Bir öğle arasında yine müzik sınıfının önündeydim. Bu sefer yalnızdım ve buradan en son nasıl ayrıldığım düşünülürse adımlarımın geri geri gitmesi anlaşılırdı. Derin bir nefes alıp içeri girmeyi kaçmaya tercih ettim.
Masa da oturuyordu. Önünde açık bir kitap duruyor, parlayan gözlüklerin ardından gözleri hızla kayıyordu. Sesi duymasıyla ilgisiz bakışları kalktı ve onu bölenin kim olduğuna kısık öfkeli gözlerle baktı. Beni görmesiyle kafasını çevirerek kitabı okumaya devam etti. Alelen görmezden geliniyordum.
Derin bir nefes alarak masaya ondan uzak köşeye oturdum.
"Neden buradasın?" dedi vakit kaybetmeden. Gözlerini hala kitaptan kaldırmamış, arada bir sayfayı çeviriyordu.
" Nedenini biliyorsun"
"Sana istediğin şeyi vermeyeceğimiz konusunda gayet net olduğumu sanıyordum."
"Neden benden nefret ediyorsun? İlk karşılaştığımızdan beri bariz bir düşmanlıkla bakıyorsun, bakıyorsunuz." Saf merakla sarf ettiğim cümleler sonunda kafasını kaldırmasına neden olmuştu.
"Nefret güçlü bir duygu." Bana baktı. "Senden nefret etmiyorum. Sadece senin eylemlerini yargılıyorum."
Kaşlarım havalandı sonra çatıldı.
"Eylemlerim mi?" güldüm içtenlikten uzak alaycı bir gülümsemeydi.
"Okulun başından beri aynı sınıfta olduğumuzu bilmiyorsun değil mi?" dedi gayet sıradan bir sesle.
İşte buna vereceğim bir cevap yoktu. Buraya taşındığımızdan beri kendimi öyle bir kapamıştım ki etrafımda ne olduğundan bir haberdim. Tek gördüğüm, düşündüğüm ailemi hayal kırıklığına uğratmamaktı. Bu yüzden kendime her konu da öyle bir frenliyordum ki kendimi içimde öğütüyordum. Kendimi prangalara vuruyor tüm sorunlara karşı 3 maymunu oynuyordum. Öyle ki etrafımdaki herkesin suratında koca bir çarpıdan başka bir şey görmüyordum. Benim için onlar görünmezdi en az benim olduğum kadar.
"İlk başından beri zorbalığa uğradığımı, dövüldüğümü ve dışlandığımı da bilmiyorsun o zaman. Diğer herkes gibi sende görmezden geliyordun. En az zorbalar kadar suçlusunuz hepiniz." Sonlara doğru artan öfkesi kendimi yine bir karmaşanın içinde bulacağımın göstergesiydi.
"Peki" dedim gayet sakince. "Ben zorbalığa uğruyorken sen neden bir şey yapmadın?" aramızda derin bir sessizlik oldu. "Çünkü yapabileceğin bir şey yoktu. Kendi başınaydın ve sorunlarınla uğraşıyordun. Okul, zor sınavlar, anlayışsız ebeveynler, umursamaz hocalar..." diyerek devam ettim. "O kadar çok sorunla uğraşıyordun ki tek başına. 'neden yeni bir tanesini ekleyeyim ki' diye düşündün." Omuz silktim. "Sadece kendini korumaya çalışıyordun. Korkmuştun ve hayatta kalmaya çalışıyordun. Sonra elinden hiçbir şey gelmemesinden, yalnız ve zayıf olmaktan nefret ettin. Kendine yönlendirdiğin öfke o kadar fazlaydı ki en sonunda patladın ve şimdi günah keçisi arıyorsun." Çıt çıkmıyordu. "Ama dedim benim ne günah keçisi olmaya ne de yapmadığım şeyler için mesul tutulmaya hakkım yok. Benim de senin kafanı çevirmeni mesul tutmadığım gibi." Gözlerini kırpmadan beni dinlemesini karşıt argümanlar düşünüyor olmasına bağlasam da beni şaşırtarak hiçbir şey demedi. Bam teline dokunmuş olmalıydım ki eli kitabın üstünde yumruk olmuştu. Derin düşüncelere daldığı dalgın gözlerinden anlaşılıyordu. Bu saatten sonra ya daha kötüye gidecektik ya da birbirimizi görmezden gelecektik.
Derin bir nefes aldım. "İstediğin kadar beni suçlayabilirsin ama ulaşmayacak. Çünkü umursamayacağım. Benim tek derdim bulaştığım sorunu kökten halletmek ve bu maalesef ki sizden geçiyor. Bu işi bitirdiğim de beni görmeyeceksin bile bu yüzden beni kısa süreli geçirdiğin bir hastalık olarak düşün ve vücudundan atmaya çalış. Benden kısa süre de kurtulabilmem için de yardım etmelisin. Anlıyor musun?"
Kafasını yana eğerek merakla beni süzdü. Bu onda gördüğüm ilk insani belirtiydi ve kısık gözleriyle incelemesi kendimi kobay faresi gibi hissettiriyordu. Büyük bir neşterle her an kesilmeye hazır olmalıymışım gibi.
"Bugün dikenlerini daha çok çıkarmışsın. Ona bir şey mi yaptın?" Arkamda duyduğum sesle hızla ona döndüm. Geçen gün ki kızdı ve bu sefer kabarık saçlarını tek atkuyruğunda yine tavşanlı bir tokayla toplamıştı. Nasıl bu kadar sessiz olabiliyordu aklım almıyordu. Bir an da bitiveriyordu ve bu beni tedirgin ediyordu. Kocaman kızgın gözlerinin hedefi ise kitabı ve O'ydu.
"Neden sürekli bana kirpi diyorsun" demekten alamadım kendimi.
"Onun dünyasında hayvanlarla insanla bir." Dedi arkasından bir ses. Büyük kemikli bir el yavaşça kızın kafasına kondu ve karıştırdı. Sevgiyle yapılan bu eylem dostçaydı. Her zaman ki ciddi suratının yerini büyük bir gülümseme almıştı. Beni görmesiyle ışıldayan gözleri hemen bir perdenin arkasına saklanarak söndü. Anlaşılan aile saadetinden bana bir şey düşmüyordu. İstediğimden değil ama soğuk kış gününde büyük pencereden içerideki sıcak şömine önünde toplanan karnı tok sırtı pek insanları izlemeye benziyordu. Sen ise dışarı da elinde kala kalan tek bir kibritle dikiliyor, buz kesen çıplak ayaklarını birbirine ovuşturarak ısıtmaya çalışıyordun. Aynı zamanda olsak da farklı yerlerdeydik. Birimizin haberi bile olmadığı bir yerde.
Kız söylenerek saçlarını düzeltse de bundan rahatsız olmadığı belliydi.
"O zaman sen bir tavşan mısın?" dedim tekrar kıza bakarken. "Saçlarını düzelten eli bir an da durdu ve aşırı bir heyecanla kafasını salladı.
"Evet. Nereden anladın? Tavşanlar çok sosyal ve cana yakındırlar. Pek çok türle yakın dostluk kurabilirler." Nefes almadan konuşmaya devam ediyordu. Araya girerek "Sadece seni gördüğüm iki seferde de tavşanlı tokalar takıyordun. Ben sadece tahmin yürüttüm." Dedim dikkatle.
Gözleri kısılarak dudakları muzipçe kıvrıldı. Arkasını dönerek "Bana çok iyi bir gözlemci olduğunu söylememiştin." Dedi.
Kocaman tokaları görmememin imkânsız olduğunu söylemedim. Benim bile geçmeyeceğim sınırlar vardı.
"Lütfen onunla çalışmama izin ver. Göreceksin sana iki katı bilgi getireceğiz" diye de eklemeyi ihmal etmedi.
"Bu istediğinde olacak bir şey değil" dedi masasın diğer ucundan bir ses. Hala kitabını okumaya devam etse de kulağı bizdeydi. Kız ona dönerek ondan beklenilmeyecek bir öfkeyle "Bu seni ilgilendirmez" dedi. Bu ikisinin arasında ki dinamiğin diğerlerine göre daha düşmanca olduğunu hissediyordum. Aralarında ne geçtiğini bilmiyordum ama bu tartışmayı izlerken ikisinin de gösterdiklerinden çok farklı kişilikleri ortaya çıkıyordu. Biri fazla konuşurken diğeri fazlaca öfkeli oluyordu.
"Yine mi kavga ediyorlar" dedi bıkkın bir ses. Yeni arkadaşım abisini geçip yanıma otururken. Omuz silkmekle yetinsem de onu gördüğüm için sevindiğimi itiraf etmeliydim. En azından sizin tarafınız da olan birinin varlığını bilmek rahatlatıcıydı.
"Hey" dedi ikizlerden biri araya girerken. "Bunu sonraya bıraksanız." Dedi diğeri de onu tamamlarcasına. Konuşmalar bir bıçak gibi kesildi.
"Daha önemli konularımız var." Diyerek tahtaya gitti ve olanca gücüyle çekerek daha önce gördüğüm ağ karmaşasını ortaya çıkardı. Tüm ilgim oraya yönelirken ister istemez sandalye de kaykıldım. Tüm notları, fotoğraftaki yüzleri ve en önemlisi birbirine bağlı iplikler karmaşasını beynime kazımak istercesine tek tek inceledim. Öyle ki gözümü kapattığım an da zihnimde canlansın istiyordum.
Tüm iplikleri takip ediyor kimin neye nasıl bağlandığını anlamaya çalışıyordum. Sonra dikkatimi bir şey çekti. Her bir ipliğin sonu ortadaki tek bir soru işaretine bağlanıyordu.
"Neden ortada soru işareti var?" dedim fazla bir merakla. Konuşmalar kesildi ve hepsi birbirine bakmaya başladı. Anlaşılan benimle tüm bilgileri paylaşmakta hala kararsızdılar ve bu ben de bıkkınlıkla derin bir nefes almayı uyandırıyordu. 'Tanrı aşkına yine mi?' diye bağırma isteğiyle beraber. Ağzımı açıp gözümü yumacaktım ki hiç beklemediğim kişiden hiç beklemediğim cümleleri duydum. Kardeşim poker face de oldukça iyi olduğumu söylerdi ama o bile şuan yüzümün halini görseydi açık kitaptan hallice olmama şaşırırdı.
"Ne söyleyeceksen söyle" dedi ikizlerden birine " O da artık bizimle bu işte" dedi gözlüklerini düzeltirken. Kendinden bir hayli emin, sakindi. Benim ona baktığımı görmüş olsa bile bana dönmedi veya tek kelime etmedi. Kapattığı kitabıyla tahtaya bakmaya devam etti. Ben de bir şey demeyerek önüme döndüm. Bir an önce konuya girmeye pek bir hevesliydim.
"Peki öyleyse" dedi boğazını temizlerken. "En baştan başlamalıyız." Diye devam etti diğeri.
Eliyle '1' yazılı yere vurdu. Tanımadığım genç bir erkeğin resmiydi bu. Uzun saçlıydı öyle ki neredeyse omzuna değecekti. Yaralı ağzından sarkan sigarasını daha yakmamıştı. Açıkta kalan tek gözü karşısındakine odaklanmıştı. Dik, donuk ve öfke doluydu.
"Bu 'Azrael' çetesinin lideri. Onları orak dövmesiyle tanıyorsun." Dişlerimi sıktım ama sesimi çıkarmadım. "Okullarında haraç kesiyorlar. Eğer istedikleri miktardaki parayı vermezsen" elini boğazına götürdü ve baş parmağıyla kesiyormuş gibi bir hareket yaptı. Diğeri elindeki kağıtları karıştırarak gür bir sesle okumaya başladı.
"Çocuk yasasının 4. Maddesinin 1. Fıkrasına göre ceza kanunu ihlal eden 10- 14 yaşları arasındaki çocuklar, çocuk koruma vakası adı altında incelenecektir." Kağıdı kapattı ve kafasını kaldırarak öfkeli şekilde konuşmaya devam etti. "Yani ne yaparlarsa yapsınlar cezalarını çekmezler. Sicillerine bile işlemez." Omuz silkti. "Bunu bildiklerinden okullarında at koşturuyorlar. Fiziksel işkenceler, ruhsal zorbalık" omuz silkti. "Hepsi sırf yaşlarına güvendiklerinden dolayı."
Odayı dolduran gerilim öyle bir yoğundu ki dokunmaya çalışsam çarpılarak ölürdüm. Sessizlik, baskıyla bir oluyor ağzımdan burnumdan girip beni boğuyordu. Sanki soluk borum ve akciğerlerim balçıkla sıvanmış gibi yapış yapış hissediyordum. Başım dönüyor, vücudum uyuşuyordu. Daha başındaydık ve ben şimdiden tanıdık cümlelerin anılarıyla kirlenmiştim.
" 'Rafael' çetesi" bu sefer ellerini cebine sokmuş ve kurnazca gülümseyen genç çocuğu gösterdi. Zayıfcaydı ama içimdeki ses onun her bir kavgayı kazandığını söylüyordu.
"Ve son olarak 'Michael' çetesi." Yutkundu ve resme bakmadan vurarak devam etti. "Bu okulun çetesi." İri yarıca biriydi. Yüzüne oturan daimi bir kaş çatmayla geziyormuş gibi asık ve öfkeli bir suratı vardı.
" O zaman Gabriel de siz mi oluyorsunuz" dedim ister istemez alayla sarf etmiştim. Ama o alayımı görmezden gelerek kafasını olumsuz anlamda salladı.
"Biz çete üyesi değiliz. Sadece zorbalığı engellemek üzerine uğraşıyoruz. Daha fazla kurban vermemek için çabalıyoruz." Dedi büyük bir kararlılık ve özveriyle. Bunu neden zorba komitesine bildirmediklerini soracaktım ki aklıma Bay Siin'in umursamazlığı geldi ve sustum.
"Onları engellemeye çalıştığımız için bizi karşılarına almış durumdalar. Bu üç çete kendi aralarında daimi bir kavgaya tutuşsalar da dışardan bir tehditte bir oluyorlar" derin bir nefes alıp verdi.
"Peki Gabriel kim?" derin sessizlik bu sorunun cevabını onlarında bilmediğini gösteriyordu.
"İşte bu. Soru işaretinin nedeni. Tüm çeteler ondan emir alıyor, o ne isterse yapıyorlar. Bu çeteler, ağının sadece dış kısmı. Ama o ise 'Tanrı'ya hizmet eden merkezde ki bir" eliyle soru işaretine vurdu. "Örümcek"
Tüm ipliklerin çembere aldığı şekle baktım. Bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi geliyordu. Tanıdık rahatsızlık duygusu, kırmızı bir ip gibi kıvrılarak bacağımdan yükselip gövdemi sararak beni sıkıştırdı. Öyle bir sıkıyordu ki nefes alamıyordum. Gözlerim kırmızı bir şeritle kapanıp ruhum bilincimi kaybetmeden önce ipin diğer ucunun kim de olduğunu görebilmiştim. Gabriel di.
