İçeriğe geç

Y KARAKTERİ

Bölüm 22 · 10 dk okuma

Y KARAKTERİ

Bölüm 22

Birine İhtiyacım Var

https://youtu.be/Fb1ZA2S8vME

Day6 - I Need Somebody

Şarkının tümünü dinlemenizi tavsiye ederim. Her dinlediğimde karakterimin ruh halini daha iyi yansıttığını düşünüyorum.

Keyifli okumalar...

Kafe kalabalık olduğu kadar bir o kadar da gürültülüydü. İçeriye girdiğim an da pek çok kafa denizinde onu aradım. İkisini köşede kafa kafaya verdiğini gördüğüm de merakla onlara doğru yürüdüm. Derslerden yeni çıkmıştım ki beak hwan beri aramış ve eğer müsaitsem buluşmak istediğini söyleyip konum atmıştı. Kısa bir an düşünmüştüm çünkü hava kararmak üzereydi ve ben o kadar yorgundum ki bulduğum köşeye kıvrılıp yatabilirdim. Reddettiğim mesajı yazmış olsam da göndermekte tereddüt etmiş ve kendime verdiğim sözü hatırlamıştım. Ne olursa olsun isteksizliğimin kararsızlığımın üstüne gidecek ve karamsarlığın beni yiyip bitirmesine izin vermeyecektim. En azından denediğimi söyleyerek kendimi teselli ettim.

Beak hwan beni görmesiyle gülümseyerek el salladı. Bunun akabinde Ji yeon da arkasını dönmüş ve bana samimi bir gülümsemeyle bakmıştı. Ben de onlara ufak bir gülücük atmaktan kendimi alamamıştım.

Arkadaşlarımla bir kafedeydim. Bu cümle basit gibi görünse de benim için karmaşanın temkin sarmaşığından geçiyordu. Onlara her şeyi anlattıktan sonra beni dürtükleyip duran sıkıntının gittiğini hissedebiliyordum. Rahatlamıştım ve bir harabe olan arkadaşlık ilişkilerimin enkazını kaldırıp sağlam bir temel atabilmiştim ve geriye kalan tek şey onu güçlü bir şekilde örebilmekti. Beni bırakmadıkları için mutluydum daha da önemlisi umudumu tekrar yaktıkları için minnettardım.

"Benimle ne hakkında konuşmak istiyorsunuz?" dedim kahvemi yudumlarken. Birbirlerine baktıklarını gördüm kısa bir an. Kimin konuyu açacağın dair anlaşamıyor gibiydiler. En sonunda beak hwan göz devirerek durumu kabullendi ve bana döndü. Elbette buraya beni havadan sudan konuşmak için çağırmadıklarını biliyordum. Bu yüzden kısa hal hatır sorularının ardına hemen ana konuya gelmiştim.

"Şöyle ki" dedi beak hwan hafif mahcup bir gülümsemeyle. "Senin tekrar müzik sınıfına gelmeni istiyoruz." Yutkundu ve kararlılıkla bana baktı. "Bize tekrar katılmanı istiyoruz." İkisi de gözlerini dikmiş benden bir tepki bekliyorlardı. Ji hoon (Ji eyon'un abisi) yüzünden öfkeleneceğimi düşünüyor olmalıydılar ki gözleri yüzümün her bir karesinde dolanıyordu.

Yavaşça kahvemi masama koydum ve derin bir iç çektim. "Geri dönmem için bir neden yok." Omuz silktim. "Ji hoon antlaşmamızın sonlandığını çok net bir şekilde ifade etti ve bende ona katılıyorum." Dedim sakin bir sesle. Çatı katında ki o an gözlerimin önüne geldi. Ji hoo'un kanlı ağzıyla tüm o sırları bir bir dökmesi. Ne demişler doğruların önünde sonunda ortaya çıkmak gibi bir kötü huyu vardır. O zaman dünyam başıma yıkılmış gibi hissetmiştim ama şimdi benim için herhangi bir anıdan fazlası değildi. Zaman her şey gibi bana bunu da alıştırmıştı.

"Bize anlattıklarından sonra abimin sana büyük haksızlık yaptığını düşünüyorduk. Bu yüzden öfkeyle sınıfa gidip diğerleri de ordayken ondan hesap sordum" dedi Ji yeon. İlk başta öfkeliyken sonlara doğru sesi kısılmıştı. "Tüm detaylar olmasa da üstünkörü nedenlerini anlattım." Kaşlarım havalanarak ağzım aralandı. Bu tepkime kendini savunmaya çekmekle tepki verdi. "Düşündüğün gibi değil. Sadece sana öyle bir üslupla davranmasına öfkeliydim ve yaptığının haksız bir davranış olduğunu anlatmaya çalışıyordum." Hiçbir şey demeyerek kahvemden bir yudum aldım. Ona kızmamıştım açıkçası öfkeden çok umursamazlık çökmüştü üzerime.

"Anlattıklarım sır değildi o yüzden ikizlerin ve Su-Ae'ni öğrenmesini umursamıyorum." Dedim sakin bir sesle. "Ji hoon ise tüm bunlara benden daha hâkimdi." Dedim biraz kinci bir ifadeyle. Omuz silktim. "O yüzden sorun yok."

"Ji hoon, Ji yeon ona hesap sorarken öylece durdu. Duyduklarını şaşkın bir suratla dinliyordu ve hiç konuşmadı." Dedi beak hwan düşünür bir ifadeyle.

"Ji hoon hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum. Ne söylediği ne yaptığı da beni ilgilendirmiyor." Dedim keskin bir ifadeyle. Anlaşılan ona olan sinirim hala geçmemişti. Gerçi zihnimdeki düşman listesinin en tepesinde adı kırmızıyla yazılı olan birine merhamet göstermem pek olası değildi. Kısa bir an sessizlik oldu ve Beak hwan dalgın gözlerini heyecanla bana çevirdi.

"Aslında sana başka bir şey daha sormak istiyordum"

"Nedir?" dedim ona doğru merakla yaklaşarak.

Gözleri Ji yeon ile benim aramda gidip geldi ve gözleri kısıldı. Gizemli bir hava yaratmaya çalışıyor gibiydi.

"Şuan ki Gabriel'in anlattığın So young olduğunu düşünüyorum" dedi mırıldanarak. Ona bakmakla yetindim çünkü onun adını her duyduğumda hüzün ve en çok da öfkeyle dolup taşıyordum. "Çünkü üst sıradakilerle yakın ilişki içinde olduğunu söylemiştin. Ayrıca sana takıntılıydı. Neden yerine geçmek istemesin ki?" hızlıca konuşuyor arada bir sürekli düşen gözlüğünü düzeltip duruyordu.

"Bu imkânsız" dedim pek de emin olmayarak. "Sana söyledim. Akıl hastanesinde" yüzü aklıma gelince ister istemez yüzüm buruştu. "Eğer iyileşmiş olsaydı hapse girerdi çünkü bir cinayet planladı." Masamız anında buz kesti. Nefes almaya bile korkuyorlarmış gibi büyümüş gözlerle kıpırdamadan bana bakıyorlardı. Annemin cinayetinden bahsettiğimi bildikleri içindi bu tepkileri.

"Üzgünüm. Sana bunu hatırlatmak değildi amacım." Dedi telaşla "Sadece çeteler ve anlattıkların arasında bir ilişki olduğundan şüpheleniyordum"

"Şüphende haklı olabilirsin. Sonuçta güç gösterisine birilerinin devam etmesi gerekiyor değil mi?" omuz silktim. "Kişiler değişse bile oluşum var olduğu sürece bunun sonu gelmez." Dedim sakin bir sesle. "Ama bunları onun planlaması düşük bir ihtimal. Gözetim altında kaldığı süre boyunca dışarıyla ilişkisi kesildi" dedim babamın anlattıklarını hatırlayarak. "Ömür boyu cezasını çekecek. İster hastanede izole bir şekilde olsun ister hapishane de." İstemeden sert çıkan sesim beni bile şaşırttı. " Aksi durumda ise kafasını dışarı çıkaramadan tekrar o deliğine girmesi için her şeyi yaparım." Bunun düşüncesi bile beni kaynayan kazana çevirmeye yetmişti. Ona olan nefretim her an patlamayı bekleyen bir volkan gibiydi. O yapayalnız deliğinde çürüyüp gitmeliydi bir daha gün yüzü görmeden.

Kafeden ayrıldığımızda her birimiz farklı yönlere dağılmıştık. Ben ise akşam serinliğinde yürümeye karar vermiştim. O konuşmadan sonra içime anında bir şüphe düşerek beni kemirmeye başlamıştı. Dediğim gibi bu ihtimal düşük olsa da sıfır değildi. Ya kurtulmanın bir yolunu bulduysa diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Sıkıntıyla bir iç çektim. Bu sıkıntıdan kurtulmanın tek bir yolu vardı. Eve gittiğimde babama bu konuyu soracaktım. Mahkemeden sonra onun adını bir daha ağzımıza almamıştık ama babamın dava kapanmış olsa bile gözlerinin onun üstünde olduğunu biliyordum. Sesli bir şekilde ofladım.

Biraz daha yürüdükten sonra gitar sesi duymamla kafamı yerden kaldırarak sesin geldiği yöne doğru baktım. Hüzünlü müziğin notaları hava da yayılarak beni sarıp sarmaladı. Adımlarım duraksayarak tamamen sesin geldiği yöne döndüm. Pek de uzak olmayan yerde ağacın altındaydı. Etrafını azımsanmayacak kadar insan çevrelemişti. Bende o gruba katılmak için hızla adımladım. Müziğin başında olmalıydı ki gitarının tellerinde parmakları ilk notalar için yavaşça hareket ediyordu. Baştan ayağı simsiyah giyinmişti. Siyah kotunu süsleyen metal kemer ve zincirler sallanıyor, boynuna taktığı siyah kolyelerle tam bir punk havası veriyordu. Kulağından uzun metal bir küpe her hareketiyle sallanıyordu. Dalgalı siyah saçları gözlerini kapatacak kadar uzundu. Sağ kolunu süsleyen birkaç dövme vardı ve dudağında ise parlak bir piercing. Uzun ince parmaklarının bazılarını yara bandıyla sarmış, bazılarında ise yüzükler vardı. Bunu binlerce kez yapmış gibi parmakları gitarın üstünde akıyorlardı. Kafasını gitarından kaldırarak önündeki mikrofona döndü ve ilk sözler hüzünle döküldü dudaklarından. Derinden gelen tok pürüzsüz sesi içime işledi adeta. O an çevremdeki gürültüyü duymaz oldum. Tek odaklanabildiğim sesiyle ahenk içinde dans eden sözlerdi. Beni sıkıntıyla boğan karmaşık duygulara aniden cevap gelmişti sanki. Tercüman oluyordu hislerime. Haykırmak istediklerimi söylüyordu benim yerime. Nakarata geldiğinde parmakları hızlandı ve sesinin oktavını yükselterek devam etti.

Neden yalnızım ben?

Etrafımda ki bunca insanın arasında.

Yapayalnızım. Birine ihtiyacım var.

Nefesimi tuttuğumu fark ettim o an. Öyle bir acıyla söylüyordu ki sözlerin ağırlığı içini burkmuş omuzlarına binmişti sanki. Çevresindeki insanların farkında değil gibiydi. Daha çok içinde patlamak üzere olanları kusuyordu müziğin diliyle.

Sanki sessizliğimi korudukça, herkesin benden uzaklaşmasına izin verdim.

Artık bir şeyler yapmam lazım.

Bir kez daha sabırsızca yineledi. Şarkıyı söylemiyor gibiydi daha çok kendini ikna etmeye çalışıyordu sanki. Nakaratı tekrar yüksek oktavla bir kez daha söyledi. Haykırıyordu tüm benliğiyle.

Hemen şimdi birine ihtiyacım var.

Sonunda sesi gittikçe düşerek son cümleyi söyledi ve parmaklarındaki titreşim sesinden birkaç saniye sonra kesildi.

Çevremdekilerin alkışlarıyla çıkabildim etkisinden. O ise tüm olanların farkında değilmiş gibi gitarına bakıyordu. En sonunda kendine gelerek dinleyenlerine eğilerek selam verdi. Sonra gitarını kutusuna koyup ses sistemini ve mikrofonunu toplamaya başladı. İnsanlar ise bir bir dağılmaya başlamıştı. Ben ise tuhaf bir buruklukla dikilmeye devam ediyordum. Kalbim nahoş bir hisle çarpıyor, içimden yere çöküp ağlamak geliyordu. Kafamı yukarı kaldırarak dolan gözlerimin akmasını engellemeye çalıştım. Ruhuma dokunmuştu bu ses bu şarkı. Derin nefesler alıp vermeye başladım. Adımlarımı hareket etmeye zorlayarak yavaşça döndüm. Çoğu kişi dağılmıştı ve artık kimse bu sokak sanatçısına dikkat etmiyordu ama ben istemsizce son kez bakmak istedim. Ama ayrıntıyı görmemle adımlarım duraksadı. Uzun saçlarını kısa süreliğine rahatsız edici olmalıydı ki geriye doğru taramış, kısa bir an bekledikten sonra tekrar gözlerine indirmişti. Bu kısacık anı ona bakmıyor olmasam göremezdim bile. Şaşkınlığıma engel olamayarak ağzı açık bir şekilde olanları seyrettim. En sonunda kendimi tutamadan hızla onun yanına adımladım. Elim kolunu kavrayarak onu bana döndürdü. Ne yaptığımı bilmiyordum sadece şaha kalkan merakımı dizginlemek istiyordum bir an önce. Beklemediğinden olsa gerek hafif bir çekiştirmemle bana döndü. Beni görmesiyle tanıdığını gerilen vücudundan anladım. Gözlerini göremesem de şaşkınlıkla büyüdüğünü biliyordum.

"Seo Joon" diye mırıldandım kendimi tutamayarak. Ağzı bir aralanıp kapandı. Ne diyeceğini bilemiyormuş gibiydi. En sonunda kolunu kavrayışımdan kurtararak geri çekildi.

"Başka biriyle karıştırıyor olmalısınız" dedi derinden gelen sert bir sesle. Normalde ki sesinden daha kalın ve sert bir tonla konuşmuştu. Bazı harflerin üstünde gereksiz bir tonlamayla vurguluyordu. Hınzır bir gülümseme takındım ve saçından görünmese de gözlerine baktım.

"Beni kandıramazsın gözlerini gördüm." Dedim hazırcevaplıkla. Bu sefer şaşkınlığını gizleyemeyerek ayran budalası gibi bana bakıyordu ama benim durmaya niyetim yoktu.

"Beni gördüğün an da gerildin ve ismini seslendiğimde tepki verdin. Şaşkınlıkta olsa" gülümsedim.

"Sen nasıl?" demeyi başardı zoraki.

"Açıkçası seni dinlediğim süre boyunca kim olduğunu fark etmemiştim. İyi gizlenmişsin" dedim onu bir kez daha süzerken. Sonra tekrar gözlerine baktım. "Eğer gözlerini görmeseydim dönüp gidecektim." Omuz silktim. Kısa bir süre put gibi dikilip bana baktı. En sonunda sıkıntıyla iç çekti ve saçlarını karıştırdı. Açığa çıktığı için sıkkındı.

"Bunu kimseye söyleme olur mu?" dedi normal sesine dönerek.

"Böyle daha iyi"

"Ne daha iyi"

"Bu sesin" dedim gülümseyerek "Diğeri fazla zorlama geliyordu." Bir kez daha hiçbir şey demeden bana baktı. "Ayrıca kimseye söylemeyeceğime dair yemin ediyorum" dedim elimi kaldırıp avuç içimi göstererek. Bu ciddi halime gittikçe büyüyen bir gülümsemeyle cevap verdi. Eliyle ağzını kapatarak kıkırdamasını saklamaya çalışsa da sarsılan omuzlarından komik bulduğu anlaşılıyordu. Ya da sinirinden de gülüyor olabilirdi. Sonuçta sakladığı şeyi teşhir etmiştim. Anlaşılabilirdi.

"Onca kişinin arasında sen" gibi bir şeyler diyerek mırıldandı. Benimle değil de daha çok kendiyle konuşuyormuş gibiydi.

"Bilerek olmadı. Yürüyordum ve şarkını duydum. Öyle dokunaklı söylüyordun ki kendimi seni dinlemekten alamadım." Dedim kendimi açıklayarak. Elini ağzından indirdi ve merakla sordu.

"Beğendin mi yani?"

"Evet." Dedim kafamı sallayarak. "Sesin pürüzsüzdü. Sözlerin duygusunu kusursuz tonlamalarla öyle bir yansıttın ki kalbimde hissettim." Dürüstçe sarf ettim düşündüklerimi. "Ruhuma dokundun."

Hiçbir şey demeden bana bakmayı sürdürdü. Yüzünden hiçbir ifade okunmuyordu. En sonunda bu tuhaf sessizliği bozmaya karar vererek "Her neyse. Gitmeliyim" dedim saate bakarak.

"Neden bunu yaptığımı merak etmiyor musun?" pat diye sordu. Saf merakla yoğrulan sesi kısıktı. Kafamı kaldırıp ona baktım şaşkınlıkla.

"Elbette merak ediyorum ama bu senin özel hayatın." Omuz silktim. "Kendin anlatmak istemediğin sürece beni ilgilendirmez" dudakları aralandı bir şey söylemek istiyor gibiydi ama sonra düz bir çizgi halini alarak kapandı. Bu sohbetin sonu olmalıydı. Bu yüzden geri adım atarak bir kez daha vedalaştım. Arkamı dönmüş gidiyordum ki tekrar ona döndüm. Kıpırdamamıştı.

"Yarın dersini kaçırmamaya bak sonra ki haftaya kadar olmayacağım." Kafa sallamakla yetindi ve bende arkamı dönerek oradan hızla uzaklaştım.

Eve geldiğimde babam mutfakta yemekleri tabaklara koyuyordu beni görünce gülümsedi.

"Tam vaktinde geldin. Ellerini yıka gel" dedi tekrar önüne dönerken.

"Hye rim nerede" dedim gözlerim etrafı tararken.

"Odasında arkadaşıyla konuşuyordu" Onaylayan bir mırıltı çıkararak babama yaklaştım. Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. Eğer durduk yere onu sorarsam altını eşeleyebilir ve sakladığım her şeyi bir bir ortaya çıkarabilirdi.

"Baba" dedim sakin hüzünlü bir sesle. Hemen dönüp bana baktı. Yüzümün halini görmüş olmalıydı ki kaşığı da kâseyi de bir kenara bırakarak tamamen bana döndü.

"Sorun ne?" dedi endişeyle. Yutkundum ve bir an da ağzımdan kelimeler döküldü.

"Ondan haber alıyor musun?" Anında bakışları sertleşerek vücudu gerildi.

"Neden soruyorsun?" dedi sıkkın bir sesle.

"Rüyam da gördüm. Oradan kurtuluyordu ve buraya geliyordu" dedim yalanla. Anında bakışları yumuşayarak bana sarıldı.

"Üzülme kızım. Cezasını çekiyor. Sana zarar veremez." Bunu öylesine bir teselli cümlesi olarak değil de emin bir ifadeyle söylemişti. Şüphelerimde haklıydım. Babamın bir gözü hep annemin katillerinin üzerindeydi. Aslında onları sorup soruşturarak yarasını kanatıyordu ama ben aslında onun içten içe kendini rahatlattığını düşünüyordum. Çok zorlandığı zamanlarda annemin varlığını arıyor olmalıydı ama yokluğu tokat gibi çarptığında onu ellerinden alan kişilere, yardımına koşamadığı için kendine öfke duyuyordu ama sonra katillerin cezalarını çektiğini görünce de kendini öyle teselli ediyor olmalıydı.

"Bunu psikoloğunla konuşmalısın." Dedi yatıştırıcı bir sesle. Hiçbir şey demeden sadece ona sıkıca sarıldım. Bir daha hiç bırakmamak üzere.

Oylarınızı ve yorumlarınızı (iyi veya kötü) bekliyorum. Bu hikayenin yeri bende çok ayrı olduğundan sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum. O yüzden yorumlarınızla geri dönüş yapın lütfen.

Sevgiyle kalın 🥰

Bölüm sonu

4 yorum