İçeriğe geç

Y KARAKTERİ

Bölüm 21 · 19 dk okuma

Y KARAKTERİ

Bölüm 21

Serenade for Strings

Gözlerimi derin bir uykudan açtığımda odamın zifiri karanlığa gömülü olduğunu fark ettim. Saatlerce hareket etmeden yatmış olmalıyım ki sağ kolum uyuşmuştu. İçeride boğucu bir hava vardı ve terden sırılsıklamdım. Doğrulmaya çalıştım ama sanki uyumamışımda üstümden kamyon geçmiş gibi tüm vücudum ağrıyordu. Şakaklarım çatlayacak kadar zonkluyordu. Yapış yapış, pis ve hasta hissediyordum.

“Uyandırmaya çalıştım ama uyanmadı” kardeşim mutfakta olmalıydı ki sesi uzaktan geliyordu.

“Tamam bir de ben bakayım” dediğini duydum babamın. Odamın önünde olmalıydı ki ses çok yakından gelmişti. Sonra kapı hafifçe aralandı ve salonun ışığı aralıktan odama yayıldı. Babam sessiz adımlarla odama giriyordu ki yatağın ortasında oturan beni gördü.

“Uyanmışsın. Elini yüzünü yıka ve gel. Yemek vakti.” Dedi heyecanlı bir sesle. Ona sadece kısık gözlerle baktım. Gözlerim ağladığımdan hassaslardı ve loş ışığa alışamadığım için yanıyordu.

Ben cevap vermeyince yüzünün endişeyle düşmesini izledim. Ona bir şeyler söylemek istiyordum ama boğazım, ağzım o kadar kuruydu ki ses çıkmıyordu. Babam yanıma gelerek yatağa oturdu ve elini alnıma bastırdı.

“Yanıyorsun kızım. Hazırlan doktora gidelim” deyip yatağımdan kalkıyordu ki kolundan tuttum.

“Hayır” dedim zorlanarak “Gitmek istemiyorum” hatta odamdan da çıkmak istemiyordum. Öylece var olmamayı umuyordum. “Ev de bir hafta dinlensem bir şeyim kalmaz. Zaten yaz tatilline girmemize çok az kaldı. Hem tüm sınavları da olduk.” dedim çatallı sesimle.

Babam hala endişeyle beni izlese de gözleri kısılmış dediklerimi düşünüyordu. En sonunda pes ederek “Peki öyleyse ben okulunu arar konuşurum. Sen şimdi kalkıp ılık bir duş al ve sofraya gel. Ben ilaç alıp geleceğim.” Sadece uyumak istediğimi söyleyecektim ama babam anlamış olacak ki kafasını iki yana salladı. “İtiraz kabul etmiyorum. Yemek yemezsen iyileşemezsin.” Dedi ve kapıya doğru yürüdü. Bir yandan da Hye rim’e bitki çayı yapmasını da söylüyordu. Ellerimle yüzümü kapatarak ovaladım. İçimden çığlık atmak geliyordu. Canım hiç istemese de yataktan zorlanarak kalktım. İyiyim dedim kendimi teselli ederek. İyiyim.

Ev de yalnızdım. Babam derslerini veriyordu. Kardeşim de okulundaydı. Ben ise boş TV şovlarını biraz izlemiş ve sıkılarak kapatmıştım. Biraz kitap okumaya karar vermiş ama odaklanamamıştım. Uyumak istiyordum ama bedenim dinçti. Ne kadar zorlarsam zorlayayım uykuya dalamıyordum. Sıkılıyordum. Son beş günde olduğu gibi. Dışarıya çıkacak enerjim yoktu dahası kapıya ne zaman baksam sanki örümcek ağlarıyla sarmalanmış gibi görüyor ve iğreniyordum. Kendimi küçük fanusuma kapatarak güvende olduğumu hissediyordum ama düşüncelerimden hislerimden kaçamıyordum. Bedenim özgür ama ruhum gün ışığı görmeyen bir kafesin içindeydi. Derin bir nefes alarak bir şeyler atıştırmak için buzdolabının kapağını açtım ama o anda zil çalarak beni yerimden sıçrattı.

Babamın bir şey unutmuş olabileceğini düşünerek kim olduğunu sormadan kapıyı açtım ve şaşkınlıkla donakaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Onları görmek istemiyordum hatta kendi zihnimden ve onların zihninden her şeyi silmek istiyordum ama tüm bunlar için geçti. İki arkadaşım bana biraz merakla ve endişeyle bakıyorlardı. Ji Yeon’un ela gözleri bedenimi süzüyor, çekimser bir ifadeyle gözlerini benden kaçırıyordu. Beak Hwan ise sürekli gözlüğünü düzeltiyor ve ne diyeceğini bilmiyormuş gibi ağzı bir açılıp bir kapanıyordu.

En sonunda “Sınavlarının değerlendirmesini getirdim. Bayan Choi bunu sana iletmemi istedi” dedi beak hwan boğazını temizlerken. Anlaşılan öğrenmişlerdi ama yine de beni merak ettiklerinden evime kadar gelmişlerdi. Onlara en azından bir açıklama borçlu olduğumu biliyordum. Kapıdan kenara çekilerek içeri davet ettim. Şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu ama davetimi reddetmediler. İçeri adım atıp ayakkabılarını çıkarırlarken arada bana da kaçamak bakışlar atmayı ihmal etmiyorlardı. Hiçbir tepki vermeden sadece bakmakla yetindim.

Koltuğa oldukça rahatsız bir şekilde oturduklarında bende karşılarına oturdum. Beak Hwan vakit kaybetmeden tüm değerlendirmelerimin olduğu kağıdı önüme koydu. Göz ucuyla bile bakmadım. Gözlerimi onlardan çekmiyor konuyu açmalarını bekliyordum.

Aramızdaki sessizliği beak hwan boğazını temizleyerek bir kez daha bozdu. “Bir şey daha var” dedi çekinerek. “Yaz tatiline girmeden önce yıllık gezi var ve okul bu yıl Icheon’a götürecek. 500 yıldır geleneksel Kore seramiklerinin üretildiği kasabaymış.” İkimizden de ses çıkmadı. Normalde ilgiyle dinlerdim ama o an ilgileniyor–muş yapacak kadar bile enerjim yoktu. “Gezinin sonunda ise her sınıf yetenek gösterisi yapacak. Kazanan sınıfa ise konser bileti verilecekmiş.” Asıl söylemek istediği bu değil gibiydi ve içimde ki ses bundan sonra duyacaklarımdan hoşlanmayacağımı söylüyordu. “Bizim sınıfta tiyatro yapmaya karar verdi ve herkese iş bölümü yapıldı. Tek bir yer boşta kalıyordu ve o da sana verildi. Sahnede bir dans gösterisi yapmak zorundasın” dedi aniden. O kadar hızlı konuşmuştu ki algılamam uzun sürdü.

“Ne gösterisi?” dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Elini kafasının arkasına atarak kaşıdı. Yüzü söyleyeceklerini düşünüyormuş gibi buruştu. “Karakterlerden birinin yetenek şovuna katılması gerekiyor senaryoya göre.” Durdu ve hemen aceleyle ekledi. “Hemen endişelenme sahne süresi çok kısa olduğu için kimse almak istemedi. İstediğin dansı yapabilirsin. Sana sormadan karar verdikleri için en azından bu hakkın tanınmasını söyledim.” Dedi sonlara doğru bir takdir beklediğini belli ederek. Hiç yapmak istemiyordum. O kadar insanın bana bakmasına katlanabileceğimi sanmıyordum. Hastayım diyerek işin içinden sıyrılabilirdim ama bu oyunbozanlık olurdu. İstemediğim halde üstüme yüklenen bu sorumluluğu kışkışlamak istesem dahi zorunluluk bileklerime çoktan prangalarını vurmuştu.

Derin bir iç çekerek “Konuşmama gerek yok değil mi?” dedim. Hızla kafasını salladı.

“Sadece sahneye çıkacak ve ne yapmak istiyorsan bir dakika boyunca onu yapacaksın.”

“Peki senin görevin ne?” dedim merakla.

“Ben teknik ekipteyim” dedi bir kez daha gururlanarak. “Işıkları müzikleri ayarlayacağım” Kafamı sallamakla yetindim.

“Notlarımı getirdiğin ve geziyi haber verdiğin için teşekkür ederim” dedim sakin bir sesle “Ama buraya gelmenizin tek nedeninin bu olmadığını düşünüyorum.” Ne kadar sakin konuşsam da ikisi de irkildi.

“Abinin anlattığı her şey doğru” dedim uzatmayı gereksiz görerek. “Ama yemin ederim ki Gabriel ben değilim. İstemediğim halde üstüme yapışan o lakap çok eski de kaldı.” Yutkundum. Zihnimde beliren yüz bana güldü. Ellerini omuzlarımda hissedebiliyordum. Sanki kulağıma eğilerek soğuk nefesiyle yanımda olacağını fısıldıyordu. Buz gibi elleri kalbimi tutup kavrayınca damarlarımda ki tüm kan donmuş gibi titredim. Çatı katından beri sırtıma tüneyen canavar silkinsem de gitmedi. Eğer cesaretli olup geriye dönüp bakabilseydim kocaman ağzını açarak dipsiz kuyuyu andıran gülümsemesini göreceğimi biliyordum. Belki de tüm çabalarıma kahkahalarla gülüyordu. Vantuzlu ellerinin sırtımda açtığı oyuklarının acısı bir kez daha diken diken battı.

“Aranıza katıldığımda tek isteğim aileme zarar verenlerden kurtulmaktı ve onu da yaptığıma göre müzik sınıfına bir daha gelmeyeceğim. Kimseye bahsetmeyeceğime de emin olabilirsiniz.” Çıt çıkarmadan beni dinliyorlardı. “Ama” dedim hafif bir öfkeyle “Abine vurduğum için özür dilemeyeceğim hak etti.”

Ji Yeon gözlerini kapatarak derin bir iç çekti. Gergin, şaşkın ve biraz da kızgındı.

“Öncelikle abime vurduğun için sana sinirlendiğimi itiraf etmeliyim. Kan revan halini görünce herkes ister istemez sinirlenirdi. Ama onun da sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söyleyemeyeceğim. Sana öyle davranmamalıydı.” Sonlara doğru sesi alçalmıştı. Yere diktiği gözleri dalgındı. “Aptal yerine konmaktan nefret ediyor. Bu yüzden senin bizi kandırdığını düşündü. Hakkında olanları öğrenince çileden çıkmış olmalı. Kinci biride olduğundan senin canını yakarak öfkesini hayal kırıklığını dindirmeye çalıştığını düşünüyorum.” Saçlarını eliyle geriye doğru tarayarak geldiğinden beri ilk defa gözlerimin içine baktı.

“Bize tüm olanların nedenini anlatacak mısın?” işte beklediğim soruyu sonunda sormuştu. Ne cevap verirsem vereyim iki bağımsız ayrı yola sokacaktı bizi ve ben hangisinden gitmek istediğime çoktan karar vermiştim. Ağzımı açıp ‘hayır’ diyecektim ki elini havaya kaldırdı. Gözlerini bir kez daha kaçırdı.

“Ya da dur. Ne kadar merak edersem edeyim sen istemediğin sürece duymak istemiyorum.” Bariz bir şaşkınlıkla çarpılan suratımı gizleyemedim. “Biz arkadaşız ve arkadaşlar birbirini zor duruma sokmayıp destek olmalı.”

“Arkadaş mıyız?” dedim ifadesiz bir sesle. “Ben sizin savaştığınız şeyleri yapan biriydim. Bu bizi düşman yapmaz mı?” İşte itiraf etmiştim. Onlardan gizlemeye çabaladığım şeyi kendi ağzımla itiraf etmiştim. Birbirlerine baktılar. Kararsızlık okunan gözleri seyrettim kısa süre. Gitmelerini istiyordum sonra yatağıma kıvrılıp ölüm uykusuna yatmayı. Artık sorunlarla, duygularla boğuşmaktan bıkmıştım ve bunun için ne kadar az insanla görüşürsem o kadar iyiydi. Çünkü insanlar sorunumun kaynağıydı. Başta da ben geliyordum.

“Bizden önce yaptıkların bizi ilgilendirmiyor. Önemli olan bunları geride bırakıp iyi birisi olmaya çalışman.” Dedi ji yeon ikna edici bir sesle. “Hem çoğu insan geçmişinde gurur duymadığı şeyler yapmışlardır.” Beak hwan ise her bir cümlede onaylarcasına kafasını sallıyordu.

“Geçmişte ne yapmış olursan ol bu şimdiki seni değiştirmez. Seninle geçirdiğimiz eğlenceli anları veya zihin açan sohbetlerimizi. Hiçbirini değiştirmez.” Dedi beak hwan coşkulu bir sesle. Ben ise kahkaha attım. Öyle yüksek kahkahalar atıyordum ki dışarıdan duyulduğuna emindim ama kendimi durduramıyordum. Histerik kahkahalarım onları da şaşırtmış olmalıydı ki ağızları aralık, endişeyle bana bakıyorlardı. Karnımı tutarak iki büklüm oldum. Karın kaslarım acıyla yanıyordular ama ben kendimi durduramıyordum.

Sözlerinin samimiyetine inanıyordum ama o yakınlaşma hissi yoktu. Hiçbir şey yoktu. Bomboş hissediyordum. Bunun farkına vardığım an da hüzünden başka bir şey hissedemez oldum. Hüzün yüreğimden taşıp gözlerime doldu. Kalbim öyle bir yanıyordu ki Pandora’nın kutusundaki keder bende can bulmuştu.

“Peki ya birisini öldürdüğümü söylesem de mi aynı şeyi düşünürdünüz.” Sesim bana bile soğuk geliyordu. Elbette kimseyi öldürmemiştim ama bırak öyle bilsinler diye kendimi avuttum. Böylece bağlarımı daha kolay kesecek ve kuyunun içine dersimi almış bir şekilde girecektim bir daha çıkmamak üzere.

Tahmin ettiğim gibi çıt çıkmadı. Kafam hala yerde olduğundan tepkilerini göremiyordum ama korkuyla baktıklarına emin gibiydim. Şimdi yerlerinden kalkacaklar ve kapıdan çıkıp gideceklerdi bir daha dönmemek üzere.

Görüş açıma bir el girdiğinde ne yapacağımı bilemeyerek dona kaldım. Kafamı şokla kaldırarak dibime oturmuş ji yeon’a baktım. Beak hwanda hemen onu yanına oturmuş elimi tutmuştu. Dostça sarmalandığımı hissedebiliyordum ama nedenini anlayamayacak kadar beynim bulanmıştı.

“Senden uzaklaşmamızı istiyorsun öyleyse neden ters yüzdeki ‘hüzün’ gibisin.” Dudaklarımı sımsıkı kapattığımdan ince çizgi halini aldı. Sonuna kadar açık gözlerim buğulanmıştı ve siluetlerini yarım yamalak görebiliyordum.

Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir yanım onları itmek istiyor diğer yanım ise onlara sarılmak. Kendi seçimim olan yalnızlığı her daim bir lütuf olarak görmüştüm ama şimdi arkadaşlığın tadını bir kez tatmıştım ve ağzımda yaz günü sıcakta yediğim dondurmanın tatlılığı kalmış gibi ya da masmavi denizin ferahlığı yüzüme çarpıyormuş gibi hissediyordum. Dokundukları yerden karanlık çekiliyordu sanki.

Aklım şuan duygusal bir girdapta olduğum için onlara güvenmemi haykırsa da görmezden gelmek istiyordum. Sırtımı sıvazlayacak ve her şeyin geçeceğini söyleyecek birileri istiyordum yanımda. Onlara güvenmek istiyordum. Ah aptalın teki olmalıydım.

“Tüm o yaptıklarım annemin katilini bulmak içindi.” Çıt çıkmadı. Sesim kendimden beklemeyeceğim kadar sakin çıkıyordu. Onlara tüm gerçekleri eksiksiz anlattım. Sanki uzun zamandır kapalı baraj kapıları açılmıştı ve ben kendimi durduramıyordum. Tüm bu duygusal boşluktan çıktığımda pişmanlık hissedecektim. Biliyordum. “Yaptıklarımdan gurur duymuyorum ama hiçbir masuma zarar vermedim. Bunun beni haklı çıkarmayacağını biliyorum elbette ama kavga ettiklerim hep başkalarına zarar veren insanlardı.” Diyerek bitirdim.

Sessizliğin ağırlığını üstümde hissedebiliyordum. En sonunda kafamı kaldırıp yüzlerine bakabildim. Acıma veya hüzün görmeyi bekliyordum ki bu en kötüsüydü ama öyle olmadı. Anlayışın ilmek ilmek işlendiği kıvrımlar bana çarparak beni dumura uğrattı.

“Çocuktun” dedi Ji Yeon “Savunmaya değil korunmaya ihtiyacın vardı.” Nefesimi tuttum. Psikoloğumun ağzından dökülen aynı cümleler bana bir şey ifade edememişti ama şimdi kelimeler beni sarıp sarmalıyordu. “Kaybının acısıyla anca böyle başa çıkabiliyordun. Yalnızdın.” Sonra bana sarıldı. Kolları beni öyle sıkı sarıyordu ki kalbinin ritmini bile duyabiliyordum.

“Artık yalnız değilsin.” Kollarım istemsizce hareket ederek onu kavradı. Sözlerine inanmak istiyordum. Kuyunun içine adım atamadan bir kez daha beni çekip çıkarmıştı. Her ne kadar yalnızlığı kalkanım olarak kullandığımı söylesem de kendimi kandırıyor olduğuma dair o derin kuşku gitmiyordu. Belki de kafamı gömdüğüm kumdan kaldırıp bakma zamanı gelmişti. Belki yeniden yıkılacaktım ama sonrası için endişelenirken bugünü kaçırmak da istemiyordum. Kalkanımı bir köşeye bırakarak beni koruyan iki kişiye doğru adım attım. Onlara güveniyordum. Tüm benliğimle.

Geziyi pek düşünmemeye çalışsam da şu rol durumu her aklıma geldiğinde beni rahatsız ediyordu. Beak Hwan senaryoyu yolladığında okuduğum şeylere anlam verememiş diyalogum olmadığı için sevinmiştim. Dediği gibi rolüm o kadar kısaydı ki dans sahnesinden sonra bir daha ortalıklarda görünmeyecektim. En azından bu durumla kendimi avutuyordum.

Derin bir nefes alıp yatağıma bir kez daha çöktüğümde ekranda dans eden kıza sıkıntıyla baktım. Şarkının son kısmını yapmaya karar vermiştim ama daha ilk harekette bile zorlanıyordum. Bir kez daha denemeye karar vererek yerimden kalktım ve kardeşim olabilecek en kötü zamanı seçerek odama girdi. Ben kaskatı kesilirken kardeşimle kısa süreli bakıştık ve hye rim kendini tutamayarak kahkaha atmaya başladı.

“Ne- ne yap- yapıyorsun?” kıkırdamaların arasından yarım yamalak konuşsa da tam bir cümle kurabilmeyi başardı. Utanarak gidip şarkıyı kapatarak yatağıma oturdum ve ona kısaca nedenini anlattım. Sesi kesilse de birbirine yapıştırdığı dudaklarından kahkahasını engellediğini görebiliyordum.

“Kazanacak olsanız bile senin dansın yüzünden kaybedebilirsiniz.” Dedi eğlenir bir ifadeyle.

“Ah bunu biliyorum” dedim ellerimle kafamı kavrarken “ama yapmak zorundayım” kısa bir sessizlik geçti aramızda ve Hye Rim bir an da bağırarak beni yerimden sıçrattı. Heyecanlı tavrına ve aydınlanan yüzüne bakarsak çözüm bulmuştu.

“Neden Seo Joon dan yardım almıyorsun?” dedi gözleri parlayarak. Aslında mantıklı olurdu ama ondan bu iyiliği isteyecek kadar yakın değildik.

“Olmaz. Programı çok yoğundur.” Dedim hemen kestirerek. Kardeşim hınzır diyebileceğim bir ifadeyle güldü. “Bence sen yine de sor. Hayır diyeceğini düşünmüyorum.” ona tuhaf tuhaf bakmakla yetindim.

“Her neyse sen neden geldin?” Dedim hemen konuyu değiştirerek.

“Markete gidelim diyecektim.” Dedi titreyen telefonuna bakarken.

“Tamam sen çık geliyorum birazdan” Telefonuna bakmaya devam ederken kafa sallamakla yetindi ve odamdan çıktı.

Derin bir nefes alıp verirken bir ekrandaki donuk kıza bir de yatağımın üstündeki telefonuma baktım. Kararsızlıkla telefonumu elime alıp mesajlara girdim. Ona en son en az bir hafta ders yapamayacağımızı yapmadığım derslerin parasını da yatıracağımı bildirmek için yazmıştım. O ise hemen mesajımı görmüş ve uzun bir süre yazıyor da kalmıştı. En sonunda ise tamam yazmakla yetinmişti. Umursamamıştım ama şimdi ondan böyle bir iyilik istemenin doğru olup olmadığını bilmiyordum. En nihayetinde ‘müşterimizdi.’ En sonunda yapmamaya karar vererek ekranı kapattım.

DG İnt.’in önünde durarak kocaman binaya baktım. Altın renkle yazılı devasa pano güneşte göz alıcı bir şekilde parlıyordu. Ana kapı sakin gözükse de içeriye adım atmadan önce Seo joon’a yazmaya karar verdim.

Dün bir kez daha denemiş ve yapamayacağımı anlamıştım. Kardeşim ise içler acısı halimi görmüş ve bana bir ‘idol’ den başka kimin daha iyi öğretebileceğini söyleyip durmuştu. En sonunda ona hak vermek durumunda kalmıştım. Hem ondan bile öğrenemezsem en azından elimden geleni yaptığımı söylemek istiyordum. Belki böylece bu rolü benden alıp başka birine verebilirlerdi. Dün akşam ona bol kusura bakmalı bir mesaj yazmış ve bana küçük bir ‘iyilik’ yapabilir mi? diye sormuştum. Reddetmesinde herhangi bir sorun olmayacağını da eklemiştim. Yine mesajımı hemen görmüş ve beni şaşırtarak yardım edebileceğini yarın binaya gelmemi söylemişti.

Yazdığım mesaja geliyorum diye cevap verdi ve bende beklemeye başladım. O kadar sıcaktı ki saçlarımı toplamış olmama rağmen ensem yanıyordu. Yarım tişörtümü bir kez daha çekiştirerek kendimi serinletmeye çalıştım. En sonunda ana döner kapının yanındaki küçük kapı açılarak o göründü. Siyah eşofman altıyla tişört giymişti. Kafasında yüzünün çoğunu örten siyah bir beysbol şapkası bulunuyordu. Ensesinde kıvrılan mavi saçları ışıkta parladı. Beni görmesiyle yanıma gelmesi bir oldu.

“Merhaba” dedim gülümseyen suratına karşın biraz çekinerek. “Yardım isteğimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Bunu sana getirdim.” Dedim aldığım meyve sepetini suratına doğrulturken. Şaşkın bir ifadeyle sepette ki rengarenk paketli meyvelere baktı. “Pasta alacaktım ama hye rim tatlı yemediğini söyledi. Röportajında mı ne okumuş.” Tanrı aşkına şuan çenemi kapatmak istiyordum. En sonunda paketi alarak rahatlamamı sağladı.

“Teşekkür ederim.” Dedi sakin bir sesle. “Gerek yoktu” dedi kafasını eğip sepete bakarken. En sonunda kafasını kaldırıp yine o gülümsemesiyle baktı. Nazik gülümsemesi miydi yoksa gerçekten sevindi anlayamamıştım.

“Önemli değil. Sonuçta bana değerli zamanını ayırıyorsun.” Dedim kibarlıktan kırılarak. Bir yandan da binaya giriyorduk. Girişin her yerinde idollerin kocaman posterleri asılıydı. Renkli neonlarla süslenmişlerdi ve grupların video klipleri, reklamları büyük ekranlarda sürekli oynatılıp duruyordu. Sonra çıkan albümlerin duvarlara yapıştırıldığını, idollerin karton figürlerinin maskotlarının sergilendiğini gördüm. Hatta idolünle canlı foto çekinmiş gibi gösteren bir makine bile vardı. Kafeye ve hediyelik eşya kısmına giden kısımlarda bulunuyordu. Rengarenk şekerden bir cennete düşmüştüm sanki. Gözleri ışıklardan ekranlardan alamıyordum.

“Bu kısım hayranlar için yapıldı. Belli bir ücret karşılığı bu kısmı gezip ürünlerden satın alabiliyorsun.” Dedi seo joon ağzı açık halime bakarken. Gözleri ona çevirip kafamı sallamakla yetindim.

“Ama burada sizin grubunuzu göremedim” dedim merakla. Yüzü kısa süreliğine karardı. Dikkatli bakmıyor olsaydım göremezdim bile sonra hemen yine o nazik gülümsemesini takındı. Sorarak onu rahatsız ettiğime dair olan farkındalık diken diken battı.

“Sadece büyük hayran grupları olan idoller için” dedi sakin bir sesle ama gözleri dalgındı. Sadece “Anladım” demekle yetindim.

Kata çıkana kadar konuşmadık. Beyaz duvarlar yine idollerin stüdyo çekimleriyle doluydu ve sağlı sollu bir sürü oda bulunuyordu. En sonunda birisinin önünde durarak kapıyı açtı. İçeri girerken boydan boya olan aynalardan kendime bakakaldım. Arkadaki duvarın üstüne boydan boya Glowboys’un bayrağı asılmıştı. Ses sistemi odanın dört bir yanındaydı ve yerler kör edecek kadar parlıyordu.

“Burası bizim pratik yaptığımız yer” dedi yanımda dururken. Yine kafamı salladım. “Eşyalarını şu köşeye bırakabilirsin ve kendini hazır hissettiğinde de başlarız” dedi yumuşak bir sesle. Ona baktım. Yardımsever tavırları sakinleşmemi sağlıyordu. Dediği köşeye gidip eşyalarımı bıraktım o da meyve sepetini bıraktı. En sonunda bana dönerek konuştu.

“Bir şarkı düşündün mü?” dedi merakla.

“Evet. Run BTS. Hatta şu kısmını yapmak istiyorum” dedim ve telefonu çıkararak dans pratik videosunu açtım. İkimizde telefona eğilerek ekrana baktık. Bilerek son kısmı açmıştım.

“Özellikle bu kısmı yapmak istiyorum çünkü hem çok hareketli bir şarkı hem de çoğu kişi eşlik eder diye düşündüm” dedim açıklama ihtiyacıyla. Düşünür bir ifadeyle videoyu izledi. Tartıyor gibiydi ve en sonunda bana dönerek gözlerime baktı. Merakla ne diyeceğini bekliyordum. Aramızdaki bu kısacık mesafeyle simsiyah gözlerindeki yansımamı görebiliyordum. Bir şey söylemek istercesine ağzı aralandı ama duraksadı. Parlak gözleri durularak şaşkınlıkla çarpıldı. Gözlerini kırpıştırdı ve en sonunda bakışlarını kaçırarak tekrar telefona odaklandı.

“İy-iyi fikir” dedi boğazını temizlerken. “Başlayalım” dedi ve yanımdan müzik setine doğru resmen koşarak uzaklaştı. Bu aceleci tavrına anlam veremeyerek telefonumu çantama bıraktım ve bende onu takip ettim.

Bana aynı hareketi bir kez daha göstererek aynadan bana baktı. Ben bile ne kadar kötü olduğumu görebiliyordum ama o hiçbir şey demedi. Gözlerinde aşağılanma bile okunmadı sadece sabırla göstermeye devam etti. O kadar rahat o kadar profesyonel dans ediyordu ki kendimi hayran olmaktan alamadım. En sonunda pes ederek yere uzanıp gözlerimi kapattım. Yorgunluktan ve susuzluktan bayılmak üzereydim. Klimanın soğuğu yüzüme çarparak beni rahatlattı. Gözlerimi açtığım da seo joon elinde soğuk suyla tepemde dikiliyordu. Suyu çölde vaha bulmuş gibi atladım. Kana kana içerken beni gülerek seyretti. Eğlendiği her halinden belli oluyordu.

“Yorulduğunu söyleseydin ara verirdik. Kendini bu kadar zorlama” dedi çoktan yarılanan şişeye bakarken.

“Hayır olmaz. Ara verdiğimiz her vakit senin zamanından gidiyor.” Dedim rahatlamayla iç çekerken “Ne kadar erken bitirirsem o kadar iyi” düşünceli bir ifadeyle suratıma baktı. Odaklanan bakışları yüzümün her bir karesinde gezindi. En sonunda anlamlandıramadığım bir bakışla gözlerime baktı.

“Merak etme. Sen olmasan da dans pratiği yapacaktım.” Omuzlarını silkti. “Eşlik ediyormuşsun gibi düşün”

“Hep yalnız mı olursun?” dedim kendimi tutamayarak. Yine boşboğazlık edip rahatsız olacağı bir soru sormuş olabilirdim. “Ya da boş ver cevap vermek zorunda değilsin” diye ekledim ardından. Tekrar suyu içmeye başladım. Kısa süre sonra yanıma oturarak bağdaş kurdu.

“Hayır. Çoğunlukla grupla ya da eğitmenle pratik yapıyoruz. Bugün izin günümüz olduğu için bir tek ben varım.” Dedi sıradan sakin bir sesle. Şişeyi bırakarak ona döndüm. Hafif bir şaşkınlıkla “Öyleyse neden tek izin gününde bana yardım ediyorsun? Eğer bilseydim yardım istemezdim.” dedim. Çarpık bir gülümsemeyle bana baktı. Muzip bakışları gülümsemesiyle birleşince oldukça çapkın görünüyordu.

“Çünkü istedim” dedi rahat bir tavırla. Anlaşılan utangaç tavırlarını bir kenara bırakmıştı. Tek kaşımı kaldırarak yüzünü inceledim. Söylediklerinde ciddi duruyordu. Eğer onun için sorun yoksa benim içinde sorun yoktu.

“İyi öyleyse” dedim gülümseyerek. “Rahatladım.” Kısa bir an bakıştık ve gözlerini kaçıran ilk o oldu.

“Eğer bu şarkıda zorlanıyorsan başka bildiğin bir dansı yapabilirsin” dedi konuyu değiştirerek.

Kafamı bilmiş bir ifadeyle salladım. “Bunu bende düşündüm ama tek bildiğim şarkı bu” diyerek ayağa kalktım. Karşısına geçmemi merakla izledi. Ben ise oldukça ciddi bir surat ifadesiyle yalan yanlış Macarena söyleyip hareketlerini yapmaya başladım. Sesim bir tavuk boğazlanıyormuş gibi çıkıyor, mekanik dans hareketlerim estetikten yoksunluk taşıyordu.

Seo joon ilk başta şaşkınlıkla izlese de sonradan suratında ki bariz değişimi gördüm. Dudakları düz çizgi halini almış gülmemek için kendini zor tutuyordu. Gözleri eğlendiğini belli edercesine pas parlaktı ve ilgiyle her hareketimi izliyordu. En sonunda ben kalçamı çevirirken yumruğuna gizlediği gülümsemesini kahkahalarla salıverdi. Öyle derinden geliyordu ki kahkahaları bende kendimi tutamayarak güldüm. Gülüşlerimiz kıkırtılara dönüşürken birbirimize baktık.

“Uzun zamandır böyle eğlenmemiştim” dedi sesi hala kahkaha kokarken. Bir yandan da yaşaran gözlerini siliyordu. “Bence bunu yapabilirsin. Emin ol herkes seni ayakta alkışlayacak.”

“Komedi şovu olsaydı belki” dedim sırıtırken. O da bana sırıttı. O an yakışıklı yüzü o kadar genç ve tasasız görünüyordu ki o sahte nazik gülümsemesi yoktu. Gözlerinin kenarları kulaklarına varan gülümsemeyle kırışmış sıcacık ışık saçıyordu.

“Umarım hep böyle gülersin” derken buldum kendimi. Yumuşacık kısık sesim dua ediyor gibi pürüzsüz ve umut doluydu. Şaşkınlıkla açılan gözlerden çekmedim gözlerimi. Neden böyle bir şey dediğime dair hiçbir fikrim yoktu. Belki yine ona karşı duyduğum acıma ortaya çıkmıştı. Ya da onu kendime o kadar çok benzetiyordum ki bencil ihtiyaçlarımı onun üstünden sağlayarak karşılıyordum.

Ama emin olduğum bir şey vardı ki ona çekiliyordum.

En sonunda gözlerimi ondan çekerek yoğun bakışmamızı kestim. Ayağa kalkarak müzik setine yürüdüm. Dik bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum ama ona dönmeyi reddettim. Sadece sisteme bağlı telefona istediğim müziği aramakla uğraştım. Garip sessizliği kırmak istediğimden yine eğlenir bir ifadeyle konuştum.

“Bildiğim son bir tane daha var.” Arama kısmına Serenade for Strings yazdım. Çıkan videolardan aradığımı bulmak için ekranı kaydırdım.

“Babamla annemin müziği.” Onların birbirine dolanmış vücutlarıyla dans ederken ki mutlu yüz ifadeleri zihnime doluştu. Hüzünlü bir gülümsemeyle kıvrıldı dudaklarım. “Çocukken, babamla dans edebilmek için adımları öğrenmiştim. Ah işte buldum” dedim ekrana tıklarken. Yumuşak müzik tüm odayı doldurdu. Arkamı dönerken az daha gövdesine çarpıyordum. İrkildiğimden kalbim güm güm atıyordu.

“Ödümü kopardın” Nasıl bu kadar sessiz olduğuna anlam veremeyerek kafamı kaldırdım. Bakışları üstümde geziniyordu. Kararsızlık okunan gözler en sonunda ciddileşerek yoğun bir ifadeye büründü.

“Seni korkutmak istememiştim” dedi kısık bir sesle. “Sadece” dedi yutkunurken. Boynundan yükselen kızarıklık yanaklarına ulaşmıştı. “Sana eşlik edebilirim demek istemiştim.” Şaşırsam da belli etmedim. Oldukça ciddi görünüyordu. En sonunda gülümseyerek kafamı salladım.

“Peki öyleyse. Şimdi sana olağanüstü hünerlerimi göstereceğim” dedim ve arkamı dönerek müziği bir kez daha başa sardım. Önüme döndüğümde bir elini bana doğru uzatmış vaziyette beklerken buldum. Gülümserken elimi sıcacık avucuna teslim ettim ve o da beni kendine çekerek adımlarımızı yönlendirdi.

Büyük eli nazikçe belimi kavrıyor, güçlü parmakları elimin üstünü okşuyordu. Beni kendine o kadar yakın tutuyordu ki kaslarında ki her bir gerilmeyi hissedebiliyordum. O kadar ustaca yönetiyordu ki ayaklarıma bakmama gerek kalmıyordu. Zarif adımlarımızla süzülüyorduk sanki. Beni döndürüp tekrar belimi kavradığında nefesim kesildi. Kafamı kaldırarak yüzüne baktım. Şapkasını çıkardığından birkaç tel anlına dökülmüştü. Kısık yoğun bakışlar her bir ifademi yutmak istercesine göz bile kırpmadan yüzümde dolanıyordu. Keskin yüz hatları yumuşamıştı ve hafif bir gülümsemeyle dudakları kıvrılmıştı. Bakışlarımı kaçırarak geniş gövdesine baktım. Kalbim kulaklarımda atıyor olmalıydı ki müziği zar zor duyuyordum. En sonunda ilk kısım bittiğinden geri çekildim ama o beni bırakmayarak daha da yakınına çekti. Anlam veremeyerek sorgular vaziyette ona baktım.

“Müzik daha bitmedi” demekle yetindi. Bitmesine beş dakika olduğunu bildiğim için itiraz edecektim ki beni bir kez daha döndürdü.

“Bu dansta iyi olduğumu bilmen için iki dakika yeterli bir süreydi” dedim kendimi tutamayarak.

Rahat bir gülümsemeyle “İyi olduğunu ilk adımında anlamıştım zaten” dedi omuz silkerken. Kafa karışıklığım yüzüme yansımış olacak ki “Sadece bir işi yarım bırakmayı sevmem” dedi. Pek ikna olmasam da sesimi çıkarmadım. Müziğin son dakikalarına girene kadar tek kelime etmesem de her dinlediğimde beni coşturan o yere geldiğinde hevesle konuşmadan edemedim.

“İşte bu kısımdan sonrası parçanın en sevdiğim kısmı.” Gözlerimi kapattım ve yüksek ritme kendimi bıraktım. “Vahşi bir heyecan hissetmeme neden oluyor.” Sonra ne dediğimi fark ederek gözlerimi açtım. Gözlerim derin bakışlarını bulduğunda “Sana bahsettiğim de tam olarak buydu.” Dedim. “Müziği kalbimde hissedebiliyorum. Her gözümü kapattığımda kendimi çimenlerin üstünde yumuşak rüzgar saçlarımı dalgalandırırken dans ettiğimi hayal edebiliyorum. Ya da babamla ettiğim dansları hatırlatıyor bana.” Gülümsedim. “Görüyorsun ya hem ruhuma hem zihnime dokunabiliyor.” Son notalar çaldığında durduk. En sonunda elimi bıraktı ve ben geri çekildim. Belimdeki elinin sıcaklığına alışmış olmalıyım ki ani soğukla titredim. O ise havada kalan eline dalgın gözlerle bakıp kısa süre sonra yanına indirip yumruk yaptı.

“Haklısın” dedi en sonunda sakin bir sesle konuşurken. “Müzik gerçekten de bir şeyler hissettiriyor.”

Bölüm sonu

2 yorum