İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 1 · 10 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 1

1- TEVAFUK

Gecenin dondurucu soğuğunda elinde bir poşet, poşetin içinde birkaç paket yiyecek, kaçıyordu Hamza. İstanbul gecelerinin hafif esintisi siyah saçlarına vuruyor, nefesi adımlarını kovalıyordu. Hisleri darmaduman olmuş, şu an yaptığı şeye dair en ufak bir istek taşımadığı hâlde, ayakları zaman zaman poşete çarparak hızlanıyordu.

Nefesi ciğerlerini delmek istercesine hızlanmışken kovalamacayı eski bir apartmanın önünde sonlandırarak elini soğuk duvara yasladı. Biraz nefes almak için bekledi. Arkasına dönerek peşinden gelenin olmadığından emin olduktan sonra binanın merdiveninin köşesine oturup sırtını korkuluğa dayadı. Hava soğuktu, ama genç adam soğuğa alışkın olduğu için bu durum onu pek de etkilemiyordu. Poşeti bir kenara bırakıp iki eliyle başını sıktı. Ardından poşete bakıp derin ve sisli düşüncelere daldı. Gün geçtikçe benliği, kendini tanıtmak için zihnine baskı yapıyordu. Siyah hırkasının kapüşonunu başına geçirerek ensesinden girecek olan havayı kesmeye çalıştı.

Havanın iyice soğuduğunu fark edince yerinden kalktı. İnce de olsa bedenini soğuktan bir nebze olsun koruyan ceketini ilikledi ve yürümeye başladı. İçine giydiği lacivert kazağının boğazını tek hamlede yukarı çekti. Daha önce bu sokaklardan hiç geçmemişti; yabancısıydı bu kaldırımların. Nasıl çıkacağını pek de bilmiyordu, ama yürüyordu işte.

Yolun ilerisinde, bu kasvetli karanlığa umut olmak istercesine ışığı açık bir pastane gördü. İçeride kimse var mı diye kontrol ettikten sonra eski ve demirleri paslanmış kapıyı açtı. Kapının çıkardığı gıcırtı iliklerine kadar titremesine neden olmuştu. Sanki bir suç işliyormuş gibi…

Kapının sesinden olsa gerek birinin geldiğini anlayınca dükkânın içindeki küçük bir odadan ellilerinin sonunda olduğu anlaşılan sakallarına ak düşmüş biri çıktı. Hamza’nın tedirginliğini fark edince hafifçe tebessüm ederek:

"Gel delikanlı, gel," dedi.

Adam ela gözlerini, kapı eşiğinde bekleyen gence sabitleyerek konuştu. Bu sahiplenici bakışlar neyin nesiydi? Güven, merhamet ya da başka bir duygu mu böyle hissettiriyordu?

"Ben de şimdi teheccüd namazı kılacaktım evlat. Sen otur şöyle, ısın biraz. Bitirince gelirim yanına."

Yaşının sırtına yüklediği sorumluluktan geniş omuzları az da olsa kamburlaşmış adam, siyah sakallarının arasında kendini belli eden beyazlıklar üzerinde elini gezdirdi. Hamza boş gözlerle Kadir Amca’ya bakıyordu. Hem üşümüş hem de çok yorulmuştu. Bu adamın gecenin bir saati neden dükkânına birini aldığını da merak etmiyor değildi. Masanın üzerindeki sandalyelerden birini yavaşça alıp oturdu. Ona bu kadar yakın davranması garip gelmişti. Kim bir yabancıyı bu saatte dükkânına alır da kendisi odaya giderdi ki?

Turuncu ışıkları açık olan uzun cam pencerelerinden dışarının tüm gerçekliğini görebildiğin pastanenin içinde, üzeri beyaz tüllerle örtülmüş hamur işleri vardı.

Hamza bunları düşünürken soğuktan ya da karmaşadan donan zihninin açılmasıyla dolapların üstündeki saate baktı. Eski saatin altında sarkan bir sağa bir sola sallanan parçasını izlemeye dalmadan önce saatin üçe geldiğini fark etti. Buraya gireli yarım saatten fazla olmuştu. Sakince ayağa kalkarak ismini bilmediği bu farklı enerjili adamın geçtiği odaya doğru yürüdü. Bir taraftan da kaçmaya hazır durmaya özen gösteriyordu. Odanın kapısını yavaşça açtı. Dükkân sahibi oturmuş, ellerini kaldırmış bir şeyler okuyordu. Dikkatle dinlemeye başladı. Sanki Türkçe değildi bu okudukları. Ama anlamasa da kalbinde hoş bir his oluşmuştu. Sanki yıllardır özlem duyduğu şey buymuşcasına iyice yakınlaştı ve daha net duydu:

"Bismillahirrahmanirrahim."

"İkra' bismi rabbikellezi halak,

Halekal insana min alak,

İkra' ve rabbükel ekrem,

Ellezi alleme bil kalem,

Alleme’l insana ma lem ya'lem."

(“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku!

O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.

Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”)

"Sadakallahülazim."

Hamza, ayakta sanki buz kesmişçesine duruyordu. Hareket edemiyor, başka bir şey düşünemiyordu. Daha önce yolu kesişmediği bu ayetler onu o kadar etkilemişti ki kendisi bile bu duruma şaşırmıştı. Kalbinde öyle bir his vardı ki yakıyordu içini. Ama o yangının sönmesini de istemiyordu. Herkes yangınları söndürmek için kova kova su taşırlardı ama Hamza, bu içindeki yangının kendisini bile yakmasına izin verebilirdi. İşte o derece tarif edilemez duygular içerisindeydi.

Pastane sahibi, seccadesini katlayıp arkasına döndü. Hamza’yla göz göze geldiklerinde, Hamza hiç bilmediği, hiç tatmadığı bir ruh hâline girmişti. Hareket etmek istemiyor, sadece ağlamak istiyordu. Nedenini bilmiyordu. Tek ihtiyacı olan şey ağlamaktı. Yaşlı adam ise kahverengi gözlerinden feryatlar okunan gence seslendi.

"İyi misin delikanlı?"

Hamza o an kendine geldiğinde etrafa bakındı. Karşısında yüzünden hiç eksik olmayan tebessümüyle ona bakan adamı görünce, benliğini sarmalayan bu duygudan çıkarak toparlandı. Kaç dakikadır ne yaptığına dair en ufak bir fikri yoktu.

"Pardon, kusura bakmayın. Saat de geç olmuş. Ben gideyim, teşekkürler."

Art arda sıraladığı cümleler o kadar hızlı gelmişti ki adam pastanenin içindeki odasından çıkamadan genç, bir panikle masanın üzerindeki poşetini aldı ve dışarı çıktı. Kadir Amca ise hiçbir şey demedi. Belki de Hamza’nın yolunun tekrar buraya düşeceğini bildiğinden, hafifçe gülümsedi. Dükkânın ışıklarını kapatıp pastanenin üst katındaki evine geçti.

***

“Hamza bu gece hemen sattın bizi. Uzun zamandan sonra o kadar görev geldi. Hem de bu sefer hedefimiz en büyük şirketlerden birisi."

Ortam oldukça gergin görünüyordu. Kapıdan elinde poşetlerle yeni içeri geçen Hamza ise kara kara bir çıkış yolu aramakla meşguldü. Eski olmasına rağmen gayet konforlu iki katlı, kaldıkları yerin uzun ince koridorundan geçerek salonda durdu.

"Köşe başındaki polisleri görünce korkmuştur kesin. Seninle yola çıkılmaz lan. Tüm gece neredeydin oğlum? Kulağıma bir şey gelmesin sakın. Kuralları biliyorsun."

Kaşlarını çatmış Tayfun, oturduğu yerden bakışlarını hiç genç adama çevirmeden konuşmuştu. Siyah saçları birbirine karışmış, kara cam gibi gözleri parlıyordu. Tayfun'u tanımayan birisi dışardan onun hakkında kolayca yanlış izlenime kapılabilirdi. Aslında kapıldıkları izlenim muhtemelen doğru çıkardı. Gününün iyi başlamadığı yüzünün halinden açıkça belli oluyordu. Bu sebepten ki Hamza pek üzerine gitmek istemedi.

"Yok abi. Gerçekten düşündüğün gibi bir durum yok."

Hamza daha sonra kendini küçük düşmüş hissederek başını öne eğdi. Diyeceklerinin birkaç kişide kahkaha tufanı koparacağını bilse de sözlerini devam ettirdi.

“Akşam yemeği için bakkaldan yiyecek birkaç şey almıştım ama adam aldıklarımın parasını vermediğini fark edince herkesi topladı. Ben de kaçtım."

Tüm ekip kahkahayı patlatırken Tayfun hala çatılmış kaşları ile gence bakıyordu. Yüzünü Deniz’e dönerek sert bir ifadeyle konuştu.

"Daha bir ekmek almayı bile beceremeyen adam bizimle nasıl göreve gelecek?"

Tayfun'un bu sözünden sonra herkes sustu. Hamza'yı severlerdi. Onu 14 yaşlarında dışarıda donmak üzereyken Tayfun ve Deniz ikilisi bulmuşlardı. O gün bugündür, yaklaşık 6 yıldır onlarla birlikte kalıyorken onlar gibi yaşıyordu. Çalmaktan nefret etse bile şartlar onu buraya savurmuştu. Hayat onu hangi yola ittiyse o yolda yürümekten başka çaresi yoktu. İstekli ya da isteksiz.

Tam o sırada Deniz lafa girdi. Yıllar önce Hamza'yı bulan o olmasına ek, onu kardeşi gibi severdi. Bir abi nasılsa Deniz de Hamza için öyleydi. Bu yanlışlar silsilesinde onu her zaman korumuş, ona kol kanat germişti. Ne zaman sıkıntıda olsa ilk gelen Deniz olurdu. Daha doğrusu tek gelen Deniz olurdu. Ela gözlerini merhamet dolu bir ifadeyle genç adama dikerken bir elini de omzuna koyarak yanında olduğunu belli etmişti.

"Tamam yapmış çocuk bir hata gitmeyin üzerine. Sende haklısın demek ki daha büyük işler için hazır değil. Biz işimizi yaparken o da dışarı da bekler. Abartmayın her şeyi."

Tayfun'un hala ikna olmadığı yüzünden okunuyordu. Eskiden Deniz'le çok iyi dost olsalar da şimdi aralarına görünmez buzlar girmişti. Fakat bu buzlara rağmen biri düşse ilk yardıma koşacak diğeri olurdu. Ama sıkıntı şu ki bunu birbirlerine belli etmeden yaparlardı. O yüzden yıllardır aralarında istenmeyen bir elektrik vardı.

"Dediğin gibi olsun. Bir dahakine affetmem cezasını çeker. Bu da böyle bilinsin!" diyerek elindeki bardağı sertçe masaya vurup arka odaya gitti.

Herkesin Hamza ya dik dik baktığını fark eden Deniz eliyle yavaşça Hamza'yı dürttü. Kafasıyla bahçeyi işaret etti. Hamza da oturduğu yerden kalkarak arkasından ilerledi. Kafası fazlasıyla karışmış son zamanlarda duyguları dengesizleşmişti. Rüzgâr, Hamza'nın kömür karası saçlarının arasından geçiyordu. Sokak lambası kahverengi gözlerini daha da ön plana çıkarıyorken susmayan iç sesi yine görevini yapıyordu. Bu insanlar ona yıllarca bakmıştı onlara ihanet etmek istemiyordu ama hırsızlık yapmak düşüncelerine aykırıydı. Bir taraftan da tesadüfen karşılaştığı dükkânı düşünüyordu. Çok farklı bir havası vardı. Orada hiç hissetmediği bir şey hissetmişti.

Hamza'nın bu derin düşüncelerini bozan Deniz oldu. Yeşilin maviye çalan gözleri her zaman olduğu gibi Hamza'ya merhametle bakıyordu. Gözlerinin önüne düşerek kulağına kadar uzanan kumral saçının perçemini eliyle düzeltti. Uzun boyu sebebiyle Hamza'ya az da olsa yukarıdan bakıyordu. Hafifçe Hamza'ya doğru eğildi.

"İyi misin kardeşim, kafanı karıştıran bir şeyler mi var? Canını sıkan birisi varsa söyle bak saklama Deniz abinden."

Deniz’in insanın gönlüne dokunan konuşması gencin yüzünde bir tebessüme sebep olmuştu. Burayı yaşanabilir hale getiren yegâne kişiydi. Karanlık mahallede yanan tek ışık gençlerin kaldığı iki katlı binaydı. Yıkılmaya yüz tutmuş, unutulmuş bu sokaklarda kendilerine bir düzen kurulmuştu.

"Yok abi iyiyim ben, bir sorun da yok. Öyle pek keyfim yok işte."

"Pek alışkın değilim seni böyle görmeye."

Gruptan birkaç kişinin yanlarına doğru geldiğini fark ettiğinden doğrularak bahçenin içinde bulunan cam masanın çevresindeki tahta sandalyeye oturdu.

"Neyse sen sonra bana anlatırsın neye canının sıkıldığını." diyerek göz kırptı. Hamza başını yere eğerken sessizce konuşulanları dinlemeye başladı.

"Eee kaçta çıkacağız bu haftaki görev için?"

Çekmeli bahçe kapısından çıkan adam, kendisinden biraz önce bahçeye çıkan Lider’lerine hemen sorusunu yöneltmişti. Tayfun ise deri ceketinin fermuarını çekmiş otururken ayağını ayağının üzerine atarak dirseğini de masaya dayamıştı.

"Haber gelmesini bekliyoruz. Siz hazırda bekleyin."

"Tamam Kara Kaplan."

Grubun lideri Tayfun'du ama herkes Deniz'i kendilerine daha yakın hissederdi. Çünkü Tayfun'un mizacı biraz sertti. Pozisyonu gereği de böyle olması gerekiyordu. Aldığı riskler ve sorumlulukların haricinde bu kadar adamı yirmi beş yaşında olmasına rağmen yönetmek kolay değildi.

Sarp, Hamza'nın yanına yaklaştı ve sertçe oturduğu sandalyeyi altından çekti. Hamza bir an da kendini yerde bulduğunda boş gözlerle Sarp'a bakmaya başladı. Canı acımamış olmasına rağmen ‘Bir an olsun kafamı dinleyemiyorum.’ düşüncesi aklından geçirmişti. Sarp’ın itici ses tonu alanda duyulduğunda ise olacakları tahmin ettiğinden derin bir iç çekti.

"Tarla faresi, daha ne kadar oturacaksın böyle boş boş. Geç işlerinin başına. Temizlik duruyor öyle? Akşama doğru çık yiyecek bir şeyler bul bize. Ooh yan gel yat! İşe de çıkmıyor, biz besleyelim beyefendiyi."

Deniz haricinde genç adamın üzerine düşen pek yoktu. Tayfun’un ise kime ne hissettiği kolay kolay anlaşılmazdı. Kendini dostundan bile saklayabilecek dayanıklılığa sahipti. Hamza, uzatmak istemediği için kestirip attı.

"Tamam Sarp abi." diyerek daha demin yapıştığı yerden kalkarak mutfağa doğru yürümeye başladı. Sabunla bezleri alıp etrafın tozunu aldı. Temizliği bitirdikten sonra kendi odasına çekildi. Büyük bir alan değildi hatta küçük bile denilebilirdi. Bir yatağı ve kıyafetler için askılığı ayrıca Deniz’in gizlice getirdiği kitapları koyduğu bir kutusu vardı. Yemek saatine daha vardı. O nedenle rahat rahat oturup düşünebilirdi Hamza.

Yatağa geçmeden önce hareket ettikçe cins bir ses çıkaran zemine oturdu. Dizlerini yüzüne yaklaştırdı, kafasını dizlerine koyup yüzünü kapattı ve düşünmeye başladı. Tam olarak ne düşüneceğini de bilmiyordu aslında hiçbir şey düşünmek istemiyordu şu an. Ne ailesini ne akşamki yemeği ne de bu gece olacak soygunu. Gitmek istemiyordu ama bugünden sonra bahane de bulamazdı.

Aklına bir an da dükkân geldi. Oraya gitmek istedi ama bunu neden istediğini de bilemedi. Aklının içinde şu ses hüküm sürerek büyük bir azimle yankılanmaya başladı, ''İnsana bilmediği şeyleri öğretti.''

Bilmiyordu, kendini dahi bilmezken öğreticiye tabii ki de ihtiyacı vardı. Hamza kimdi? Neden buradaydı? Sesler yankılandıkça Hamza içinden tekrar ediyordu. İlk defa bir söz onu bu kadar etkilemişti. Bence bu bir sözden fazlasıydı. OKU diyordu. Birden aklına ortaokul yılları geldi. O zaman ailesi yanındaydı. Okumayı ilk öğrendiğinde her şeyi okumak istiyor mutluluktan yerinde duramıyordu. Belki o an yaşadığı duygular okumaya olan sevgisinden kaynaklanıyordu. Belki de o yüzden orada duyduğu birkaç kelime tüm bedeninin titremesine neden olmuştu. Bahsedilen bir kitabı okumak mıydı açıkçası bunu bilmiyordu ama aklına gelen tek mantıklı cevap buydu.

Dizlerine dayadığı başını kaldırdığında tekrar gerçek dünyaya dönmüş olmak midesinde bir sıkıntıya sebep olmuştu. Yemek saati yaklaşıyordu. Şimdi dışarı çıkıp öğün bulması gerekiyordu. Normalde yemek nereden olduğunu bilmediği şekilde sağlanıyordu. Kişisel ihtiyaçları için asla dışarı çıkmalarına müsaade yoktu. Ama bazen ihtiyaçlarda aksaklık olabiliyordu. Hamza üst katta koridorun en köşesinde kalan odasının kapısını açmak üzereyken alt kattan gelen sesle sıkıntıdan dolan nefesini bıraktı.

"Hadi bakalım yine iyisiniz. Bugün Hamza'yı beklemeyeceğiz işimiz çok diye gittim yemekleri ben aldım."

Hamza’nın yaptığı kaçmak olsa da gittiği yere kadar saklanmayı deneyecekti. Merdivenlerden inerek sofrayı kurdu. Herkes çok neşeliydi. Sonuçta bu akşamın geliri, onlar için çok olacaktı. Yemekler hızlıca yenirken yüz ifadesinde değişiklik olmayan tek kişi olan Tayfun masadan kalktı. Liderlerinin sofradan kalkmasıyla tüm ekip toparlanarak ayaklandı. Yemek masasından ayrılarak odanın köşesinde kitaplığın önünde, pencerenin aydınlattığı sandalyesiz masada yan yana dizilerek haritayı inceliyorlardı. Tayfun sırayla herkese görevlerini söylüyor onlara ters bir durum halinde yapacaklarını anlatıyordu. Hamza ise tabakları kaldırırken vazifesini bildiğinden pek o tarafa kulak vermiyordu. Kapıda beklemek bile olsa gitmek istemiyordu. Yine de içten içe sevinmişti bu duruma. Nereden bile bilirdi ki bu sevincin günler sonra kursağına dizileceğini?

Bölüm sonu

11 yorum