İçeriğe geç

YANILGI

Bölüm 17 · 6 dk okuma

YANILGI

Bölüm 17

BÖLÜM 17

Deponun çinko tavanını sarsan gemi düdüğünün yankısı henüz dinmemişti. Havadaki barut dumanı ve tuzlu mazot kokusu genizleri yakarken zaman aleyhlerine bir kum saati gibi boşalıyordu.

Aras, yerdeki yayını ve sadağını tek bir hamlede sırtına geçirip hızla doğruldu. Çimento zemin üzerinde çıplak ayaklarıyla titreyen Cemre’nin yanına vardı. Dizlerinin üzerine çöküp kardeşinin omuzlarını kavradı; fındık kabuğu rengi saçlarını geriye itip alnına aceleyle sıcak bir öpücük kondurdu. Gözlerindeki o amansız avcı ifadesi sadece bir anlığına, kardeşinin yüzüne bakarken çözüldü.

"Güvendesin," dedi Aras, sesi fısıltı kadar kısık ama çelik kadar sağlamdı. "Bitti Cemre. Buradalar, yanındalar."

Hemen arkalarında duran Baran’a döndü. Aras’ın sol yanağındaki yara izi yeniden zonklayarak kaskatı kesildi. Baran’ın gözlerinin içine öyle bir baktı ki, bu bakış herhangi bir yemin metninden çok daha ağırdı.

"Baran," dedi Aras. "Kardeşim sana emanet. Kılına zarar gelirse bu şehri başınıza yıkarım."

Baran sol kaşındaki yarığı sıvazladı, elindeki tabancayı beline takıp başını sertçe salladı. "Gözün arkada kalmasın Dağhan. Canım pahasına buradayım. Kaan ve Selin’i de yanıma alıp depoyu kontrol altına alıyorum. Siz gidin!"

Aras arkasına bile bakmadan fırladı. Rüzgar çoktan kırık yükleme kapısından dışarı süzülmüştü; siyah deri ceketinin etekleri poyrazda savrulurken ikisi yan yana, limanın paslı konteyner labirentine doğru koşmaya başladılar.

Ayakları çatlamış betonları, mazot birikintilerini ve çürümüş halat yığınlarını acımasız bir tempoyla çiğniyordu. Rüzgar’ın kaburgalarındaki sızı her adımda bir bıçak gibi batıyor, Aras’ın sırtındaki yay kılıfı adımlarının ritmiyle savruluyordu. İki eski düşman, aynı öfkenin ve aynı yaranın peşinde, nefes nefese üçüncü rıhtıma doğru birer gölge gibi aktılar.

Son konteyner sırasını dönüp açık mendireğe çıktıklarında... çok geçti.

Devasa Malta bandıralı kuru yük gemisi, paslı çelik gövdesiyle rıhtımdan neredeyse yirmi metre açılmıştı bile. Pervanelerin köpürttüğü simsiyah deniz suyu beton rıhtımı dövüyor, devasa halatların boşalan uçları denize sürükleniyordu.

"Lanet olsun!" Rüzgar rıhtımın ucundaki paslı babanın dibinde durup dizlerine dayandı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, ciğerleri tuzlu ayazla yanıyordu. "Yetişemedik..."

Aras hemen rıhtımın kenarına kadar yürüdü. Yayını sırtından çıkarmadı; çünkü mesafenin bir okun menzilini çoktan aştığını, rüzgârın kurşun gibi estiğini görebiliyordu. Yumruklarını öyle bir sıktı ki tırnakları avuç etini kesti.

O sırada geminin en üst güvertesinde, kaptan köşkünün hemen altındaki aydınlatılmış balkonda bir silüet belirdi.

Tarık Karahan.

Koyu gri kaşmir kabanının yakasını kaldırmış, tek elini krom korkuluğa dayamıştı. Sağ elinde, lomboz ışıklarının vurduğu kristal bir viski kadehi tutuyordu. Yüzünün sağındaki o derin, kızıl yangın izi loş ışıkta parıldarken, dudaklarının kenarında kibri iliklerine kadar hissettiren zehirli, sakin bir gülümseme belirdi.

Aşağıya, rıhtımın kıyısında yan yana duran iki gence baktı.

Kadehini yavaşça havaya kaldırdı; sanki kaçırdığı bir avın değil, zekice kurguladığı bir satranç oyununun son hamlesini kutlar gibiydi. Bakışları Rüzgar’ın boynundan sarkan kolyeye, ardından Aras’ın sol yanağındaki yara izine değdi. Tek bir kelime bile söylemedi. Kadehinden ufak bir yudum aldı, arkasını dönüp geminin kamarasına doğru ağır adımlarla kayboldu.

Gemi, körfezin zifiri karanlığına ve eylül sisinin içine gömülürken rıhtımda sadece dalgaların beton bloklara çarpma sesi kaldı.

Rüzgar dişlerini sıktı, başını gökyüzüne kaldırarak boğuk bir küfür savurdu. "Gitti... Her şeyi aldı ve gitti!"

Aras denizin karanlığına bakmaya devam etti. Yüzünde ne bir yenilgi ne de bir panik vardı; sadece kirişi bir kez daha germek için gereken o ölümcül sabır geri gelmişti.

"Gidemez," dedi Aras, sesi denizin uğultusunu kesti. "Denizler de tükenir Karahan. Bu sadece ertelemek. Şimdi kardeşimin yanına dönüyoruz."

Gece saat 02.30. Karahan Malikanesi.

Şehrin tepesinde, çam ormanlarının arasına gizlenmiş yüksek taş duvarlı Karahan Malikanesi, içerisindeki tüm görkeme rağmen buz gibi bir tekinsizlikle yankılanıyordu. Tarık Karahan’ın kaçışının ardından Rüzgar, grubu güvenli tek yer olarak gördüğü kendi evine getirmişti; çünkü polis telsizleri henüz limandaki çatışmayı çözememişti ve eski müstakil ev artık ifşa olmuştu.

Alt kattaki geniş konuk odasında Cemre, büyük ahşap yatağın içine kıvrılmıştı. Vücudundaki morluklar için buz kompresi yapılmış, yırtılan hırkasının yerine Selin’in getirdiği temiz bir kazak giydirilmişti. Selin, arkadaşının elini bir saniye bile bırakmamıştı; yatağın kenarına kıvrılmış, Cemre’nin başını göğsüne yaslayarak onun hafifleyen nefes alışverişlerini dinliyordu. Yaşadıkları kâbusun ağırlığı iki genç kızı da tüketmişti; Selin, Cemre’nin fındık kabuğu saçlarını okşarken gözlerini kapatmış, arkadaşına siper olarak uykuya dalmıştı.

Aras kapının eşiğinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde yarım saat boyunca kıpırdamadan onları izledi. Kardeşinin göğsü düzenli inip kalkana, kabusların getirdiği titremeler tamamen dinene kadar oradan ayrılmadı. İçindeki yangın sadece Cemre’nin nefes aldığını gördükçe külleniyordu.

Kapıyı sessizce kapatıp koridora çıktı. Üzerindeki gerginlik, uykunun yanından bile geçmesine izin vermiyordu.

Aşağı kata, devasa şöminenin bulunduğu kütüphane salonuna indi.

Salonda sadece şöminenin içinde can çekişen odunların cılız, kızıl korları parıldıyordu. Rüzgar, tekli deri koltukta oturmuştu; siyah tişörtünün yakası açılmış, kaburgasındaki bandajı açıkta bırakmıştı. Önündeki sehpada Defne’ye ait o gümüş yıldızlı kolye duruyordu. Elinde ise kehribar rengi bir bardak vardı ama içmiyordu; gözlerini şöminenin küllerine dikmişti.

Aras’ın parke üzerinde çıkardığı hafif sesle Rüzgar başını kaldırdı.

İki genç, gecenin bu tekinsiz saatinde, bir malikanenin gölgeleri arasında ilk kez aralarında bir silah, bir yay ya da bir yumruk olmadan karşı karşıya geldiler.

"Uyudular mı?" diye sordu Rüzgar. Sesi yorgun, pürüzlü ve kısıktı.

"Uyudular," dedi Aras. Şöminenin karşısındaki diğer koltuğa oturmadı; pencerenin kenarına, bahçeyi ve karanlık çam ağaçlarını görecek şekilde ayakta durdu. Sırtı dikti.

Rüzgar sehpada duran kolyeyi parmaklarının ucuyla itti. Kolyenin zinciri hafifçe şıngırdadı. "Üç yıl boyunca..." dedi Rüzgar, gözlerini küllerden ayırmadan. "Her sabah bu kolyeye bakıp uyandım ben Dağhan. Bir gün o yüzü bulacağıma, kardeşimin hesabını o yara izini taşıyan piçten soracağıma yemin ettim. Kendime bir hikâye yazdım. O hikâyede sen canavardın, ben de adaletin kılıcıydım."

Rüzgar acı bir tebessümle başını iki yana salladı; elindeki bardağı sehpaya sertçe bıraktı.

"Meğer ben koca bir aptalmışım. Kardeşimin katilinin elinden su içmişim. Onun arabasına binmişim, onun şirketinde oturmuşum... Sen ise onun canını kurtarmak için yüzünü parçalatmışsın." Başını kaldırıp doğrudan Aras’ın gözlerine baktı. Açık ela gözleri bu kez tamamen çıplaktı; ne kibir vardı ne öfke, sadece darmadağın olmuş bir vicdan azabı parlıyordu. "Sana vururken... O atölyede Cemre’yi korkuturken ne hissettin?"

Aras pencerenin pervazına elini dayadı. Sol elmacık kemiğindeki o beyaz çizgi, şöminenin kızıl ışığında bir madalya gibi parıldadı.

"Sana öfkelenmedim Karahan," dedi Aras. Sesi öyle duru, öyle derin çıktı ki salonun sessizliğinde yankılandı. "Çünkü seni anlıyordum."

Rüzgar kaşlarını hafifçe çattı, şaşkınlıkla Aras’a baktı.

"Kardeşini kaybetmenin ne demek olduğunu en iyi ben biliyorum," diye devam etti Aras, bakışlarını karanlık bahçeye çevirerek. "Üç yıl önce Defne o kayalıklarda son nefesini verirken elimi tuttu. Bana bir şey söylemedi, sadece o kolyeyi gösterdi. 'Abim' dedi... O gece senin varlığını öğrendim. Ve o geceden sonra Cemre’nin nefes aldığı her saniye, benim için Tanrı’ya verilmiş bir borç oldu. Sen Defne için körleştin; ben Cemre için bir gölgeye dönüştüm. İkimiz de aynı şey için savaşıyorduk."

Rüzgar yutkundu. Boğazına oturan o koca düğüm ilk kez bu kadar canını yaktı. Ayağa kalktı; adımları hafifçe aksıyordu ama Aras’ın yanına, pencerenin önüne kadar yürüdü.

İki genç omuz omuza, camın ardındaki karanlığa baktılar.

"O gemi gitti Dağhan," dedi Rüzgar, sesi alçaldı. "Ama dünya onun sandığı kadar büyük değil. Karahan Holding’in bütün pisliğini, babamın ona bırakmadığı o hisseleri Kaan sabah savcılığa teslim edecek. Şirket çökecek, adı kirlenecek. Ama Tarık Karahan dışarıda kaldığı sürece ne Cemre güvende ne de biz."

Aras başını çevirip Rüzgar’a baktı. Gözlerinde ne bir düşmanlık ne de geçmişin tortusu kalmıştı; sadece çelikten bir ortaklık vardı.

"O gemiyi bulacağız Rüzgar," dedi Aras. İlk kez ona soyadıyla değil, adıyla hitap etmişti. "Sen kardeşinin hakkını alacaksın, ben de kendi hayatımı. Ve bu sefer o kiriş çekildiğinde... Boşa gitmeyecek."

Rüzgar elini uzattı. Avucunun içinde hafif bir titreme vardı ama bakışları sarsılmazdı.

Aras bir an baktı; ardından o nasırlı, yay kirişi tutmaktan sertleşmiş parmaklarıyla Rüzgar’ın elini kavradı. İki gencin elleri kenetlendiğinde, üç yıllık kanlı bir yanılgı o şöminenin külleri arasında tamamen yandı ve yerini ölümüne bir müttefikliğe bıraktı.

Gece yarısı şehri örten sis nihayet dağılırken, asıl fırtınanın şafağı ufukta belirmeye başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.