neogotik mimarisi, kırmızı tuğlalı devasa kuleleri ve asırlık çınarlarla kaplı geniş avlusuyla bir liseden çok eski bir üniversite kampüsünü andırıyordu. Bahçe, yeni dönemin ilk haftasında üniformalarıyla gruplar halinde toplanmış, birbirlerine yaz tatilini anlatan öğrencilerin gürültüsüyle doluydu.
Aras, koyu gri montunun kapüşonunu hafifçe geriye iterek Cemre ile birlikte dövme demir nizamiye kapısından içeri adım attı. Üzerinde sadece sıradan bir sırt çantası vardı; yayını evde, kilitli dolabında bırakmıştı. Burada dikkat çekmek istemiyordu.
Ana binanın mermer merdivenlerini çıkıp idare katına yöneldiler. Müdür yardımcısının ahşap kaplamalı odasına girdiklerinde, masanın arkasında oturan kır saçlı adam önündeki dosyaları karıştırıyordu.
"Aras Dağhan ve Cemre Dağhan..." dedi müdür yardımcısı, gözlüğünün üstünden iki kardeşi süzerek. Bakışları ister istemez Aras’ın sol yanağındaki derin beyaz çizgiye takıldı ama bir şey sormadı. "Kayıt evraklarınız tamam. Aras, 12-B sınıfındasın. Cemre, sen 10-A sınıfındasın. Aras, lisanslı okçu olduğunu belirten belgelerin kulüp odasına iletildi. Beden eğitimi bölüm başkanı seninle tanışmak isteyecektir, okul takımında boş bir kontenjan var."
"Teşekkürler, sadece derslerime odaklanmak istiyorum," dedi Aras soğuk bir nezaketle.
"Bakarız," dedi adam, iki adet mavi plastik öğrenci kartını masanın üzerine bırakırken. "Karahan Koleji disipliniyle bilinir çocuklar. Burada sorun çıkaranlar uzun süre barınamaz. Sınıflarınıza geçebilirsiniz."
Odadan çıktıklarında Cemre elindeki karta bakıp gülümsedi. "10-A. Alt kattaymışım."
Aras kardeşinin omuzlarını tuttu. "Ders aralarında doğrudan kantine ya da kütüphaneye git. Okul çıkışında saat tam 16.00’da bu merdivenlerin başında beni bekle. Telefonunu sessize alma."
"Aras, sakin ol," dedi Cemre fısıldayarak. "Her şey yolunda. Bak, kimse bize garip bakmıyor bile."
Cemre alt kata inen merdivenlere yönelirken Aras derin bir nefes aldı. İlk adımı atmışlardı. Sıradan, görünmez iki öğrenci olacaklardı; en azından plan buydu.
Aynı dakikalarda, okulun batı bahçesinde, öğrencilerin yaklaşmaktan bile çekindiği eski çınar ağacının altındaki taş masada bambaşka bir dünya dönüyordu.
Rüzgar, siyah deri ceketinin yakasını kaldırmış, tek ayağını masanın demir ayağına dayamıştı. Kömür siyahı dağınık saçları rüzgârda savruluyor, açık ela gözleri bahçede koşuşturan alt sınıfları ifadesizce izliyordu. Boynundaki tişörtün içine sakladığı ince gümüş zincirin halkalarını parmak uçlarıyla hissediyordu. Kardeşi Defne’nin yokluğunun üçüncü yılıydı; içindeki o donuk, soğuk öfke hiçbir zaman sönmemiş, aksine zamanla kemikleşmişti.
Hemen yanında Baran, elindeki basketbol topunu ritmik hareketlerle yere vurup tutuyordu. Sol kaşındaki dikiş izi, güldükçe hafifçe geriliyordu. "Bu sene ligde şansımız yüksek diyorlar. Takıma bir iki transfer gerekiyormuş ama kimin umurunda."
Kaan ise taş masanın üzerine koyduğu ince dizüstü bilgisayarına odaklanmıştı. İnce metal çerçeveli gözlüğünü burnunun üstüne doğru itti. "Müdür yardımcısının odasına az önce iki yeni nakil girdi," dedi Kaan, klavyede parmaklarını hızla gezdirirken. "Güneyden gelmişler. Biri son sınıfa, kız olanı onuncu sınıfa."
Rüzgar başını bile çevirmedi. Açık ela gözleri gökyüzündeki gri bulutlara dikiliydi. "Bana ne Kaan? Okula her gün onlarca zengin züppe girip çıkıyor."
"Öyle değil," dedi Kaan, sesindeki tonu hafifçe düşürerek. "Çocuk lisanslı sporcu. Okçuluk."
Rüzgar’ın omzu hafifçe kasıldı ama hala arkasına dönüp bakmadı. "Spor salonunu meşgul etmesinler yeter."
Bahçenin diğer ucunda, ana binanın girişinde Aras tek başına merdivenleri inip 12-B sınıfına doğru yönelmişti. Henüz kimse kimsenin yüzünü tam olarak görmemişti; ne Aras o taş masada oturan ela gözlü çocuğu fark etmişti, ne de Rüzgar arkasından geçen o yabancının yanağındaki izin Defne’nin katiliyle örtüştüğünden haberdardı.
Şehir, geçmişin üzerini sisle örtmüştü; fakat zamanın çarkları dönmeye başlamış, iki yabancıyı aynı av sahasına çoktan yerleştirmişti.