Gün ışığında, sanki bir avuç köz atılmış gibi yanıyordu Deniz' in gözleri. Sanki mavi denizin üzerine sonsuz bir karanlık çökmüş gibiydi, boş boş bakıyordu etrafa. Elini kaldırdı ve gölgesiyle güneşi örttü. Bir anda omzuna atılan bir elle kendine geldi. Elin sahibine baktı. O da kendisinden farklı değildi. Tayfun öksürerek boğazını temizledikten sonra sert sesiyle,
"Deniz kenarında yürüyelim biraz."
Dedi, kafasını toplamaya ihtiyacı vardı. Yaşananlar hayatın neler getireceğini asla tahmin edemeyeceğini tekrar yüzüne vurmuştu. Kimi zaman sert mizacının bile kaldıramayacağı kadar yük biniyordu omuzlarına. Kaçmak istiyordu ya da her şeyi bitirmek. Fakat korkuları sımsıkı tutuyor, girdiği bu karanlıkta onu hiç yalnız bırakmıyordu. Deniz, yerde hayatta kalmaya çalışan karıncaları saymayı bırakarak yorgun bir sesle konuşmaya başladı. Kabus gibi geçen iki gecenin beraberinde getirdiği bir yorgunluk vardı sesinde.
"Çocukları merakta bırakmayalım, eve geçelim."
"Onlar, şu an her şeyi bizden iyi biliyordur. Tanımıyor musun bizimkileri? "
İki adım arkasındaki, yarı baygın Deniz'e bakarak yürümeye devam etti. Deniz, Tayfun' un en yakınıydı, herkesten iyi bilirlerdi birbirlerini. En kötü hallerini görmüşlerdi, en acı kayıplarını, en çaresiz bakışlarını...
Yürüyorlardı yürümesine ama ağızlarını bıçak açmıyordu. Sonunda deniz kenarında eski bir banka oturdular. Bank soğuk bir o kadar da kederliydi. İstanbul'un bankları hep böyleydi insanların hüznünü içine çekmiş, yaralarını üzerindeki çiziklere gömmüştü.
"Sıkma canını Hamza iyiymiş bak bizi de bıraktılar. Eğer Hamza şikâyeti geri çekmeseydi, o zaman yerdik ayvayı."
Deniz hayal kırıklığıyla Tayfun'un gözlerinin içine baktı.
"Hamza'yı tanımıyormuş gibi konuşma Tayfun. Her zaman başkalarını düşünüyor. Özellikle de bizi, çok yüklendik çocuğa. Kendimi affedemiyorum. Kaç gündür nerede ne yaptı? Offf aklımı kaybedeceğim."
"Yıllardır bundan bahsediyorum Deniz. İşte korktuğum buydu bizim meslek."
Durakladı, kolunu bankın arkasına uzatarak devam etti.
"Meslek demeye bin şahit ister bu eziyet, zaaf kaldırmıyor. Hamza büyüdü, onu kardeşinin yerine koyduğunu biliyorum ama onun kim olduğunu biliyorsun. Ne zamana kadar saklayacaktık. Belki de bu şekilde olması en doğrusuydu."
Derin bir iç çekti Deniz kalbi farklı şeyler söylüyordu aklı başka, şimdiye kadar kalbini dinlemişti. Aklının çizelgesinden şaşmayan arkadaşı kendinden çok farklıydı. Hayat döve döve öğretmişti ona sert düşüncelere sahip olması gerektiğini. Tayfun konuşmasına devam etti. Daha yumuşak çıkıyordu sesi.
"Onu korumak istiyorsan bu en iyisi güven bana. Bu sefer dinle beni."
Deniz eliyle başını ovdu, dirseklerini dizine dayadı. Ela gözleri, yorgunluktan biraz daha arınmıştı.
"Haklısın galiba zorlamamak gerek ama ben Hamza'yı görmeden rahat edemem. İyi mi kendi gözlerimle görmem lazım."
Hala kafasının içinde; benim yüzümden, benim yüzümden sesleri yankılanıyordu. Bu gidişle kendi kendini yiyip bitirecekti. Kesit kesit geliyordu kardeşlerinin kanını taşıyan parmakları. Sahneler gözünün önüne geldikçe midesi bulanıyor, dayanılmaz bir vicdan azabı vücudunu sarıyordu. Tayfun, artık kendi özüne dönmüştü. Arkadaş kimliğinden çıkıp lider vasfına bürünmüştü.
"Deniz, çocuklaşma ne yapacaksın dükkâna gidip 'Ben sizi soydum ama kardeşime bakıp çıkacağım.' mı?"
Deniz, arkadaşının bu ani değişimine hafif bir gülümsemeyle cevap verdi. On yıl önceki Tayfun ve şimdiki Tayfun aynı kişiydi. İçinde o merhamet hiç sönmemiş, korkmuş bir kedi gibi hatıraların arkasında saklanıyordu.
"Hiç değişmeyeceksin de mi? Özlemişim bu hallerini."
"Senin şu her şeyi drama bağlama huyunu ne yapacağız?"
"Asıl senin her şeye tersinden bakma huyunu ne yapacağız?"
Diyerek, şakayla karışık birbirlerine sitem ettiler. Tayfun derin bir iç çekti. Bu aldığı nefes göğsündeki sıkıntıyı daha da arttırmıştı. Deniz,
"Ne oldu? Bu iç çekişi bilirim. İnişli çıkışlı, vurdulu kırdılı da olsa on sene geçirdik beraber."
Tayfun, oturuşunu düzeltti. Sırtını eğerek ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
"Açıkça lafa giriyorum. Yıllardır bu işlerin içindeyiz sana açıklamama gerek yok. Şimdiye kadar küçük bir dükkân için iş verildiğini ne duydum ne işittim."
Deniz, olayı anlamış olacak ki Tayfun'a doğru kafasını çevirdi, yorgun yüzünü bir anda ciddiyet kaplamıştı. Tayfun konuşmaya devam etti,
"Sence Hamza'yla bir ilgisi olabilir mi?"
Deniz'in zaten tahmin ettiği cümleleri, Tayfun'un ağzından duyması içine kurt düşürmüştü, söze girdi.
"En başından beri biliyor olabilirler mi diyorsun yani?"
"Ne demek istediğimi benden iyi biliyorsun."
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından. Tayfun kasvetli havayı dağıtmak istercesine banktan kalktı.
"Yeter artık otur otur içim şişti. Hadi kalk, biraz daha oturursak ağlayacaksın yoksa."
Deniz arkadaşının bu sözlerine karşılık bir cevap vermeden yerinden kalkarak, ceketini üzerine geçirdi. Tayfun deri ceketine ellerini atmış yürüyordu. Geniş omuzları ve ağır yürüyüşüyle, bitkin görünümüne rağmen kavgaya gider gibi bir havası vardı.
Eve giden dar sokakları yavaş adımlarla geçtiler. Her adım sanki yeni bir sıkıntı olup içine düşüyordu Deniz'in. Kapının önüne geldiklerinde, Tayfun kapıyı çalmak için elini kaldırmıştı ki kapı açıldı. Kapıyı açan yüzü bembeyaz kesilmiş Kaan'dı. Belli ki olanlardan kendini sorumlu tutuyordu. Tayfun içinde kabaran öfkesini bastırarak, Kaan'ın yüzüne bile bakmadan içeri girdi. Kaan, Deniz'e yaklaşacak gibi oldu ama Deniz ilk defa Tayfun'dan daha hiddetliydi. İçerdekiler hemen mutfaktan iki bardak su getirdi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Tayfun haklıydı, herkes her şeyi çoktan öğrenmişti. Deniz'in gözleri Sarp'ı aradı. Eğer ikisi çıkıtıysa onun da çıkmış olması gerekiyordu. Tam ağzını açmış soracaktı ki merdivenden gelen sesle kafasını kaldırdı.
"Vay vay vay bizim sulu gözlerde gelmiş ha. Amma abarttınız be. Tabii bu başarısızlık adımızı lekeleyecek ora ayrı mesele bu benim de canımı sıkmıyor değil."
Bir taraftan merdivenlerin korkuluğundan tutunarak iniyor bir taraftan pis pis sırıtıyordu. Zaten patlamaya hazır bir bomba olan Deniz'in bu yüzü görmek, gözünü tamamen döndürmüştü. Az önce getirilen yarım dolu bardağı duvara fırlattı, cam parçaları her tarafa saçıldı. Su lekeleri duvarda yerli yersi izler bırakmıştı. Ayağa kalkıp, Sarp'a doğru koşar adım ilerleyerek, kimsenin beklemediği bir anda yumruk yaptığı elini Sarpa doğru salladı. Sessizliğin içinde sadece Deniz'in attığı yumruğun sesi duyulmuştu. Saniyeler içerisinde Sarp kendini yerde, cam kırıklarının ortasında buldu. Bu düşüşün ardından bir süre kendine gelememişti. Hiç beklemediği anda gelen bu yumruk karşısında şok olmuştu. Yumruk sadece öfke barındırmıyordu. Acı ve azabın ağırlığı da vardı. Sarp yavaşça doğruldu eliyle dudağının kenarından süzülen birkaç damla kanı sildi ve utanmaz bir şekilde gülümsedi.
"Elinde amma ağırmış. Ekibin pısırığından da yumruk yemedik demeyiz."
Bu haline rağmen hala dalga geçiyordu. Deniz'i kontrol edilemez öfkesi artık çığrından çıkıyordu. Gözü tam anlamıyla dönmek üzereydi. Deniz hareketlenmişti ki, havadaki kolunu Tayfun tuttu. Elleri titriyordu. Yaptığı bu ani hamleyle vücudu tamamen boşalmıştı. Birilerinin olaya müdahale etmesi gerekiyordu. Tayfun içindeki kaplanı çıkarmamak için kendini tutmuştu. Biliyordu ki o kaplan bir kez çıkarsa çevresindeki kimseyi görmezdi. Gözleri öfkeden parlıyordu. Parlak kara gözlerine, Deniz'in öfkelendiğinde sağ yanağının üstünde oluşan kırışıklık yansıyordu. Yaşadıkları yetmezmiş gibi geldiklerinde dengesizin biriyle uğraşmak zorunda kalmışlardı. Sesini yükselterek
"Sarp saygısızlığı bırak. Oğlum, sanki bizi yüz üstü bırakmamış gibi bir de burada konuşma lan.
"Siz kimsiniz ki?"
Alay eder ses tonuyla devam ediyordu konuşmasına. Ne yediği yumruk, ne de akıttığı damla damla kan, aklını başına getirmemişti.
"Ben görevimi yaptım sizin yaptığınız gibi Lider'i görmezden gelmedim. Birinin işini düzgün yapması lazımdı. Sizinle o dedi diye duruyorum umarım bunun farkındasınızdır."
Sarp bu işleri yürüten adamın sağ koluydu, ekip içinde bunun getirdiği bir prestij söz konusuydu. Tayfun'un, arkadaşının titreyen kolunu bırakmasıyla Deniz'in kolu kendini yere bıraktı. İşi daha fazla uzatmak istemiyordu. Deniz'in sinirlenince neler yapabileceğini adı kadar iyi biliyordu. Ve şu anda kıvılcım bekleyen bir fıçı baruttu. Sarp'ın umursamaz tavırlarına daha fazla katlanamazdı.
"Herkes işinin başına geçsin düzen aynı düzen hiçbir şey değişmedi. Kimseden taviz istemiyorum. İlk defa başarısız bir iş yaşamıyoruz. Deniz sen odana geç sakinleşince gel daha ayrıntılı konuşuruz. Sarp sende ne yaparsan yap. Benim gözüme gözükme yeter. Bu sefer kimse alamaz seni elimden."
"Hay hay efendim." diyerek, Sarp bahçeye doğru ilerledi.
Deniz'de odaya doğru yöneldi. Oda da her şey ilk bakışta karışık gibi gözükse de hepsinin belirli bir düzeni vardı. Tahtadan yapılmış yatağına uzandı. Vücudunda kontrolü kaybetmişti. Başındaki ağrı artık hissedilmez derece de artmıştı. Şu anda bedeni tamamen uyuşmuştu. Sanki aldığı sakinleştiriciler yenice etkisini gösteriyordu. Tam kafasını boşaltacakken kapının çalmasıyla, yataktan destek alarak doğruldu,
"Gelebilirsin."
Gelenin Tayfun olduğunu düşünmüştü fakat gelen Kaan'dı. Elinde bir adet ağrı kesici ve yüzünde endişe vardı. Gözünün altında, Tayfun'un birkaç gün önce indirdiği yumruğun izi hala belirgindi.
"Oturabilir miyim?"
Sesinden mahcup olduğu anlaşılıyordu. Deniz kafasıyla onayladı. Kaan çalışma masasındaki sandalyeyi çekti ve Deniz'in karşısına oturdu. Elindeki ağrı kesiciyi, bitkin arkadaşına uzatarak, yutması için vakit verdi. Söze nereden başlayacağını bilmiyordu kafasını öne eğerek. Derin bir nefes aldı,
"İyi misin?"
"Sence. Nasıl görünüyorum?"
Sorup sormamakta kaldığı soruyu anın verdiği havayla sordu.
"Hamza nasıl, iyi mi, görüşebildin mi? Kaç gündür kafayı yiyeceğim Deniz. Kendimi boğulacak gibi hissediyorum. Bir anlık yaptığım hata, ahhh kendimden nefret ediyorum. Nasıl olur böyle bir şey? Aklım almıyor."
"Yeter Kaan. Hepimizin suçlu olduğu noktalar var. Bu bir seferlik bir hata değildi. Yıllardır bu böyleydi. Hamza'nın güçlü karakterini yıllardır bastırdık. O gün patladı işte. Tutamadım bende kaydı gitti ellerimin arasından."
Birkaç gün önce kardeşinin kanına bulanmış ellerine bakıyordu. Kaan'a yüklenip sıyrılmak anlamsızdı. O da bilemezdi işlerin bu noktaya geleceğini.
"Durumu nasılmış?"
"Polisler taburcu olduğunu söyledi ama ben gidip göremedim. Oraya tekrar gidebilir miyim emin değilim. Emin ol şu an en çok istediğim şey Hamza'yı kontrol etmek."
Deniz yatağın ucundaki Kaan'a bakarak,
"Sen gider misin?"
"Nereye?"
"Olayın yaşandığı dükkâna Hamza yanına gelecektir. Ona yolun altındaki parka gelmesini söyle."
"Tamam, hemen."
Diyerek, ayaklandı. Kaan içi az da olsa rahatlamıştı. Deniz'in kendine ne tepki vereceğini kestirememişti,
"Yok hayır şimdi değil. Biraz kendine gelsin toparlasın öyle git."
"Peki sen nasıl istersen."
1 hafta sonra
"Deniz ben çıkıyorum."
"Tamam, Tayfun'un haberi olmasın onun dikkatini çekme."
Kaan başıyla onayladı. Deniz yolu Kaan'a tarif etmişti. Kaan kimseye gözükmeden dışarı çıktı. İçine bir kurt düşmüştü Hamza'nın olanların suçunun kendisin olduğunu bilmiyordu. Öğrenince ne diyecekti? Aklını kurcalayan bu sorularla pastanenin önüne geldi. Derin bir nefes aldı. Hamza'yı görmeye hazır olup olmadığını bilmiyordu. Korkak bir şekilde kapıyı açtı. Girer girmez müthiş bir koku almıştı. Sanki bu koku tüm derdini kederini götürmüştü. Gelen sesle irkildi.
"Hoş geldiniz. Buyurun."
Orta yaşlı bir amcaydı muhtemelen dükkân sahibiydi.
"Ben birine bakmıştım ama burada değil herhalde."
Tam o sırada kapı açıldı. Kadir Amca'nın yoğun ısrarlarına rağmen Hamza evde oturmayı kabul etmemiş, en azından bu yalnız dükkân sahibinin sohbet arkadaşı olmak için dükkana inmişti. Kaan'ın vicdan azabı tamda karşısında duruyordu. Masum yüzü, şefkatli gülümsemesi her şey aynıydı. Hamza'nın kahverengi gözlerini şaşkınlık kaplamıştı.
"Kaan abi?"
"Şey Hamza ben seni merak ettim. Geçmiş olsun daha iyi misin?"
"İyiyim iyiyim çok şükür abi çay içer misin?"
Hamza ne kadar şahit olmasa da olayların suçlusunun Kaan olduğunu biliyordu. Sonuç olarak şüpheli ya kendisi ya da şu an karşısında duran kişiydi. Ama hiçbir zaman kin güden bir insan olmamıştı. Tayfun, herkesin idare edebileceği bir karakter değildi. Hamza, Tayfun'un içindeki yumuşak kişiyi görmese belki o da bu kadar dayanamazdı. Kırgınlıkları olsa da abileri onun her şeyiydi.
Hamza, Kaan'ın oturması için bir tane sandalye çekti. Çay koymak için içeriye yöneldi. Fakat Kaan, Hamza'nın kolundan tutarak durdurdu.
"Çok kalmayacağım Hamza. Durumları biliyorsun. Sadece dışarı gelirsen senle bir şey konuşmak istiyorum."
Hamza, ustasının kafasıyla onaylaması sonucunda, Kaan'la kapının önüne çıktı. Kaan hiç duraksamadan söze girdi.
"Hamza, özür dilerim ben nasıl diyeceğimi bilmiyorum gerçekten özür dilerim her şey benim yüzümden oldu."
Sesi titriyordu. Hamza "Nasıl yani" diye bile sormadı
"Abi ben artık geçmişi kapattım. Canını sıkma olacağı varmış asıl sen hakkını helal et. Yıllardır beni idare ettiniz."
Hamza'nın sakinliği, konuşması her zaman böyle miydi bu çocuk? Diye düşündürüyordu. Sesindeki olgunluk, en önemlisi kararlılık. Ne kadar yakışmıştı yıllardır tanıdığı bu sese.
"Helal olsun sende hakkını helal et."
"Helal olsun abi."
"Bu arada buraya asıl gelme sebebim. Deniz seni görmek istiyor akşam 6 da yolun altındaki parkta."
Hamza rahatlamıştı. Deniz'in onu görmek istediği kadar o da abisini görmek istiyordu. Biliyordu yanan bir mum gibi kendini bitireceğini. Yüzünde anlık bir tebessüm oluştu.
"Tamam abi, haber verdiğin için sağ ol. Belki bir daha görüşemeyiz, dikkat et kendine."
"Sende öyle."
Kaan arkasını dönüp bir iki adım attıktan sonra Hamza'ya baktı.
"Büyümüşsün." dedi. Hamza'nın duyamayacağı, gururlu bir sesle.
Hamza tekrar dükkâna girdiğinde, ustası kendine çay doldurmuş. Yeni getirilen simitlerden yiyordu. Tam ağzını açıp, akşam için müsaade isteyecekti ki, Kadir Amca önce davrandı.
"Gidebilirsin." dedi. Babacan bir ses tonuyla.
Hamza gülümsedi, Kadir Amca ya doğru ilerledi ve ustasının çay keyfine eşlik etti. Kaan'ı görünce geçmişi aklına gelmişti hiçbir şeyi yoktu sadece yapmaya mecbur olduğu şeyler vardı. Şimdi bir ev arkadaşı, bir evi ve bir işi vardı. Hamza'nın değişen yüz ifadesini fark eden usta,
"Ne oldu evlat iyi misin bir sıkıntı mı var?"
Sesi, soruyu soruş tarzı, evlat deyişi bile ne kadar Deniz abisini andırıyordu.
"Yok ustam çok teşekkür ederim benim hayatımı değiştirdin."
"Ben vesileyimdir sadece evlat. Kalbine dokunabildiysem ne mutlu bana. Ben de seni tanıdığıma çok mutlu oldum."
Hamza oturduğu yerden, çay doldurmak için kalktı. Geri masaya döndüğünde uzun süredir aklını kurcalayan soruyu sormaya karalıydı.
"Kadir Amca bir şey sorabilir miyim?"
"Sor tabii."
"Bana çok yardımcı oldun hiç tanımadığın halde dükkândan kalmama izin verdin iş verdin daha sonra kalacak yer verdin. Neden? Beni hiç tanımıyorsun her şey kötü de olabilirdi."
Bu sefer de Kadir Amca gülümsedi, bu soruyu bekliyordu.
"Bir şey yapmak için illa neden mi lazım? İlla neden istiyorsan gözler evlat, bir insanın gözleri anlatır nasıl biri olduğunu. Ben sende çok farklı bir şey hissettim evlat. Şimdi değil ama muhakkak bir gün anlayacaksın."
Cevap Hamza'yı tatmin etmemişti ama Kadir Amca zaten onun gözünde hep diğer insanlardan farklıydı. Kafasındakileri bir kenara bırakıp, çayından bir yudum daha aldı. Akşam abisini görecek olmanın rahatlığını taşıyordu.
