"Crazy girl?"
Tanrım, bu oydu! Yabancı yakışıklı! Herkesin gözü zaten sahnedeydi fakat şimdi ise şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Herkes ne olduğunu soruyor ve bu saçmalığın sebebini merak ediyorlardı. Bilmiyorlardı ki sebebi bendim...
"Sen," dediğinde işaret parmağıyla bizi gösterdi. Tam olarak bizi, tamamen bizi gösterdi. "kızı rahat bırak."
Aman tanrım beni korumaya mı çalışıyordu? Çok... çok seksiydi. Aporâhim bileklerimi daha da sıkmaya başladı.
"Canım acıyor bırak!"
"Sana ne lan! Sen şarkını söyle, sübyancı!"
"Ne diyorsun lan sen?" dediği gibi mikrofonu fırlatıp gitarıyla beraber sahneden kalabalığın tam ortasına atladı, yabancı yakışıklı.
Aporâhim beni hâlâ bırakmıyordu. Onun geldiğini fark ettiğinde beni cebine soktu ve onunla savaşmaya hazırlandı.
"Tanrım! N'apıyorsun?" Tabi ki de yabancı yakışıklı belimi kavradı ve beni çıkartıp arkaya doğru fırlattı. Tanrım... Çok seksiydi...
Gitarını Aporâhim'in kafasına geçirdi ve onu boylu boyunca yere serdi. Üstüne çıktı ve onu yumruklamaya başladı. Sonra Aporâhim onun üstüne çıktı ve o yumruklamaya başladı. Sonra tekrar yabancı yakışıklı onun üstüne çıktı ve o yumruklamaya başladı. Koşarak onlara doğru gittim ve yabancı yakışıklıyı sakinleştirmek için bir şeyler yapmaya başladım.
"Hey lütfen, bana bak. Bu sen değilsin, kendine gel. Lütfen artık dur, lütfen..."
Kanayan burnunu elinin tersiyle silerken bana bombastic side eye attı. Aporâhim'in üstünden kalktı ve beni kolumdan tuttuğu gibi çekip oradan uzaklaştık. Kalabalık bize şaşkın şaşkın bakıyordu. Flaşlar, kameralar ve saçma sapan laflar havada uçuşuyordu ve bu laflardan biri kafama düştü fakat çok acıtmadı. Çünkü yanımda o vardı. O...
Beni sahnenin arkasında duran karavan gibi bir şeye getirmişti. İçeri girdik. Yalnızca ikimizdik. Beni koltuğa oturttu. Önümde diz çöktü ve evlenme te- Şaka şaka.
Önümde diz çöktü ve ellerimş tuttu. Onlara baktı. Mosmor olmuşlardı. Gözlerimden akan sidikleri yanağımı okşarken sildi. Önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına kıstırdı. Ellerimi öptü.
"Elleri ellerime, gözleri gözlerime..."
Kalktı. Yanıma oturdu. Ona baktım ve alnını alnıma yasladı.
"...saçları saçlarıma karışan bir sen olsan..."
"Canın yanıyor mu?"
"Bi-biraz. Asıl senin yanıyor mu? Şuraya bak benim yüzümden yüzün ne hâle gelmiş?"
"Şşş, hiçbir şey senin yüzünden değil güzelim. O piç hak ettiğini buldu. O kadar."
Çantamdan peçete ve ıslak mendil çıkardım. İlk önce sol kaşındaki kanı sildim. Aslında pek de becerebilmiş değildim. Kendimi yeşil gözlerine bakmaktan alamıyordum. Onlar da doğrudan bana bakıyordu. Yemyeşil bir denizdi sanki veya bir orman kuytusu gibi... Güven doluydu, anlamlıydı ve çok çocuksu bakıyorlardı bana.
Sonra burnundaki kanı temizlemeye başladım. Eliyle sağ yanağıma düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Eli yanağıma geri geldi ve okşamaya başladı. Yavaş yavaş çeneme doğru kayıyordu. Eline dokundum ve avuçlarımın içine aldım. Üstleri kan doluydu. Bütün bunlar benim yüzümdendi. Her şeyin suçlusu bendim, tanrım.
"Bunların hepsi benim suçum. Özür dilerim gerçekten ben..."
"Şş, hayır hayır ağlama. Senin suçun değil diyorum. Özür dilemene de gerek yok."
"Dudağın da kanıyor."
Gözlerim dudaklarına inmişti. Dudağındaki kanı temizlerken tekrar gözlerine baktım. O da dudağıma bakıyordu. Elini tekrar yüzümde gezdirmeye başladı. Peçeteyi daha yavaş hareket ettirmeye başlamıştım istemsizce. Ona kendimi teslim ediyordum, yavaş yavaş. Peçeteyi bıraktım ve kalan kanı parmağımla sildim. Yüzünü okşamaya başladım. Bir diğer eli ise belimi yavaşça kavrıyordu. Beni kendine çekti ve... ve...
Öptü...
Bu bizim forst kissimizdi...