İçeriğe geç

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 15 · 11 dk okuma

Yağmur Suyu ve Toprak Kokusu

Bölüm 15

MASALLAR DİYARI -İ n t i z a r-

Toprak'ın mutfaktan bağırarak söylediğinin üzerine dumura uğramış ifademle odama geçtim. Tuğba yatakta uzanmış bir şekilde telefonuna bakıyordu. Kapının açılış sesiyle bana döndü muzip ifadesiyle. Toprak'ın dediklerini duymuş olmalıydı ki böyle sırıtıyordu.

Onu umursamayıp feracemi ve eşarbımı çıkardım. Daha fazla sessiz kalamamış olacak ki "Eniştem de pek bir romantik, pek bir seviyor seni maşallah." dedi abartılı ses tonuyla. Anlamıyordum ki bu Tuğba Ebrar'dan etkilenip mi böyle konuşuyordu?

Yatağıma oturdum ve komidinin çekmecesinden tarağımı alıp ona doğru döndüm.

"Beni sevmeyecek de kimi sevecek? Taş gibi hatunum be." dedim bu seferliğine ona uyarak. Normalde kendimi övmeyi hiç sevmezdim ama konu boş sohbet olunca nadiren de olsa böyle konuşabiliyordum.

"E tabi." dedi sırıtarak ve ekledi. "Bir de var ya burada kalıyor sırf senin için."

Tuğba'nın gülerek söylediklerine kıkırdadım ve saçımı taramaya koyuldum.

"Kalıyor evet ama keşke kalmasa." diye toparladım kendimi. "Benim için yorulacak tüm gece."

"En doğrusu bu kuzum. Sonuçta çok korktuğumuz bir gün oldu bugün." dedi Tuğba ciddileşerek.

"Öyle ama yine de onu yormak istemiyorum."

"Emin ol onu yormuyorsundur Yağmur." dedi kendinden emin bir sesle. "Seven sevdiği için her cefaya katlanır ve bundan şikayetçi olmaz."

Kendimi onun yerine koyarak düşündüm birkaç saniye. Tuğba haklıydı, seven sevdiği için her şeyi yapardı.

"Eğer tehlikede olan o olsaydı ben de onun için her şeye katlanırdım." dedim düşünceli bir sesle.

"Sevgi her zorluğun, her tehlikenin üstesinden gelir. Yeter ki siz birbirinizi böyle koruyun, kollayın."

"Haklısın." diye mırıldandım ve ekledim. "Ben bir su içmeye gideyim."

"Git git. Sevdiceğine bak da gel." dedi nazlı nazlı.

Onu umursamadan yataktan kalkıp feracemi tekrardan giydim. Başıma yemeni taktım göğsümü örtecek şekilde, aynı tesettürden bahsedilen ayetteki gibi yani.

Mutfağa geçtiğimde Toprak biriyle konuşuyordu.

"Aynen abi. Ben buradayım, aksilik olursa gelirim yanınıza."

Konuştuğu Emir abi ya da Fikret abi olmalıydı.

"Tamamdır. Ben şimdi bir kapatıyorum. On dakika sonra tekrardan ararım ve hatta kalırız gece boyu."

Karşı tarafı dinleyip "Hadi Allah'a ısmarladık." deyip telefonu kapattı. Ben bu sırada sürahiden suyumu doldurmuş içiyordum. Bitirdiğimde bardağı masaya koydum ve sanki mutfakta kimse yokmuş gibi davranıp kapıya yöneldim. Son dediği şeyin utancı hâlâ üstümdeydi. Kapıdan çıkacakken Toprak'ın adımı seslenmesiyle durdum ve ona döndüm.

"İyi geceler."

"S-sana da." dediğimde sesim saçma bir şekilde titremişti.

Çünkü bir şey diyeceğini tahmin etmemiştin Yağmur.

Erkeksi kıkırtısını işittiğimde önüme döndüm ve mutfaktan çıktım. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum ki banyoya girince bu kanıtlanmış oldu.

Aynadaki halime baktım ve dudaklarımdan bir gülüş döküldü. Onu öyle çok seviyordum ki dediği her kelimede kalbim bulutların arasına saklanıyordu ve bulutlar gökyüzüne dağılıyordu.

Yüzüme soğuk su vurup dişlerimi fırçaladım. Odaya döndüğümde Tuğba yatmıştı. Üstümü değiştirip pijamalarımı giydim ve yatağıma geçtim. Abajurumu yakıp gözlerimi kapattım ve kendimi uykunun kollarına teslim ettim derin bir uykuya dalamayacağımı bilmeme rağmen.

Beynimde dolaşan kavramlar ve kelimeler uykumu mahvediyordu. Uykudayken bile düşünmek kalbimi bertaraf ediyordu. Kâbus görmememe rağmen sözcüklerin yaşattığı gizli sis beni içine sürüklüyordu.

Mesaj, not, Toprak, tehlike, uyku...

Yarım yamalak olan uykuma son verip gözlerimi açtım ve yatakta doğruldum. Saatin kaç olduğuna bakmak için komodindeki telefonuma uzandım. Saat üçü on iki geçiyordu ve ben Toprak'ın mutfakta olmasını, aşağı inmiş olmamasını ümit ediyordum.

İçimdeki hisse engel olamayıp yataktan kalktım ve giyinip mutfağa doğru gittim. Yanan lamba bana Toprak'ın burada olduğunu gösterse de içim onu görmeden rahat etmeyecekti.

Mutfağa girdiğimde Toprak bana çatık kaşlarıyla baktı ve "Uyumadın mı?" diye sordu şaşkın bir ses tonuyla.

"Uyudum ama uykumdan bir şey anlamadım." diye mırıldandım üzgünce. Dün gece de adam akıllı uyuyamamıştım ve üstüne bir sürü olay yaşanınca vücudum yorgun düşmüştü. Yorgun olduğum için güzel bir uyku çekerim diye düşünürken tam tersi olmuştu.

"Çok yorgun görünüyorsun. Kendini uyumaya zorlasan olmaz mı?"

"Yapamıyorum." diye mırıldandım çaresizce. "Aklımda sürekli aynı şeyler dönüyor."

"Ne gibi?" diye sordu anlamayarak ama ben bu düşünceleri söyleyip beynime daha fazla yerleştirmek istemiyordum.

"Anlatmasam olur mu? Kendimi daha kötü hissettiriyor da."

Anlayışla başını salladı. "Sana masal anlatmamı ister misin?" diye sordu yumuşacık bir sesle. Sesi yorgun ve üzgün çıkıyordu. "Belki kafandakileri susturabilirsin anlatırsam." diye ekledi umutla.

"Anlat." diye mırıldandım ama anlatmasa bizim için daha iyiydi. Yalnız kalmamız uygun değildi ama ona bu kadar yakınken odamda kendi başıma olmak istemiyordum. Hele de bu kadar korkmuş ve içim kördüğüm olmuşken. Biliyordum bunun asla bir bahane olamayacağını ama nefis denilen şeye söz geçirmek bazen fazlasıyla zorlaşıyordu.

Masaya geçip karşısına oturdum ve o anlatmaya başladı. O anlattıkça bedenimdeki yorgunluk yavaş yavaş kaybolmaya, gözlerimin arasına perde inmeye başladı. Bir süre sonra onun sesini masal anlatmaktan farklı olarak bana seslenmesini duydum. Beynime nüfuz eden sesi bir toprak kokusu kadar huzur veriyordu. Bulutlar kadar uzak ama orada uyuyacak kadar yakın sesi adımı en güzel şekilde söylüyordu fakat beni gözlerimin daldığı siyahlıktan kurtarmıyordu. En sonunda siyahtan bulanık bir ortama giriş yaptım ve dediklerini idrak edebildim.

"Yağmur, Yağmur... Hadi yatağına yat güzelim."

Sandalyeden kalkıp odamın yolunu uykum olduğu için zor bulsam da yatağıma yattım ve kafamdaki düşüncelere son veren o sesi dinledim sadece.

***

Normalde sabah namazına alarmla kalkardım ve benim alarmımın sesine Tuğba da kalkardı fakat bu gece böyle olmadı. Ben soluksuz uyurken Tuğba beni zar zor kaldırmıştı.

Gözümden uyku akarken abdest almaya gidiyordum ki Toprak bana seslendi. Mutfağa doğru ilerledim ve kapının önünde durdum.

"Güzel uyuyabildin mi?" diye sordu yumuşak bir sesle.

"Uyudum." diye mırıldandım başımı sallayarak. Esnedim ve "Ama hâlâ çok uykum var." dedim uyku mahmuru bir ifadeyle.

"Abdest alınca açılır uykun. Namazdan sonra bir de kahve içersin. Oh, mis!"

"Hı-hı öyle yaparım." dedim ve aklıma gelenle konuyu değiştirdim.

"Bir sıkıntı olmadı değil mi?" diye sordum ciddiyet ve korkuyla.

"Olmadı çok şükür. Sadece fazla uykum var."

"Ben sana 'Kalma.' dedim ama sen beni dinlemedin ki." diye kızdım kaşlarımı çatarak.

"Olsun yine de tedbir oldu." dedi ve ekledi. "Ben nerede namaz kılayım ve kıble ne taraf?"

"Daha vaktin çıkmasına yarım saat var. Biz Tuğba'yla kılalım, sen bizim odada kılarsın."

Başını salladı ve "Allah kabul etsin." dedi gülümseyerek.

"Âmin." deyip abdest almaya gittim. Tuğba'yla namazımızı kıldıktan sonra odayı hızlıca toparladık ve Toprak'ın yanına gidip kılabileceğini söyledim.

Biz namaz kılarken abdest almış olacak ki direk odaya geçti. Biz de bu sıra Tuğba'yla Ebrar'ın odasına geçtik. Sahra namaz kılarken Ebrar müsait olmadığından fosur fosur uyuyordu.

Tuğba'yla Sahra'nın yatağına oturduk ve Sahra'nın namazını bitirmesini sessizce bekledik. Benim arada gözlerim gidiyor olsa da uyumamak için direniyordum. Sahra namazını bitirdiğinde bize döndü ve "Hayırdır niye buraya geldiniz?" diye sordu anlam veremeyerek.

"Toprak bizim odada namaz kılıyor da ondan geldik." diye cevapladım.

Sahra seccadesini katlarken başını salladı. Ardından Tuğba söze girdi.

"Yağmur gel biz mutfağa gidelim de kahve içelim. Yoksa senin ayılacağın yok."

"Öyle sanırım." diye mırıldandım.

Sahra "Bu gece de mi uyuyamadın?" diye sordu üzgünce.

"Uyudum ama yarım yamalak. O yüzden fazlasıyla uykusuzum."

"Umarım kahveyle kendine gelirsin. Gerçekten üzülüyorum senin için."

Sahra yanıma gelip bana sarıldığında ben de ona sarıldım. Tuğba bu sırada Ebrar'ın yatağına doğru ilerlemişti. Sahra'dan geri çekildiğimde Tuğba'ya bir bakış attım ne yapmaya çalıştığını anlamak için.

Yemenisinin ucunu Ebrar'ın burnuna doğru götürmüş onu huylandırıyordu. Bu haline gülmeden edemedim ama Ebrar biraz sonra uyanırsa bizi feci bir bağırma tufanı bekliyordu. Hiç öyle bir şey çekemeyeceğimden dolayı "Kızı uyandıracaksın yapma." dedim ama bir yandan da gülüyordum. Ebrar'ın surat ifadesi gülünmeyecek gibi değildi çünkü.

Bir eliyle huylandığı için burnunu kaşırken diğer eli Tuğba'ya uzanmaya çalışıyordu ama Tuğba buna izin vermiyordu tabi. Bu görüntüye ağzı açık, kaşları çatık bir yüz eklenince gülünmeden geçilemiyordu.

Tuğba gülerken Ebrar "Yapmayın sultanım." diye bağırmasıyla bir kahkaha attım. Kim bilir yine hangi tarihi bir filme konuk olmuştu rüyasında da böyle diyordu?

"Sen emrime nasıl karşı gelirsin ha Ebrar Hatun?"

Tuğba'nın ciddileşerek kızgın bir sesle söylediklerinden sonra Sahra'yla ben yıkılıyorduk. Normalde Sahra pek böyle şeylere gelemezdi ama bu sefer komiğine gitmiş olmalıydı.

"Af buyurasınız sultanım. Ben bir çare Keloğlan'ım."

Keloğlan masallarıyla Muhteşem Yüzyıl'ı aynı anda yaşayan Ebrar'ın rüyasındaki saçmalık seviyesi üst leveldi ve kimse o raddeyi aşamazdı.

"De git karşımdan destursuz. Muhafızlar atın bunu zindana."

Tuğba hâlen onu huylandırmaya devam ediyordu ama Ebrar yavaş yavaş bu dünyaya dönüyordu.

Gözlerini kırpıştırırken "Ne zindanı hanımım?" dedi ama sonra saçmaladığım fark etmiş olacak ki "Ulan ne diyorum ben? Yapma lan şunu sen de." diye bağırdı. Anlaşılan Tuğba'yı büyük bir azar bekliyordu.

Tuğba yemeniyi Ebrar'ın yüzünden geri çekti. Tam yanından ayrılıyordu ki Ebrar gözlerini açtı ve Tuğba'nın kolundan tuttu.

"Canım arkadaşım Tuğba benimle uğraşmayı çok severmiş ama ben de birazdan onunla çok güzel uğraşacağım."

"Yapmayın Sultanım. Ben bir garip Tuğba'yım."

Tuğba'nın kendine acındırmaya çalışması ama bunu tabi gülerek yapması Ebrar'ı daha da sinirlendiriyordu. Tuğba'nın kolunu bıraktı bırakmasına ama "Sana ben de aynısını yapmazsam adım Ebrar değil Tuğba." dedi kızgın bir sesle.

"Hem ne olmuş rüyamda tarihsel figürler görmüşsem? Ne kadar genel kültürü yüksek bir vatandaşsam rüyalarım bile böyle." dedi siniri yerini normal Ebrar halini alırken.

"Ay kesin genel kültürle alakalıdır o." diye alayla konuştu Tuğba ki haklıydı. Hepimiz biliyorduk ki Muhteşem Yüzyıl'a yıllar sonra tekrardan başlayıp deli olduğunu.

"Tabi öyle. Canım dizim bana genel kültür katıyor ne güzel."

Dayanamayıp konuştum.

"Şanlı Osmanlı tarihi uyduruk bir diziye konuk oldu ve bu çok üzücü. Kusura bakma Ebrar." dedim ciddiyetle.

Dizide herkes herkesle çok rahat olabiliyordu, sanki Osmanlı tarihinde böyle bir şey varmış gibi. Halbuki Osmanlı padişahları günah işlemekten kaçınan, Allah rızasını gözeten güzel insanlardı; dizide ise bunun tam tersiydi. 3. Murat'ın sabah namazını kaçırdığı için yazdığı sözleri her dinlediğimde kendi Müslümanlığımı sorgulardım ve sözlerin derinliği içimi sarsardı. Her dizesinde çok başka mânâlar bulunan ilahinin son iki kıtası beni en çok etkileyen kıtaydı.

Bu dünya fanidir sakın aldanma.

Mağrur olup tacu tahta dayanma.

Yedi iklim benim diye güvenme.

Uyan ey gözlerim gafletten uyan.

Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Benim, Murad kulun, suçumu affet.

Suçum bağışlayıp günahım ref'et.

Rasûl'ün sancağı dibinde haşret.

Uyan ey gözlerim gafletten uyan.

Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Düşüncelerimle dalmışken Ebrar'ın sesiyle sohbete döndüm. "Eleştirmekte haklısın ama dizi sarıyor ya." dedi kendisinden beklenmeyecek bir ciddiyetle.

Başta diziyi eleştirmeme Ebrar'ın karşı çıkacağını zannetmiştim ama gerçekleri bildiği için bana hak vermişti. Nihayetinde çok şükür ki tarihimizi, dinimizi araştıran Müslümanlardandık. Onur duyacağımız tarihimizi televizyondan yalan yanlış öğrenmek yerine okuduğumuz kitaplardan, derslerimizden öğrenmiştik.

"Sarmasa bu kadar izlenmezdi zaten." diye mırıldanıp göz devirdim Ebrar'ın dediğine karşın.

"Ne kadar ahlaksızlık varsa dizilerin içine yerleştiriyorlar, bizim milletimiz de ağzı açık bir şekilde izliyor anlamıyorum ki."

Sahra'nın dediklerine o kadar katılıyordum ki. Gerçek hayatta haberini duyduğumuzda kınayacağımız kişileri televizyon ekranlarında dizi diye izliyorduk ve dizilerin bizi etkilemeyeceğini mi düşünüyorduk gerçekten? Nasıl olsa dizi diye baktığımız diziler toplumumuzu kötü etkiliyordu ve kimse buna dur demiyordu maalesef ki.

Tuğba oturduğu yerden ayağa kalkarak "Haklısınız ama okula geç kalmamak adına artık hazırlanmaya mı başlasak?" dediğinde yataktan kalktım ve Tuğba'nın yanına gittim.

Sahra ve Ebrar'a hitaben "Siz odanızı toplayıp hazırlanın, biz mutfaktayız." dedim.

Tuğba'yla beraber odadan çıkıp mutfağa geçtik. Ben kendime kahve yaparken bugün mutfak sırası onda olduğu için kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu.

Kapının önünde beliren Toprak'la ona döndüm ve "Sana da yapayım mı?" diye sordum.

"Olur." dediğinde dolaptan bir kupa çıkardım.

"Kahveyi içtikten sonra giderim, kahvaltıyı fazla hazırlamayın benim için."

Şaşkınlıkla ona döndüm. "Kahvaltı yaptıktan sonra korumalar bizle beraber bırakırdı seni."

"Ben kendim gideyim Yağmur. Tedbir amaçlı sizde kalarak yeterince rahatsız ettim sizi zaten." dedi mahcupça. Bizim ona teşekkür etmemiz gerekirken onun böyle düşünmesi beni birazcık kızdırmıştı.

"O nasıl söz?" dedim kızarak. "Bizi koruduğun için hiç rahatsız olmadık. Aksine teşekkür ederiz."

"Evet." diye atıldı Tuğba. "Kahvaltı yapalım. Ondan sonra beraber çıkarız."

"Yok, ben gideyim." diye reddetti ve ekledi. "Eve uğradıktan sonra okula gideceğim, hiç sizi oyalamayım."

"Oyalamazdın aslında ama sen bilirsin tabi." dedim kahve koyduğum kupalara kaynamış suyu eklerken. Suyu koyduktan sonra kendi bardağımı elime alıp Toprak'ın bardağını masaya koydum. Toprak bardağı eline aldı ve mutfağın balkonuna doğru yöneldi. Bu soğuk havada neden balkona çıkacaktı ki? Üşütür, hasta olurdu sonra Allah korusun.

"Hava soğuktur şimdi. İstersen kabanını giy de çık." demeden edemedim. Soğukta donsun istemiyordum.

"Gerek yok ya. Beş dakika durup geleceğim zaten."

"Peki, sen bilirsin."

Toprak balkona çıktığında kahvemi aldım ve odama geçtim. Kitaplığımdan Kuran'ı aldım ve okumaya başladım. Amcam gibi sabah namazından sonra Kuran okumak beni inanılmaz dinlendiriyordu bu yüzden sabahları vazgeçilmezimdi. Beş sayfa okuduktan sonra Tuğba odaya girdi ve "Sofra hazır." dedi.

Ona döndüğümde "Dış kapının sesini duydum da gitti mi?" diye sordum.

"Gitti ve sana selam söyledi."

Gülümsedim ve "Aleykümselam." diye mırıldandım. Kuran'ı kapatıp rafa koydum. Feracemi, yemenimi çıkarttım. Bu sırada Tuğba, Sahra ve Ebrar'ın odasına gitmişti.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra hazırlandık ve Tuğba'yla arabaya bindik. Fikret abi arabayı sürmeye başladığında telefonuma bildirim geldi. Orhan'dan mesaj mı geldi diye korkarken mesajın Toprak'tan geldiğini gördüm.

Fikret abi "Mesaj kimden? Ondan değil değil mi?" diye sorduğunda "Yok değil çok şükür." dedim ve Toprak'ın mesajını okudum.

Kalbimin Toprağı: Kahve için teşekkür ederim. Eline sağlık.

Kalbimin Toprağı: Evde demeyi unutmuşum da aklıma gelmişken söyleyeyim dedim.

Siz: Afiyet olsun, ne demek. :)

Siz: Kahvaltı yaptın mı? Uykusuzsun, bir de aç aç ders dinleme.

Kalbimin Toprağı: Yaptım. Merak etme sen.

Siz: Kendine dikkat et o zaman. Şimdiden iyi dersler.

Kalbimin Toprağı: Sen de kendine dikkat et. İyi dersler.

Sohbetten çıkmasıyla telefonu kapattım.

"Yüzünde oluşan gülümsemenin sebebi enişteciğim bey değil mi?"

Tuğba'nın fısıldamasıyla ona döndüm ve "Evet o." diye mırıldandım gülümsemem süregelirken. Aslında dediğine utanmıştım ama artık utanmamam gerektiği için belli etmemiştim. Allah'ın izniyle yakında Toprak helalim olacaktı ve bu kadar utanmamı gerektirecek bir durum yoktu.

"Allah muhabbetinizi arttırsın. Hep mutlu olun inşallah." dedi gülümseyerek. Tuğba'dan bunu demesini -duygusala bağlamasını- beklemiyordum. Alaya alır diye düşünmüştüm ama dediğiyle duygulanmıştım birden.

Yüzümde eksilmeyen gülümsemeyle "İnşallah." dedim iç çekerek.

İnşallah bir ömür beraber olurduk ve korkularımızı, acılarımızı beraber aşardık. O beni korurdu, ben onu. Yeter ki kalplerimiz, ruhumuz bir olsundu.

Sevgi her şeyin üstesinden gelirdi, her zorluğa rağmen bizi birbirimize bağlardı. Sevgi beraberinde güven, saygı gibi eşler arasında olması gereken erdemleri yanında getirirdi ve çıkmaz bir yolda bile bir umut bulunurdu. Sevgi insanı yeniden hayata bağlardı. Ailesiz büyüyen birine aile olurdu.

Bu hikâyede beni hayata yeniden bağlayacak olan Toprak'tı ve onun sonsuza kadar ailesi olacak olan bendim. Kalplerimiz bir olduğu sürece bu değişmeyecekti. Hayatta var olduğumuz müddetçe bu böyle sürecekti.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

16. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.