Bir insanın ismi kişiliğine etki edermiş. Doğduğumuzda kulağımıza okunan isimle öldüğümüzde selamızda seslendirilecek olan ismi bu iki an arasında sayılamayacak kadar sık duyarız. İsmi bir insanın ilk sorumluluğudur. Çünkü isim, hayata bırakılan ilk izdir ve insanın kimliğine yüklenen bir manadır. Bu yüzden her isim, sahibinin omuzlarında taşınan görünmez bir emanettir.
Herkes yavaş yavaş hazırlanıp çıkmaya başlamıştı. Ama Hamza hala orada öylece bekliyordu. Ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Acaba hemen şimdi kaçsa, işler ne kadar kötüleşebilirdi? Kaçsa ne yapacaktı sanki gidecek yeri mi vardı? İfade edemediği düşünceleri zihninde öyle bir girdaba yol açmıştı ki çaresiz kalmıştı. Bu düşünce önce kalbini yaralasa bile saçma da olsa bir şeyler yapmakta kararlıydı. Şimdi çıkacakları işi diğerlerinden ayıran Hamza'nın ilk takım işi olmasıydı. Şimdiye kadar Deniz'in büyük katkılarıyla, doğru düzgün dışarı işine çıkmamıştı. Kaldıkları evin içinde ağır işleri ve dışarıdaki ufak işleri yapardı. Deniz’in solundan gelen uyarı ifadesi irkilmesine ve kendine gelmesine neden olmuştu.
"Hamza!! Daldın yine hadi çıkıyoruz."
Hemen bir şey yapması lazımdı. Fakat beyni uyuşmuş gibiydi. Bulunduğu koridordaki ışığın gözüne vurmasıyla daha da artan uyuşukluk artık kendini saçmalığa bırakmıştı. Sonunda her zamanki kötü fikirlerinden biri aklına geldi. ‘En kötü karar kararsızlıktan iyidir.’ diye aklından geçiriyordu. Başına ne geldiyse altı sene önce gerçekleştirdiği kötü fikirleri yüzünden gelmişti. Hayat önüne hep iki tercih sunmuş, o ise hep yanlış olanı seçmişti. Şimdi planı hayata geçirme vaktiydi. Sanki gözü kararmıştı, önce eliyle komodinden destek alıyormuş gibi yaptı. Daha sonra kendini yere bıraktı. Ağır ama inandırıcı olması için çabalıyordu. Kandırma konusunda pek başarılı olduğu söylenemezdi. Deniz elindeki malzeme kutusunu olduğu yere bırakarak endişeyle yanına çömeldi. Abisini böyle bir endişeye savurduğundan dolayı içi içini yese de çaresizlik insana istemediği şeyleri yaptırabiliyordu.
"Oğlum Hamza iyi misin? Duyuyor musun beni. Tansiyonu düşmüş olabilir. Bir su getirsenize lan. Ne saf saf bakıyorsunuz?"
Tayfun sert adımlarla kalabalığı yararak onların yanına geldiğinde genç adam, Tayfun'un sert bakışları arasında ezilmesine rağmen oyunculuğunu sürdürdü. Ta ki o olgun ve sert sesi duyana kadar.
"NE OLUYOR BURADA! Bu çocuk yine kaytarmaya mı çalışıyor? Kalk lan." diyerek Hamza'nın kolundan çekiştiriyordu. İyice korkmasına rağmen, nefesini tutarak yerde kalmaya devam etti. Numara yaptığını anlarlarsa ne olacağını tahmin bile etmek istemiyordu. O yüzden pozisyonunu hiç bozmadı. Ve yine Deniz, kurtarıcısı olmuştu. Tayfun'un ağır bedenini ittirerek yerde yatan gençten uzaklaştırdı.
"Ne yapmaya çalışıyorsun çocuk kendinde değil görmüyor musun?"
Yıllardır Deniz'in merhameti Hamza'ya karşı hiç azalmamıştı, ilişkileri abi- kardeş ilişkisinden farksızdı. Hamza onu daha fazla tedirgin etmeyerek yavaşça gözlerini açtı. Bu kadar oyuncuğun yeterli olmasını umuyordu. Yaşadıkları onca tatsız olay ve aşağılanmaya rağmen birbirlerine iyice kenetlenmişlerdi. Hamza, Deniz'le Tayfun'un tartışmasını istemiyordu. Tayfun'un tersiyle uğraşacak kimseyle daha tanışmamıştı, gerçi Tayfun hep tersti. Karşısındaki kişi eski dostu dahi olsa hem sözlü hem de fiziksel olarak sert olabiliyordu. Tayfun biraz dengesiz bir kişiliğe sahipti. Kafası atarsa sonuçlarını hiç düşünmeden mevzuya dalardı. Deniz ise onun yıktığı her şeyi toparlama konusunda uzmanlaşmıştı.
Kardeşi gibi gördüğü gencin uyandığını gören ela gözlü adam bir dizinin üzerine eğildi.
“Hamza iyi misin? Bir şey ister misin?"
"Hayır abi gerek yok daha iyiyim. Bir an gözüm karardı sadece."
Hamza kimseden ses çıkmayınca ayağa kalkarak kapıya yöneldi. Artık umudu tükenmişti. Eninde sonunda bugün gelecekti. Elinden gelen her şeyi yaptığını düşünerek kapının önündeki ayakkabılara uzanacakken Deniz kolundan tutmasıyla duraksadı. Deniz'in sesi o kadar merhamet dolu ve nazikti ki acaba farklı bir ailede farklı bir ortamda tanışsalardı nasıl olurdu hep düşünüyordu. Ela gözleri insanı içine çekiyor, uzayın boşluğuna savuruyordu. Abisinin sesi saliseler içinde kulağına ulaştığında rahatladı.
"Bugün gelme sen, dinlen biraz."
Hamza ne kadar bir diğer abisinin karakterini bilse de şaşkınlığını gizleyemedi. Çünkü Tayfun da kafasıyla onaylıyordu. Tayfun kendisine bakıldığını fark edince içindeki merhametin görülmesinden endişe edercesine konuştu.
"Amacım seni dinlendirmek değil! Başımıza bela olmanı istemiyorum sadece. Anladın mı beni? "
Hamza'nın kafasını masumca yukarı aşağı sallamasıyla birlikte, askıdaki siyah deri ceketini üzerine geçirdi. Siyah takımıyla ayrı bir görünümü vardı. Sert bir havası olsa da içten içe herkesle tek tek ilgilenirdi. Sadece yöntemi yanlıştı. Genç adam içinden derin bir oh çekti. Artık herkes hazırlığını bitirmiş çıkıyorken Sarp, Hamza'nın kulağına doğru yaklaştı. O sinsi ve samimiyetten uzak sesiyle konuşması insanı ürpertmeye yetiyordu.
"Herkes bu numarayı yutar ama ben yutmam. Yarın bunun acısını çıkarırız senden haberin olsun tarla faresi." Diyerek odadan çıkacakken Deniz, Sarp'ın rahatsız ettiğini anlayınca ensesine vurdu.
"Çocukla uğraşmayı bırak da işine bak."
Bu beklenmedik hamleyle Deniz'e bakarak sırıttı. Daha sonra tek kelime etmeden ekibi takip etti. Son birkaç kişinin de çıkmasıyla kimse kalmamıştı. Hamza, duvarda asılı olan çerçevesi kırılmış saate baktığında daha çok erkendi. Normalde sessizliğin sesini dinlemekten keyif alırdı ama bugün midesinin üstünü kasıp kavuran hissiyat onu rahat bırakmadı.
Biraz çıkıp yürümeye karar verdi. Susmayan fikirlerini İstanbul'un dertli sokaklarına açacak, yaralı banklarıyla sohbet edecekti. Sarp'ın dedikleri de canını sıkıyordu. Hoş ya, o da zaten canını sıkmak için söylemişti. Yıllardır kendi olmaktan uzak bir hayat yaşıyordu. Herkesi memnun etmenin imkânsız olduğunun farkında olmasına rağmen denemekten vazgeçmiyordu.
Lacivert hırkasını alarak anahtarı soldan 3. Saksının altına koyup yürümeye başladı. Bir hırsız çetesinin üyesi için bu yaptığı baya gülünçtü. Fakat o kendini hiçbir zaman buraya ait hissetmemişti.
Sokakların yıpranmış kokusunu içine çekti. Gecenin bu soğuk yüzü hiç etkilemiyordu Hamza'yı. İnsanların soğuk yüzlerini görmeye alışkın olduğundan olsa gerek soğukluk içine işlemişti.
Bir süre kafasının susmasını dileyerek yürüdü. Göğsünde bulunan ciğerleri ona inat gibi daralıyordu. Geçtiği yolları pek bilmediği halde tanıdık geliyordu bu sokak ona. Kafasını yerden kaldırıp baktığında gözlerine inanamamıştı. Geçen gece girdiği dükkandı burası. Bu sefer sakince dükkâna doğru yürüdü. Soğuktan buz kesilmiş kapının kolunu aşağı indirdi. Bir anda hoş bir koku kaplamıştı her tarafı. Sanki apayrı dünyalara götürüyordu birbirinden farklı kokuların her biri. Tarçın kokusu farklı duyguları gün yüzüne çıkarmak isterken poğaçalardan yükselen tereyağı kokusu ayrı bir hissiyat veriyordu. Önceki gelişinde bu kokular hiç dikkatini çekmemişti. Yer yer raflara dizilmiş kitaplar vardı. Hamza kimsenin gelmediğini fark edince çekingen bir şekilde seslendi.
"Merhaba. Kimse var mı?"
Arka odadan çıkan Kadir Amca tebessümüyle gelmesini beklediği genci görmenin mutluluğunu hissettiriyordu.
"Oooo delikanlı hoş geldin. Buyur otur şöyle."
Çok iyi tanıyor gibiydi Hamza'yı. Genç adamın şaşkınlığını fark edince küçük pastanenin sağında kalan cam tarafındaki sandalyeleri göstererek
"Otur sen şöyle ben de bir çay doldurup geleyim."
"Hiç zahmet etmeyin." diyebildi sadece. Karşısında duran orta yaşlı adam tecrübe kelimesinin vücut bulmuş hali gibiydi. Oturuşu, duruşu, adımı nizam içindeydi. Dikkatini çeken ilk özelliği ise yüzünden hiç eksik olmayan tebessümdü. Kadir Amca, bakır çaydanlıkların olduğu ocağa doğru ilerledi. Çaydanlığın temiz, pürüzsüz yüzeyine renkli gözleri ve çok da uzun olmayan sakalı yansıyordu. Dükkanına yeni gelen gence cevabını, yukarıdaki raflardan iki tane ince belli bardak alırken verdi.
"Kendim için demlemiştim zaten."
Bardaklara çayları koyarken tahta sandalyeye oturmuş dükkânı inceleyen gence bakıyordu. Çayları tepsiye yerleştirdikten sonra daha adını bile öğrenmediği gencin yanına oturdu. Babacan bir tavırla konuşurken bir taraftan da masada bulunan çiçeğin tozunu alıyordu.
"Eeee delikanlı anlat bakalım."
Hamza iyice şaşırmıştı. Her ne kadar bu ilk görüşmeleri olmasa da daha tanışmamışlardı bile, mizacı gereği aklına birçok düşünce geliyordu. Neyi anlatmasını istiyordu? Ne isteyebilir ki bu adam? Tereddütlü bir şekilde sordu.
"Neyi anlatayım?"
Gayet haklı bir soruydu. Kadir Amca en temelden başlamaya karar verdi.
"Adın ne senin?"
"Hamza"
"Hamza ne demek bilir misin?"
Hamza hayır anlamında kafasını salladı. Doğru ya isminin anlamını bilmekten bile aciz yetişmişti. Yaşlı adam en baştan genci inşa etmekte kararlıydı. Pes etmeden cevabını verdi.
"Allah'ın Arslan'ı demek."
Hamza duraksadı. Kahverengi gözlerini karşısındaki gizemli ama bir o kadarda güvenilir gözüken adama dikmişti. Kadir Amca masanın üstündeki çayı eline alarak bir yudum içtikten sonra masaya tekrar bıraktı.
"Peki o zaman Allah'ın Arslan'ı kime denir onu biliyor musun?"
Sohbet ilginç bir şekilde Hamza'nın dikkatini çekti. Gerçekten yıllardır kullandığı bu isim kendisine ne yüklemişti? Sessizliğini korumaya devam etti. Bu sessizlik onun kimi zaman onaylaması kimi zaman öfkesi kimi zamanda seslenişi oluyordu.
“Anlatmamı ister misin peki?"
Toprak kahvesi gözleri büyürken merakı yüzüne yansıyordu.
"Çok memnun olurum."
''Hz. Hamza Peygamber Efendimiz in (s.a.v) amcasıydı. Peygamber Efendimiz ilk İslam'ı anlatmaya, yaymaya başladığında yanında çok az kişi vardı. Ve Mekkeli halk Müslüman olan herkese eziyet ediyordu.
Bir gün müşriklerin başı Ebu Cehil, Peygamberimiz Safa Tepesinde ibadet ederken yanına gelir ve hakaret eder. Bunları duymasına rağmen Peygamberimiz sükût eder. Bu olayı duyan Hz. Hamza ise çok sinirlenir ve Mekke'nin meydanında Müslüman olduğunu herkese duyurur.
Bu olaydan sonra Peygamberimiz ve amcası Hz. Hamza hep beraber cenk ettiler beraber İslam'ı duyurdular. Daha sonra Mekkeli müşriklerle Medineli Müslümanlar arasında Uhud Savaşı oldu. Bu savaşta Hz. Hamza şehit oldu. Peygamber efendimiz çok üzüldü. Ama ölüm bir son değildir delikanlı gerçek olana yapılmış bir başlangıçtır. ''
Hamza o kadar dikkatli dinliyordu ki. Saatin kaç olduğuna bakmamıştı bile.
''Sizin adınız nedir?'' diye soracaktı ki gözü duvardaki saate değdiğinde hiç bakmamış olmayı dilerdi. Üzerinde çiçek nakışları olan tahta bir saatti. Dükkânın nostaljik görünümünü tamamlıyordu.
Bakışları saatin akrebine kitlenmesiyle, nefesi de kitlendi. Buradayken zaman çok hızlanıyordu. Bu dünyadan soyutlanmış gibiydi zaman daha hızlı akıyor, düşünceler yavaşlıyordu. Şu dakikalarda evde olması gerekirdi ama o değildi. Zor kaçmıştı soygundan şimdi evdelerse ne diyecekti? En son yaptığı hareket yüzünden dikkatler zaten onun üzerindeydi. Aniden gecenin karanlığını yaran bir şimşek çaktı, bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Dışarıdan gelen yağmur sesleri, Hamza'nın düşüncelerini susturmaya yetmedi.
Hamza'nın endişeli halini fark eden Kadir Amca kaşının birini kaldırarak elindeki çayı altlığına emanet etti.
"Delikanlı bir sorun mu var?"
"Şu an evde olmam gerekiyordu." diyerek hızla kalktı. Lacivert hırkasının önüne kapattı ve kapıyı açmak için elini uzattı. Kadir Amca endişeyle karışık bir ifadeyle konuştu.
"Bu yağmurda mı çıkacaksın?”
"Başka seçeneğim yok, zaten çok geciktim."
"Peki. Allah'a emanet ol delikanlı."
"Sağ olun."
Hızla kapıyı açarak kendini yağmura teslim ederek bir süre koştu. Sırılsıklam olmuştu ama şu anda bu umurunda değildi. Acaba işlerini bitirdiler mi, eve gelmişler midir, geldilerse ne diyeceğim?
Yağmur sesi eşliğinde düşünceleri iyice birbirine girmişti. Çevresine umutsuzca baktığında sol tarafında kalan banka oturdu. Yağmur damlaları büyük bir hızla toprağa çarpıyor toprakta onları kendine içine çekiyordu. Bir süre böyle oturduktan sonra kalkmaya karar verdi. Ne olursa olacaktı. Kötü bir şey yapmamıştı ki.
Yasakları çiğneyen ilk ya da son kişi değildi. Derin bir nefes alıp yürümeye başladı. Sanki Hamza'nın içinde çakan şimşekler dışardaydı. Kaldıkları iki katlı eski, dış cephesindeki mavi boyası dökülmüş binayı gördüğünde adımlarını durdurdu. Simsiyah saçlarından damlayan sular, kirpiklerine düşüyordu. Kapının önüne geldikten sonra soldan 3.saksının altına baktığında anahtar yoktu.
''Gelmişler'' dedi, hayal kırıklığıyla karışık korkuyla. Bazen zamanın atlanması isterdin. O da öyle bir andaydı. Korku, bedenini etkisiz hale getirmişti. Çoğu zaman yanlış yapmadığı halde sıkıntılar yaşamıştı. Şimdi ise sonunda aranan yanlış yapılmıştı.

