İçeriğe geç

Y KARAKTERİ

Bölüm 18 · 10 dk okuma

Y KARAKTERİ

Bölüm 18

Geçmiş ve Gelecek III

Hastaneden taburcu olduğu ilk iş gidip rakibinden özür diledi. Yüzünde morluklar dışında ciddi bir hasarı yoktu ama kız onu görür görmez korkuyla çekilip bağırmıştı. Ailesi ise hiç de haz etmeyerek Lim ailesine bakıyor bir an önce gitmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Ha Neul kızın bu durumuna hiç üzülmemiş aksine zevkten dört köşe olmuştu. Bir daha onu kışkırtmaya cesaret edemezdi. Tek iyi tarafı bu değildi elbette. Babasına verdiği sözü tutmuştu ve tek önemli olan buydu.

Kızın odasını terk etmeden önce bulduğu kısacık açıklıkta içindeki o isteğe engel olamamış ve kıza dönmüştü. Aileler kendi aralarında konuştuklarından kızlarına dikkat etmiyorlardı bu yüzden yaptığı şeyi yalnızca kız görmüştü. Sanki yaptıkları yetmiyormuş gibi baş parmağını boynuna götürüp kesiyor gibi yapmış üzgün maskesini anında indirip delice sırıtmıştı. Kızın dehşetle çarpılan yüzü görülmeye değerdi.

Ne yazık ki sevinci kısa sürdü. Yıldızlar takımından atılmış, federasyondan da 3 yıl men yemişti. Hayal kırıklığıyla doluydu içi ama hala yaptığı şeyden pişmanlık duyamıyordu. Sadece ailesine karşı utançla ve sevdiği bir şeyin bir an da ondan alınmasına öfkeyle doluydu. Daha da hırçınlaştırmıştı bu onu. Okulda da durumlar değişmiş, eskiye göre daha beter olmuştu. Gitmek istemiyordu çünkü ona her bakan ya takımdan atılmasından ya da babasının davasından bahsediyordu. O kadar bunalıyordu ki artık sabrı taşmıştı. Kendini durdurmasına engel olan bir şey de olmadığından öfkesini kavgalarda atmaya başlamıştı. İşe yaramıştı da artık kimse ondan bahsetmez olmuştu. Şimdi daha çok korkuyla bakıyorlardı.

Ailesi yine Bayan Han la seanslara başlaması konusunda diretmişti. İstemeye istemeye yeniden o sandalyeye oturmuş ve sorulara ezberlenmiş cevaplar vermişti. Ama Bayan Han zeki bir kadındı. Davranışlarını kelime seçimlerini bile dikkatle gözlemliyor, süzgeçten geçiriyordu. Sonunda ailesine söylediği şey Ha Neul’ün yas tuttuğu olduğuydu. Bel bağladığı şeyden bir an da uzaklaştırılması onda derin bir kayba yol açtığını bu yüzden tekrar depresyon yaşadığını söylemişti. Dediğine göre rol model aldığı babasının tepetaklak oluşu da onda kimlik krizine yol açmıştı.

Haftada bir terapiye tekrar başlamış ve Bayan Han’ın yönlendirilmesiyle gönüllü olarak kitapçıda çalışmaya başlamıştı. İstememiş olsa da hala ailesine karşı sorumluluğu olduğunu düşündüğünden gıkını çıkarmamıştı. Bay Choi’nin yeri küçüktü ama binlerce kitap bulunduruyordu. İşi tavana kadar uzanan kitaplıkların arasında rafları düzenlemekti. Sıkıcı bir iş olduğunu düşünse de sonra zamanla alışmaya başladı. Bunda Bay Choi’nin de etkisi büyüktü elbette. Ona romanlar veriyor sonra da özetini çıkarmasını istiyordu. Bu bazen uzak diyarların destansı öyküleri bazen de kendi tarihlerini anlatan sıkıcı bir kitap oluyordu.

Bay Choi görüp görebileceği en bilgili insandı. Kel kafasında birkaç tutam beyaz saçı kalmıştı. Her daim kırmızı kazağını giyer, kamburu çıkana kadar masasında oturup kitap okurdu. Bir de boynuna taktığı gözlüğü vardı elbette. Okuyacağı zaman hemen gözlerine geçirir, sayfaları hızlı hızlı çevirirdi. Bazen de tek bir sayfa da saatlerce dururdu. Eşinin uzun zaman önce öldüğünü onun yerini kimse dolduramayacağından bir daha evlenmediğini söylerdi hep. Çocukları da olmadığından geçimini bu küçük kitapçıyla sağlıyordu.

Bir iki saat olan zamanı gittikçe artmış ve Bay Choiyle kitap arkadaşı olmuştu. Okuduklarını büyük bir hevesle anlatır, düşüncelerini saçma olsa bile dile getirirdi. Bay Choi de onu can kulağıyla dinler, fikirlerini karşıt argümanlar oluşturup tartışırlardı. Kısa süre sonra aralarına başka biri daha katıldı. Onu yine Bayan Han yönlendirmişti.

Ha Neulden bir yaş büyük zayıfça bir kızdı. Yüzü o kadar küçüktü ki gözleri pörtlek kalıyordu. Saçları kısa ve yağlıydı. Eski bir tişört ve pantolon giyiyordu. Bakışları sürekli dalıyor bazen de Ha Neul onu kendi kendine gülerken buluyordu. Sonradan yakınlaştıklarında Ha Neul’e hemen açılmıştı. Dediğine göre babası o küçükken gitmişti. Annesi ise kilise de temizlik işlerine bakıyordu. Ama şimdi hapisteydi ve devlet kızı himayesine almıştı.

Neden hapse girdiğini sormak istese de kendini tuttu. Onu ilgilendirmezdi sonuçta. Ha Neul de ona kendi ailesinden ve okulundan bahsetmişti kısaca. Kız onu okul kısmında büyük bir dikkatle dinlemiş öfkesine hak vermişti. Arkadaş olmuşlardı olmasına ama So Young da Ha Neul’ün anlamlandıramadığı bazı şeyler vardı. İncile çok takıntılıydı mesela. Annesi ona tüm ayetleri ezberletmişti. Durduk yere incilden hikâyeler anlatıyor, tanıştığı insanları kutsal kitaptan karakterlere benzetiyordu. Bazen kendisine gözünü bile kırpmadan bakarken yakalıyor, bazen de bir anda arkasın da bitiveriyordu. Sonra aynı okula gideceğinin haberini verince sevinse de daha çok şaşırmıştı ama So Young o kadar mutlu görünüyordu ki neden okulunu seçtiğini sormadı.

So young okula sevinçle başlasa da kısa sürede zorbaların hedefi olmuştu. Kitapları yırtılıyor, sırası kötü yazılarla boyanıyor ve ona lakaplar takıyorlardı. Bunlardan biri de ölü balıktı. Hatta bazı kızlar ileri giderek çirkin suratının midelerini bulandırdığını bu yüzden saklamasını gerektiğini söyleyip saçlarını parça pincik etmişlerdi. Ha Neul ise onunla yalnız yemekhanede görüşebiliyordu. O da onun gibi yalnız olduğundan beraber yemeklerini yiyip okula ve sınıftakileri sövüyorlardı. İyi tarafı şuydu ki Ha Neul’ün yanında kimse ona bulaşmıyordu. Çünkü korkuyorlardı ve bu So Young’un Ha Neul’e hayranlık beslemesinin ilk nedenlerinden biriydi. Arkadaşı güzeldi. Kendi gibi çirkin zayıf bir yüze ve ince dudaklara sahip değildi. Sağlıklı bembeyaz dolgun bir yüzü vardı. Dudakları gülümsemese bile her daim kıvrık dururdu ve gözleri büyük, ışıl ışıldı. Kendisinin sönük saçlarının yanında onun parlak siyah saçları bir pelerin gibi omuzlarını sarıp sarmalardı. Tek avantajlı tarafı So young daha uzundu ama o kadar zayıftı ki iskeleti andırıyordu. O ise atik, sağlam bir vücuda sahipti. Sıkıcı dersi dinlemektense onun beden derslerini izlediği zamanlarda, onun koşularda bir kez bile kaybetmediğini görmüştü. O ise iki adım bile koşsa zar zor nefes alırdı. Onun olamadığı her şeydi arkadaşı.

Artık zorbalardan Ha Neul’ün adını söyleyerek kurtuluyordu. Çünkü bir gün onu rahatsız eden bir çocuğu ara sokakta öyle bir dövmüştü ki oğlan onu bırakması için yalvarmıştı. Bu söylenti kısa sürede okulda yayılmış ve öğrenciler So Young’a artık yan gözle bile bakmaz olmuşlardı. Bu So Young’u o kadar çok tatmin etmişti ki ama Ha Neul ise bir o kadar umursamaz davranmıştı. So Young onun hiçbir şey umursamadığını gördüğünden artık okulda onun ismini kullanarak at koşturuyordu. Öğrencilerin paralarını alıyor ona zorbalık yapanlara kat be kat fazlasını yaşatıyordu.

Bu süreçte Ha Neul den başka tekinsiz arkadaşlarda edinmişti. Ha Neul’ü de onlarla tanıştırmış artık bir grup olduklarından her birine lakap takmıştı. Ha Neul’e ise ‘Engerek’ diyordu. Çünkü engereklerin yok edici bir gücü, yıkımı temsil ettiğini okumuştu. Kitaptaki birbirine dolanmış yılan ve ejderhayı gördüğünde Ha Neul’ün baskın gücünü hatırlatmıştı. Artık okulda çete şeklinde dolaşıyorlar kimse onları ne hocalara şikayet edebiliyorlardı ne de bir şey yapabiliyorlardı.

So Young artık okulun efendisiydi. Öyle kibirle ve gururla dolanıyordu ki burnu kaf dağına varmıştı. Ama bu rüyası Ha Neul’ün annesi yüzünden kısa sürmek üzereydi. Annesi Ha Neul’ü başka bir okula gönderecekti çünkü bu okulda daha fazla kavgalara karışır olmuştu ve ailesi bundan hiç haz etmiyordu. Ha Neul ise bunu So young’a oldukça sıradan bir ifadeyle söyleyip işine geri dönmüştü. So young ise sinirden çıldırmak üzereydi. Ha Neul’ün koluna yapışmış gitmemesi için yalvarmıştı. Eğer Ha Neul okuldan giderse kurduğu krallık başına yıkılırdı. O ise omuz silkmiş ve annesi ne isterse onu yapacağını söylemişti. Annesinde denemişti şansını ama annesi o sinir bozucu gülümsemesini takınarak nedenini açıklamış, So Youngla da arkadaşlık etmesini istemediğini de nazikçe dile getirmişti.

Sonradan Bayan Hanla konuşmalarına kulak misafir olduğunda nedenini anlayacaktı. Onu okulda da kitapçıda da görmesi yetmiyormuş gibi seanslarını da aynı güne alıyordu. Ama bu sefer geç kalmıştı ve Ha Neul’ün seansı çoktan bitmiş olmalıydı. Onu kaçırdığını düşünüp hayıflanarak nefes nefese koştu. Odaya vardığında içerden sesler geldiğini duyabiliyordu ama onun değil annesinin sesiydi bu. Adını duymasıyla kulağını resmen kapıya yapıştırarak bir şeyler duymayı bekledi.

“So Young’un onu kötü etkilediğini düşünüyorum” diyordu Bayan Lim. “Kitapçı da çalışması ona iyi gelmişti ama ne zaman o kız geldi. Kavgalara tekrar başladı. Bay Choi de bana şahit olduğu birkaç şeyi anlattı” dedi. Sesi sıkkın ve endişeli geliyordu. Konuşmanın devamını dinlemeye can atsa da Bayan Han gibi kısık sesle konuştuğundan ne dediklerini anlayamadı ama duysa bile söylediklerini pek de hoş olmayan şeyler olduğunu biliyordu.

Öfkeden kuduruyordu. Onu günah keçisi seçmişlerdi öyle mi? Neden tüm suç So young’unmuş gibi davranıyorlardı. Ha Neul yapmak istemese yapmazlardı. Dudaklarını dişleyerek kapıdan uzaklaştı. Nedenini biliyordu gerçi. Ailesi, onu savunacak kimsesi yoktu. Başarısız, çirkin ve aptal bir kız tek başına ne yapabilirdi ki?

Kapı açıldığında Bayan Lim’in güzel yüzüyle karşılaştı. İlk şaşkın ifadesini ardından o samimiyetsiz gülümsemesini gördü. Ona o kadar kinlenmişti ki gülümsemesine yalancı bir gülücük bile atamadı. Ama o bunu fark etmemiş olacak ki sakin bir sesle konuştu.

“Ha Neul babasıyla çoktan çıktı.” Bir şey diyemeden Bayan Han ismini seslendi. Bayan Lim de veda ettikten sonra çekip gitti. O gözden kaybolana kadar baktı. Eğer bakışları öldürebiliyor olsaydı onu oracıkta öldürecekti.

Bir öğle arasında Ha Neul ona dönerek merakla konuşmuştu. “Neyin var. Bugün çok sessizsin.” Son young arkadaşının bir şeyden habersiz suratına baktı. Annesi istemese bile hala so youngla arkadaşlık yapıyor olması ona olan küçük sinirini hemen geçirmişti. Doğru onun bir suçu yoktu. Ailesi ne derse onu yapmakla yükümlüydü. Tüm suç annesindeydi. Kızının hayatına fazla karışıyor, onu yönetiyordu. Oysa ki arkadaşı istediği şeyi yapmakta özgür olmalıydı. Bu onun için daha da öfkelenmesine neden oldu.

“Bir şey yok. Sadece gidecek olmana üzülüyorum.” Dedi üzgün bir ifadeyle. Onun okuluna da transfer olamazdı ki annesi bunu öğrenir öğrenmez tekrar okulunu değiştirirdi. Ha Neul’un önüne dönüp ekmeğinden ısırık aldığını gördü. Anlaşılan So Young kadar önemsemiyordu bunu. Onun için ise bu dünya da cehennemi yaşamak gibiydi. Ha Neul’u hayatının merkezine oturtmuştu. Onun olamayacağı her şeye sahipti. Tanrı gibiydi onun gözünde. Öyle ki onun gitmesini düşünmekten gözüne uyku girmiyor, yemek bile yiyemiyordu. Eğer o olmazsa So young da var olamazdı ve var olabilmesi için sorunun ortadan kalkması gerekiyordu.

Bir planı vardı elbette. Arkadaşının sonsuza kadar yanında kalmasını sağlayacak bir plan. İnce eleyip sık dokuduğu bu planı bir yaz akşamı hayata geçirmeye karar verdi. Her zaman ki gizlendiği köşesine çekildi bir kez daha. Son birkaç aydır sürekli buraya geliyor, ailenin her ne yaptığını saati saatine kaydediyordu. Öyle ki babanın iki saat sonra geleceğini, küçük kardeşin çalışma salonunda olduğunu biliyordu. Biraz daha bekledikten sonra kadın onu bekletmeden dışarı çıktı. Onu gördüğündeki o öfke yine kendini gösterdi. Üstüne atlayıp yüzüne yüzüne vurmak istiyor, o sahte gülümsemesini sonsuza kadar silmek istiyordu ama bunu yapamazdı elbette. Sonraki planları için temiz bir sicili olmalıydı.

Tek kullanımlık telefonunu açarak numarayı girdi. Tek kelimelik mesajı yazdı ve bir kez bile arkasına bakmadan orayı terk etti.

Ha Neul kardeşinin sesini ilk duyduğunda tepki veremedi. Hye rim ağlıyor, yarım yamalak konuşuyordu ama bırakın soru sormayı konuşmayı unutmuştu. Eli ayağı tutmuyordu, hyerim’in sesi uzaklardan geliyor nabzı başının arkasında atıyordu. Öksürmeye başladığında uzun süredir nefes alamadığını fark etti. Yere, dizlerinin üstüne düştü. Ağzından tükürükler saçarak öksürüyor öksürüyordu. Annesinin öldüğünü söylüyordu kardeşi.

‘Annem öldü’ demişti.

Bu doğru olamazdı değil mi? Daha sabah konuşmuşlar annesi onu bin bir tembihle uğurlamış, onu sevdiğini söylemişti. Ha Neul ise yüzüne bile bakmadan evden çıkmıştı. Son kez mi görmüştü annesini? Hayır diye reddetti tüm benliğiyle. Bir şeyi yanlış anlamış olmalıydı hyerim sonuçta daha küçüktü. Nereden bilebilirdi ki ölümü? Babasını bulmalıydı. O ona gerçeği söylerdi.

Yerinden doğruldu. Onu çevreleyen insanları geçti hızla. Hyerim’in dediği hastaneye koşmaya başladı. Öyle bir koşuyordu ki nefesi kesiliyor, başı dönüyordu. Hastaneden içeri girdiğinde kardeşini gördü. Kardeşi duvarın dibine çökmüş elinde babasının telefonunu sıkı sıkı tutmuş sallanıyordu. Yalnızdı. Yanına gittiğinde nefes nefeseydi ama konuşamamasının bununla alakası yoktu. Cümleler oluşmuyordu zihninde. Dilinin olması gereken yerinde bir uyuşukluk vardı.

Kardeşi kafasını kaldırıp baktığında rahatlamayla dolan gözlerinin bir an da boşandığını gördü. Ayağa fırlamış ve ablasının beline sarılıp kafasını gövdesine gömmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor bir yandan da ‘abla’ ‘anne’ diyordu. Kollarını ona sarmak teselli etmek istedi ama yapamadı. Taş kesilmişti adeta. Kardeşinin bağrışları kulaklarını çınlatıyordu ama çıt çıkaramıyordu. Çevresindeki insanların ona baktığını görüyordu ama gördüğü bir hemşireye annesini soramıyordu. Sadece bir kardeşine bir insanlara bakıyordu.

En sonunda hemşire olduğunu düşündüğü genç bir kadın tuttu elinden. Kardeşi de yanında hala ona yapışık yürüyor bir yandan da ağlıyordu. Öyle ki tişörtü tümüyle ıslanmış ve yaptığı küçük yumruktan kırış kırış olmuştu. Kadın onunla konuşuyor bir şeyler söylüyordu ama başka bir lisan konuşuyor olmalıydı ki onu anlayamıyordu. Sadece arada hüznünü belli eden suratına bakakalıyordu.

Aşağıya inip bir odanın önüne geldiklerinde babasını gördü. Büyük bir rahatlamayla dolan kalbi çözüldü. Babasının yanına gidip boynuna sarılmak istedi. Nitekim kardeşi de bunu yaparak yere çökmüş babasına koştu. Küçücük kolları büyük bedeni sarmalamaya çalıştı ama tuhaf bir şeyler vardı. Babası her zamanki gülümsemesiyle kardeşine sarılmıyordu. Gözleri pis yerden ayrılmıyor, bedeni bir milim bile kıpırdamıyordu.

İçinden çığlıklar kopuyordu ama sesi çıkmıyordu. Koşmak, tepinmek istiyordu ama kıpırdayamıyordu. Sadece babasının kederli yüzüne bakıyordu. Kederde denilemezdi buna daha yoğun daha acı bir şeydi. Ruhunu kaybetmiş gibiydi. Donuk gözleriyle cansız bir heykeli andırıyordu. Sonra kapının açılarak anneannesinin çıktığını gördü. Anneannesi ağlamaktan helak olan gözlerle ilk önce damadına sonra Ha Neul’e baktı. Onunda keder okunuyordu gözlerinde. Özellikle Ha Neul’u görünce daha da ağlamaya başlamış ve kollarına çekerek sarılmıştı. Ona ne kadar sarılmak istese de sarılamadı. Sadece annesinin ardında olduğunu bildiği o beyaz kapıya bakmakla yetindi.

Bölüm sonu

3 yorum