İçeriğe geç

Y KARAKTERİ

Bölüm 19 · 11 dk okuma

Y KARAKTERİ

Bölüm 19

Geçmiş ve Gelecek IV

Siyah yas elbisesinin kuşağından çıkan iplik görebildiği tek şeydi. Ne zaman kafasını kaldırsa annesinin beyaz çiçeklerle sarmalanmış resmini görüyor ve hemen kafasını eğiyordu. İnsanlar fotoğrafın önünde yerlere kadar eğiliyor, yanlarında duran babalarına üzgün yüzlerle bir şeyler söylüyorlardı. Sonrada kardeşiyle ona acımayla bakıyorlar ve ahlı vahlı konuşuyorlardı.

Annesinin öldüğünü biliyordu ama ağlayamıyor, konuşamıyordu. Tüm uyuşukluk bedenine yayılmıştı. Kardeşi ise onun yerine de ağlıyor bir dakika bile susmuyordu. En sonunda dizine yatıp uyuya kaldığında susabilmişti. İçini dökmek istiyordu aslında. O günden beri doğru düzgün konuşmayan, uyumayan, yemeyen babasını da sarsmak istiyordu. Ben buradayım demek istiyordu ama ne konuşabiliyordu ne de enerjisi vardı. Tek yapabildiği şey annesinin fotoğrafımı gördüğü her an utançla kafasını eğmek oluyordu.

Ah onu o kadar özlüyordu ki. Sürekli onu gördüğü son zaman aklına geliyor, ona sarılıp öpmediği için derin bir pişmanlık duyuyordu. Kendini suçluyordu bile isteye. Eğer okulda kavga etmeyip kötü şeyler yapmasaydı belki de annesi yaşıyor olabilirdi. Bu düşünceyi atamıyordu kafasından. Tanrıya sürekli dua ediyor, annesini gönderirse gıkını dahi çıkarmayacağına dair yeminler ediyordu. Sonra bir işe yaramadığını görünce onun yerine geçmek için dua eder olmuştu. Sonuçta işe yaramazın biriydi ama annesi. O evin direğiydi. O olmadan her biri bir yana dağılmıştı bile şimdiden.

‘Anne’ dedi içinden. Kafasını kaldırıp o güzel yüze bakmak istiyordu ama bir milim bile kıpırdayamıyordu. Biliyordu ki korkuydu onu böyle tutan. Annesinin yüzünde –fotoğraf bile olsa- suçlarcasına bir ifade görse yıkılacağını biliyordu.

Sonra babasının yanına gelen iki adam görünce dikkati dağılarak onlara baktı. Diğerlerine nazaran siyah giymiyorlardı. Yüzlerinde çok ciddi bir ifadeyle babasıyla konuşuyorlardı. Babası ise yüzünde metanetle onları dinliyordu ama sonra yüzü giderek vahşileşti ve kızlarına baktıktan sonra adamlara bir şey söyleyip başka bir alana yürüdüler.

İşte bu Ha Neul’un merakını hiç olmadığı kadar kabartmıştı. Kesin annesiyle ilgili olmalıydı. Kardeşinin kafasını dikkatle ceketi katlayarak yaptığı yastığın üzerine bıraktı. Uyuşmuş bacaklarını göz ardı ederek peşlerinden gitti.

Tuvaletlerin aralığında konuşuyor olduklarını gördü ve onlara biraz daha yaklaşarak bulduğu küçük girintiye sindi.

“Bay Lim başınız sağ olsun. Biz eşinizin davasına bakan dedektifleriz. Faili bulmak için tüm gücümüzle çalıştığımızdan emin olabilirsiniz. İfadenize göre onu ilk siz bulmuşsunuz. Olay anını bir kez daha anlatın. Dikkatiniz çeken herhangi bir şey var mıydı? Ya da size kin besleyen herhangi biri? Şüphelendiğiniz biri?”

Babası kafasını eğmiş ve gözlerini de kapatmıştı. Sürekli yutkunduğunu gördü Ha Neul. Kötü şeyleri hatırladığını belli edercesine de kaşları çatılmıştı.

“Hayır yok. O gün…” dedi babası tekrar yutkunurken. Sesi kısık ve zorlanarak çıkıyordu. “onu arka tarafta kanlar içinde yerde buldum.” Bir kez daha yutkundu. “hemen yanına gittim ama o çoktan…” konuşamadı ve bir ilk gerçekleşti ve babasını ağlarken gördü. Kapattığı gözlerinden yaşlar süzülüyordu. İçi parçalandı Ha Neul’un koşup sarılmak istedi babasına.

“dikkatimi çeken bir şey yoktu. O an tek düşünebildiğim onu hastaneye yetiştirmek olduğuydu. Bir umut yaşamasını umdum.” İki dedektif birbirine baktı. Aralarında sessiz bir konuşma geçti ve aynı adam bir kez daha şüpheci bir ifadeyle konuştu.

“Evde değilseniz neredeydiniz?”

Babası gözlerini ovuşturmayı bırakarak dedektiflere baktı kırmızı gözlerle. “Şuan bir dava sürecinden geçiyorum. Açığa alındığımdan işsizim ve dava sonuçlanana kadar günlük işlerde çalışıyorum. O gün Samdong taşımacılıkta çalıştım.”

“Bunu doğrulayacak tanıklarınız var mı?”

Babasını yüzünün öfkeyle kararmasını izledi. “Benden mi şüpheleniyorsunuz?” Dedi kızgın hırıltılı bir sesle. Dedektiflerde gerildiler ama geri adım atmayarak babasına baktılar çatık kaşlarla. “Biz sadece doğru bir soruşturma yürütmeye çalışıyoruz.”

Babası dişlerini öyle bir sıkıyordu ki yanakları dalgalanıyordu. Elleri de yumruk olmuştu ama hiçbir şey yapmadı.

“Evet var. O gün ondan fazla işçiyle sabah sekizden akşam sekize kadar çalıştım. Gidip herhangi birine sorsanız bile orada olduğumu söyleyecektir.” Dedi sert bir sesle. Dedektif kafasıyla onaylayarak küçük defterine bir şeyler yazdı.

“Herhangi bir kanıt bulamadınız mı?” dediğini işitti babasının. Yüzünde ki gerginlik geçmemiş olsa da sesi titriyordu.

“Bu devam etmekte olan bir dava. Süreci sizinle paylaşamayız. Avukatınızla polis merkezine uğrayarak gelişmeleri öğrenebilirsiniz.” diyerek oldukça ezberlenmiş bir cümle kurdu. Babası itiraz etmek için ağzını açmıştı ki “Tekrar başınız sağ olsun.” Diyerek arkalarını dönüp çıkışa yöneldiler.

Ha Neul köşesinden çıkarak tekrar kardeşini yanına döndü. Hala duyduklarını idrak edemiyor, sindiremiyordu. Annesi öldürülmüştü öyle mi? Kim niye böyle bir şey yapmıştı ki? Ne istemişlerdi annesinden. Günler sonra ilk defa şoktan donan kalbinde bir şeyler hissetti. Öfke. Annesini öldüren o kişiye karşı derin bir kızgınlık hissedebildiği tek şeydi. Ne yapabilirdi onu bulmak için? Sonra büyük bir umutsuzluğa kapılarak derin bir hüzne gömüldü. Elinden ne gelebilirdi ki sonuçta küçük geçimsiz bir kızdı. O kadar kötü bir evlattı ki annesine olan son görevini bile yerine getirmekten acizdi. Fotoğrafının önüne giderek annesinin gülümseyen gözlerine baktı ve ilk defa günler sonra konuştu.

“Özür dilerim” fısıltıyla söylenen bu kelime içinde bir yerlerde bir şeyi çözdü ve Ha Neul hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yere çöktü ve kafasını bacaklarının arasına gömerek ağlamasına devam etti. Kimse duysun, görsün istemiyordu. Yalnız başına annesinden af dilenmek istiyordu. Sonra omzuna bir el kondu ve Ha Neul yerinden sıçradı. Buğulu gözleri onu tutan ele döndü.

So young yüzünde üzgün bir ifadeyle ona bakıyordu. Sonra yanına çökerek ona sarıldı. Taş kesilen Ha Neul ise ağlamaya devam etti. So young sıkıca sarılmaya devam ederek nefesini kesti.

“Üzülme Ha Neul. Annenin katilini bulacağız” bu teselli edici sözler Ha Neul’un ağlamasının şiddetini arttırdı. Ondan ayrılarak kızın yüzüne baktı.

“Öldürüldüğünü nereden biliyorsun?” dedi hıçkırıklarıyla nefesi kesilirken. So young gözlerini kaçırarak mırıldandı. “Haberlerde gördüm. Tüm kanallar bundan bahsediyordu.” Ha Neul bırakın televizyon izlemeyi hayatıyla bir bağı olmadan yaşamıştı günlerce.

Ha Neul gözlerini hemen silerek hırsla elini So Young’a açtı. “Göster” dedi sert bir sesle. So young dünden hazırmış gibi eline tutuşturdu telefonu. Video da kadın muhabir düz bir ifadeyle olanları anlatıyordu. Polis şeritleriyle çevrelenen evlerinin videosu ise sürekli arka planda oynatılıp duruyordu.

“Genç kadın evinin arkasında ölü bulundu. Ölüm sebebinin defalarca kez karnından bıçaklanması sonucu kan kaybı olduğu bildirildi. Olay yerine gelen polisler çevreyi kordona alarak soruşturma başlattılar.” Sonra ekrana polislerin ve insanların kaynadığı evleri geldi. Beyaz giyinmiş insanlar evlerine girip çıkıyor, polisler çevredeki insanlarla konuşuyorlardı. Sonra ekrana komşuları yaşlı bayan hong geldi. Muhabire diktiği boncuk gözleri heyecanlı, titrek nefesinin kestiği cümleleri sabırsızdı. Lim ailesinin ne kadar iyi insanlar olduklarından bahsediyor, geç kadının öldüğünü duyduğuna ne kadar üzüldüğünü anlatıyordu. Kimseyi görmediğinden de bahsetmişti. Sonra tekrar muhabire dönen kamerayla yaşananlar bir bir aktarılmıştı. Ha Neul her duyduğu ayrıntıyla daha çok geriliyor, kasları acıyla kasılıyordu. Denilene göre olayın bir tanığı yoktu ve mahallelerinde kamera olmaması büyük bir güvenlik ihlaliydi.

Annesinin o karanlık kuytuda öldürülmesi minik kalbini acıttı. Ne kadar acı çekmişti kim bilir. Yalnız başına gözleri kapandığında aklından geçenler nelerdi. Son sözleri neydi acaba. Annesini son gücüyle yardım istemiş olabileceği hayali o kadar incitti ki onu tekrar ağlamaya başladı. Ekrana dökülen dolgun yaşlar ifadesiz yüzü gizledi. Çok üzgün çok öfkeliydi. Özellikle annesinin yanında olup onu koruyamadığı için kendisine.

So young elinden telefonu alıp bir kez daha sarıldı ona. “Söz katili bulacağız.” Sonra geri çekilerek parlak gözlerle Ha Neul’e baktı.

“Bize yardım edebilecek birilerini tanıyorum. Seni onlarla tanıştıracağım ve katili bulmanda yardım edeceğim.” Ha Neul, arkadaşına bakarken söylediklerini düşündü. Dedektiflerin işe yaramazlığına bir kez şahit olmuştu. O kadar aptaldılar ki babasını suçlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Onlara güvenemezdi. Gerçeği bilmek istiyorsa kendi başına bulmalıydı. Hem arkadaşı yardım edebilecek birilerini de tanıdığını söylüyordu. Yalnız ve güçsüz değildi artık.

“Beni onlarla ne zaman tanıştırırsın?” dedi kararlı bir sesle. Arkadaşı ona sarılırken “Çok yakında” dedi.

So young, sıkı sıkı sarıldığı omuzdan başını kaldırarak fotoğrafa baktı. Kadın yine o samimiyetsiz gülümsemesiyle bakıyordu. Öfkelense de artık o gülümsemenin sadece fotoğrafta olacağını bilmek onu rahatlattı. Planı işe yaramıştı, o artık yoktu. Arkadaşıyla arasına girecek kimse kalmamıştı. Öyle sevinç öyle bir coşku vardı ki içinde Ha Neul bu kadar üzgün olmasaydı dans edebilirdi. Ha Neul’un suratını görmeyeceğini bildiğinden sırıtmakla yetindi. Arkadaşına sıkıca sarılırken bir kez olsun fotoğraftan çekmediği bakışlarıyla ölü kadına nispet yaptı. Ha Neul artık onunlaydı ve sonsuza kadar ayrılmayacaktılar.

Vefatın üstünden aylar geçse de katil hala bulunamamıştı. Farklı bir yere taşınan Lim ailesi eskisi gibi olamamıştı. Bay Lim, komaya girmiş gibiydi adeta. Sürekli içiyor ve uyuyordu. Çocuklara ise bir anneanneleri bir babaanneleri bakıyordu ama ikisi de yaşlı olduğundan sürekli yoruluyorlar, iki çocuğa birden yetişemiyorlardı.

Hye rim koşuyordu çoğu şeye. Nineleriyle markete pazara gide gele alışveriş yapmayı öğrenmiş hatta dokuz yaşında olmasına rağmen çoğu yemeği yapar olmuştu. Bir yandan okula alışmaya çalışıyor bir yandan da elinden geldiğince ev işlerine yardım ediyordu. Babasına yemek yedirmek bile onun göreviydi bir nevi. Çünkü babası alkolden başka bir şeyle beslenmiyor, konuşmuyordu bile. En çok da babasının bu duruma üzülüyordu. O neşeli güçlü adamın yerinde enkaz vardı artık. Güleç gözleri donuklaşmış, ağzı bıçak açmaz olmuştu. İri yarı bedeni zayıflamış, her zaman tertipli hali darmaduman olmuştu. Babasının çökük gözlerine uzun karmakarışık saçlarına ve sakalla kaplı yüzüne bakanlar milli atleti tanıyamazdı. Kaç kez ödevlerini yaparken sessizce ağlamış ama yine de ninelerine belli etmemişti. Ablası ise başka bir muammaydı.

Daha da hırçınlaşmış laf söz dinlemez olmuştu. Bazen sabah olana kadar gelmiyor, geceyi dışarıda geçiriyordu. Bazen de onu endişelendirecek kadar eli yüzü morluk içinde geliyor, hiçbir şey söylemeden odasına gidiyordu. Onunla kaç kez konuşmaya çalışsa da ona sürekli kızıyor ve işine karışmamasını söylüyordu. En sonunda babasının odasında onu ağlarken görmüş ve annesinin katilini bulacağına dair yemin ettiğini duymuştu. Ninelerine söylemek istiyordu ama ellerinden bir şey gelemeyeceğini biliyordu. Ablası için o kadar endişeleniyordu ki başına bir iş geleceğini düşünmekten gözüne uyku girmiyordu. Yapayalnızdı Hye rim. Kimden nasıl yardım isteyeceğini bilmiyordu. Bir de o yetmezmiş gibi ablasının arkadaşı so young vardı. Çok kez evlerine gelmiş olmasına rağmen ona alışamamıştı. Sürekli ablasına bir şeyler söylerken görüyor, hye rim’e kötü kötü bakıyordu. Elinden ise ablasını uyarmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Ha Neul ise hedefine o kadar odaklanmıştı ki gözü ne ailesini ne okulu görüyordu. So young’un tanıştırdığı liseli büyüğüne göre eğer istediklerini yaparsa onu büyük patronla tanıştırabileceğini ve o istediğini anında bulabileceğini söylemişti ama bunun bir koşulu vardı. İstediklerini harfi harfine yapmalıydı. Ha Neul o güce ulaşmak için büyük bir heyecanla ve sabırsızlıkla işlere başlamıştı. Bu yeri geldiğinde okuldan haraç toplamak oluyordu, yeri geldiğinde diğer okuldaki çocuklarla kavga etmek. Kavga da o kadar iyiydi ki çeteler arasında tanınır olmuştu. Okulda bile kimse onun gözlerine bile bakamıyor, gördüklerinde yolunu değiştiriyordu.

Kerberos’un hakimiyeti altında günlerini geçiriyor, yaktığı her can da ona memnuniyeti sunuyordu. Lakin bu kızıl perdenin kalkmasında öyle bir olay vuku buldu ki Ha Neul’u sarstı. Eve geç geldiği günlerden bir gün kimseyi bulamamıştı. Karanlık ev de kardeşinin kızgın dolu sesini duymayı bekledi ama ev de çıt bile çıkmıyordu sanki ölüm sessizliği çökmüştü. Telefonuna baktı telaşla ama şarjı bitmişti. Söylene söylene şarj olmasını bekledi. Açılır açılmaz bildirimler sağanak yağmur gibi yağdı ekrana. En çok babasındandı çağrı. Uzun zamandan sonra ekranda onun ismini görmek hem rahatlattığı gibi içine korkuda düşürmüştü. Diğerlerini görmezden gelerek babasına döndü. Babası telefonu ilk çalışta açtığında duyduklarıyla yine o güne dönmüştü sanki. Vücudu yine şokla katılaşmış, bilinci uyuşmuştu. Yine de kendine gelmeye çalışarak hastaneye koştu. Yeniden.

Dediklerine göre kardeşi okul yolundan dönerken bir grup çocuğun saldırısına uğramıştı. Öyle kötü dayak yemişti ki her tarafı kan revan içinde kalmıştı. Babasının perişan hali ise bunu tasdikler şekildeydi. Yanına giderek babasının zayıf vücuduna sarıldı. Babası yaşlı dalgın gözlerle kızına baktı. Birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar istemsizce. Kalpleri o kadar acıyordu ki soğuk pis yerde otururken insanların garipsemeyle kısılan gözlerine rağmen ağladılar. O an için dünyada onlardan daha fazla bedbaht birileri yoktu. Ha Neul biliyordu ki eğer o gün kardeşini kaybetselerdi ikisi daha fazla var olamayacaklardı.

So young Ha Neul’un kardeşinin başına gelenleri öğrendiğinde sevinmeden edememişti. O küçük kız tıpkı annesi gibiydi ve so youngdan o da haz etmiyordu. Neyse ki kendisinin bir şey yapmasına gerek kalmadan düşman çetelerden biri Ha Neul’e göz dağı vermek için kardeşini dövmüştü. Bir nevi iyi bir şeydi çünkü artık Ha Neul’u kimse durduramazdı. Son zamanlardaki isteksizliğini ve ayrılmak istediğini fark etmişti ama buna izin veremezdi. Ha Neul ona daha liderin yolunu açacaktı. O aptal liselinin yerine geçerek okullardaki en büyük çetenin başına geçecekti. Tabii Ha Neul de onu korumak için her daim yanında olacaktı. Bu yüzden Ha Neul’un her dikkati dağıldığında onun öfkesini körükleyecek yeni şeyler buluyordu.

Nitekim işe de yarıyordu. Ha Neul artık ortaokul çetelerinin lideriydi ve hatırı sayılır kadar kişi ona biat ediyordu. So young ona ‘Gabriel’ diyordu bu yüzden. Baş melek gibi ordularını yönetiyor iblislerin gözüne korku salıyordu. Ha Neul bu lakaptan hoşlanmasa da çete içinde öyle anılır olmuştu. Hatta çetenin simgesi bir çift beyaz kanattı. Şimdi ise kardeşine uzatılan o eli keskin kılıcıyla kesecekti.

Ha Neul toplanma alanına geldiğinde Musa’nın Kızıldeniz’i yardığı gibi öğrenciler iki yana ayrılarak ona yol yaptılar. Ha Neul’un yüzü hiç olmadığı kadar vahşileşmişti. Öyle öfkeli öyle gergindi ki her an alev alabilirdi. Etrafındakileri ateşiyle yakmaya hazır görünüyordu. Toplanan kalabalığa dönerek avazı çıktığı kadar bağırarak konuştu.

“Bugün intikam günü.” Onaylayan pek çok ses yükseldi göğe. Bazı eller hava da yumruk olmuştu. “Bizi alenen tehdit etmelerine göz mü yumacağız?” Kızgınlık dolu ‘hayır’lar yükseldi. “Bugün ya yok olacağız ya yükseleceğiz. Bugün demir yumruğumuzu vurma vaktidir.” Islıklar ve tezahüratlar hava da yükseldi ama Ha Neul tüm bunları değişmeyen bir suratla izliyordu. Gözlerinde tatminlik veya kibir yoktu. Sadece saf bir öfke okunuyordu. So young ise Ha Neul’un yanında zevkten dört köşe olmak üzereydi. Bugün tüm şehirde adlarını duyuracaklardı.

Ha Neul demir beysbol sopasını alarak omzuna attı. Çetesinin oluşturduğu aralıktan tekrar yürüyerek geldiği açıklığa çıktı ve yürümeye başladı. Arkasında çetesiyle beraber.

Bölüm sonu

3 yorum