Günlerden pazartesiydi.
Hava griydi, tıpkı Lara’nın içi gibi.
Ama bu kez içinde sönmeye yüz tutmuş bir ışık değil, küllerin altından çıkan alevler vardı.
Bir hafta olmuştu ihanetin görüntülerini izleyeli…
Bir hafta boyunca hiçbir mesaj, hiçbir telefon, hiçbir açıklama gelmemişti Aras’tan.
Ve Lara bu suskunluğu bir veda olarak kabul etmişti.
Yeni bir işe başvurmuştu Lara.
Eski hastaneyi bırakmış, şehir merkezindeki bir özel kliniğe geçmişti.
Beyaz önlüğünü giydiğinde artık sadece bir doktor değil, hayata yeniden başlayan bir kadındı.
Odasında çalışırken bir evrak çantasından eski not defterini buldu.
Sayfalar arasında, Aras’la birlikte yazdıkları bir dilek listesi vardı:
İtalya’ya gitmek
Aynı ameliyatta birlikte çalışmak
Bir kız çocuğumuz olsun, adı Lina olsun
Birbirimizi hiç bırakmamak
Gülümsedi.
Ama bu bir “mutluluk” gülümsemesi değil, “vazgeçtim artık” gülümsemesiydi.
Defteri rafa kaldırdı.
Ve içinden sessizce mırıldandı:
“Artık bu dilekler senin mezar taşında yazılı, Aras.”
Aynı günün akşamı…
Lara hastaneden çıkarken biri onu izliyordu.
Gölge gibi.
Adımlarını takip eden bir yabancı.
Ama Lara hissetti.
Bir apartmanın köşesine döndü ve aniden arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Ama içi titredi.
Sadece Aras'ın ihaneti değil… başka bir şey vardı bu oyunda.
Ve Lara bunu sezgileriyle biliyordu.
Gece olduğunda...
Eski bir numaradan mesaj geldi:
📩 “Mert’in ölümü sandığın kadar doğal değildi. Gerçeği öğrenmek istiyorsan yarın gece 23.00’te Barış Parkı’na gel.”
Lara'nın nefesi kesildi.
Bu, sadece bir aşk hikayesi değilmiş.
Bu, içinde cinayet barındıran karanlık bir labirentti.