İçeriğe geç

Win Untouchable [taekookv]

Bölüm 6 · 6 dk okuma

Win Untouchable [taekookv]

Bölüm 6

6

_____

Bu hayatta

şehveti seninle tatmak

için yaşıyorum

_____

°

Win Untouchable

(Dokunulmazı Kazan)

°

Bölüm 6

héritier du feu || ateşin varisi

***

2 gün sonra

Ellerimin ince belinden, çilek kokusunun vanilya kokumdan, kırmızı kamelya açan üst dudağının beyaz kamelya açan alt dudağımdan ayrılması üzerinden, daha doğrusu Jeon Jungkook'un ruh eşim olduğunu öğrendiğim gün üzerinden 42 saat geçmişti.

Belki de bu zamana kadar yapmamız gereken tek şey birbirimize karşı cesur olmak, bir şeyleri gözden çıkartmaktı.

Güzel omegam sadece benimdi.

Alt dudağının iç tarafında açan kırmızı kamelya, tam da şu saatlerde bir bar taburesi üstünde onu kucaklıyor oluşumun en büyük sebebiydi.

"Benimsin..."

Fısıltıyla yaklaştım kiraz dudaklarına. Sanki hayatta tek ihtiyacım olan oymuş gibi ihtiras doluydum. Tek arzum, Jeon Jungkook ve arsız omegasıydı. Onun deltası olmak, tek temennimdi.

"Seninim..."

Dudaklarımızı birleştiren o oldu. Sadece kısa bir öpücük bırakmaktansa, yavaş ve kışkırtıcı hünerlerini sergilemeyi seçti.

Dudağının alt köşesindeki piercingini dudaklarıma kısaca sürtterken; dilini sivriltmiş, sus çizgimde öylesine gezdirmişti. Dilinin bıraktığı ıslak yol bile sertleşmemi sağlıyordu.

Ellerimi kalçasının arkasında birleştirip iç bacaklarından tutarak kucağımda hoplattım ve yerlerimizi değiştirerek onu bar taburesine oturtup bacakları arasına girdim.

Tam da omegam tarafından dudaklarım arasına bırakılan inleme, dilimi dudakları arasına itmemi sağlamışken; dilimi dudakları arasına aldı ve ileri geri hareket etmeye başladı.

Ağzında adeta lolipop yaptığı dilim onun ekmeğini yemiyor, ağzını turluyordu. Kirazlı lipbalmı ağzımın her bir miliminde yayılırken tek yaptığım bu tada tamamen sahip olmaya çalışmaktı.

Ellerim dolgun kalçalarını sıkarken bir saniye bile duraksamıyor, çok daha fazlasını ister gibi inleme misali mırıltılar çıkartıyordu.

Dilimi dudaklarından turtarak piercingine götürdüm ve halkayı dişlerim arasına alıp çekiştirdim. Ensemde birleşen elleri saçlarımı çekiştirmeye başladığında, canının yandığını düşünüp piercingi çekiştirmeyi bırakarak emmeye başladım.

Yumuşak dudakları resmen ağzımda dağılan bir kurabiyeydi.

Sabahın en erken saatlerinde, güneşin ilk ışıklarını izlerken yudumladığım kahvemdi.

Ya da bir kış günü, yağmurlu bir havada dışarıdan yağmurun damlaları camda yankılanırken; şöminenin başında yaşadığım huzur dolu uykuydu.

Yediğim en güzel tat, gördüğüm en güzel manzara, yaşadığım en güzel huzur: Jeon Jungkook'tu.

Nefeslerimiz birbirine karışırken son defa dudaklarımızı birleştirmiş, güzel dudaklarından ayrılmıştım. Ne zaman yumduğumu bilmediğim gözlerimi açarken gördüğüm ilk şey, karşımdaki mükemmel manzaraydı.

Şişmiş, kızarmış, yer yer kanamış dudakları; dudakları etrafında parlayan ıslaklıklarımız, öpücüğümüz sonrası -her ne kadar belli etmemeye çalışsa bile fark edilen utancın getirisi- kızaran yanakları, dudaklarımız ayrıldığı için dumura uğradığını belli eden, mayışmış bakışlar...

Altımdaki hâlini düşünemiyorum.

Her zamanki arsız kıkırtısını sunarken bakışlarını şişmiş olduğunu tahmin ettiğim dudaklarımdan çekti ve bir kenara bıraktığı içkisini hiç tereddüt etmeden tekledi. Dudağının kenarından dökülen kırmızı renk sıvı, şarabın özgürlüğünü manzaralalıyor iken tek yapmam gerekenin artık -belki de 7, bardağı bitiren omegayı- durdurmak olduğunu yeni yeni fark ediyordum.

Barmene dönüp yenisini isteyecek iken onu kendime döndürdüm.

"Yeter bu kadar."

Gözlerinin yavaştan kaynaya başladığını görebiliyordum. Ciddi anlamda sarhoş olmaya başlıyordu.

Elini gömleğimin yakasına götürüp beni kendine çekti. Fakat şimdi, o mayışmış gözlerinden eser yoktu.

"Bana emir verme delta."

Kıkırdadım. "En son emirlerim için yalvardığını söylüyordun."

Yüzünde oyuncu bir gülümseme varken burnunu burnuma değdirerek kafasını yavaşça onaylamaz şekilde salladı. Burnunu burnuma sürtüyor, sıcak yıllanmış şarap kokan nefesini yüzüme vuruyordu.

"Hayır... Sadece sikin için yalvarıyorum."

Tam da o sırada ne ara tekrar sipariş ettiğini bilmediğim, yeni bir kadeh şarap masaya bırakılırken kayan bakışlarıyla yüzümü süzmüş; yakamı bırakarak geriye yaslanmıştı.

Kadehi eline aldı ve dudaklarını aralayacak yavaşça yudumladı.

Beni deli ediyorsun.

Konuşmak için dudaklarımı araladığım sırada omzumda hissettiğim dokunuşla arkamı döndüm. Gördüğüm kişinin yaklaşık yarım saattir beklediğim kişi olması rahatlamamı sağlamıştı. Birbirimizi görünce ilk olarak selamlaştık.

"Beklettiysem, kusuruma bakmayın. Trafik vardı."

Kafamı sorun yok anlamında salladım. Jungkook'un neden çatıldığını anlamadığım bakışları Namjoon hyungu süzerken ikisinin arasında oluşan gergin havayı ortadan kaldırmak amacıyla Namjoon hyunga dönüp, elimi omegamın beline attım.

"Güzelim, bu Namjoon hyung. Kim Holding'in LA'daki şirket ortağı olur. Aynı zamanda liseden arkadaşım."

Son sözlerim ile bakışları az da olsa yumuşarken Namjoon hyungun ona öncesinden -Jungkook'un karakteri ile ilgili- söylediğim sözler neyseki hâlâ hatırında olacak ki sevecen bir şekilde elini uzatmış, karşılığını kısa sürede alarak selamlaşmıştı.

"Memnun oldum Jungkook. Taehyung senden çokça bahsetti."

"Ben de memnun oldum Namjoon hyung."

Hayatımda önemli bir yere sahip olan birisine, çabucak alışmış gibi hyung diyerek seslenmesi gerçekten çok hoşuma gitmişti. Ama aslına bakarsak, Jungkook'un yaptığı her hareket hoşuma gidiyordu.

Namjoon hyung kendisine içecek sipariş ederken, Jungkook bir kadeh daha bitirmiş sanki nispet yapıyormuş gibi bir de gözlerime baka baka gülümsemişti.

Gamzelerine ölüyorum.

"Sen varya..."

"Hmm? Ben varya...?"

Namjoon hyungun kolumda hissettiğim eli -dokunmazsa söyleceğim terbiyesiz sözleri durdururken- ona dönerek, donuklaşmış gözleriyle karşılaştım.

Aslında bugün ciddi anlamda konuşmamız gereken şeyler olduğunu ikimiz de biliyorduk. Keza omegam ile ruh eşi olduğumuzu kanıtlayan çiçeklerimiz kesinlikle Namjoon hyunga söylemem gereken bir şeydi.

Vita'nın varlığını öğrenmek için, dolunayı beklemem gerekmiyordu sonuçta. Haber vermem gerekirdi. Bunca zamandır uğraşıyordu sonuçta.

Fakat önemli konuşacakları olan tek kişi olmamalıyım ki, "konuşmamız gerek hem de acil" diyerek buluşma ayarlamıştı. Her ne kadar bir bar köşesi bunun için pek de uygun olmasa da...

Namjoon hyung kadehinden yavaş bir yudum aldıktan sonra elinden indirmeden, bakışlarını bize dikti. Gerçekten tuhaf bir şekilde gergin görünüyordu.

Sorun neydi, bilmiyordum ama iyi bir şeyler olmadığı kesindi.

Tek elimle incecik belini sardığım Jungkook'un dengesini kaybetmeye başladığını fark edince "İyi misin?" dedim. Gözlerini zar zor açıyordu fakat kafasını olumlu anlamda salladı.

"Tuvalete gitmem gerekiyor..."

"Seni götüreyim-"

Dudaklarını dudaklarıma bastırarak çok kısa bir öpücük kondurdu.

"Gerek yok. Birazdan gelirim."

Kafamı salladım ve belindeki tutuşumu gevşeterek gidişini izledim. Teker teker kalabalığı yarıyor, sarhoş olduğunu her ne kadar belli etse de savsaklığını göstermemeye çalışarak çıkışa ilerliyordu. Çıkışa kadar güvenli gittiğini anladıktan sonra benimle beraber gidişini izleyen Namjoon hyung bir hışımla yanımda bitmiş, kolumu tutmuştu.

Ardından ise ben daha ne olduğunu anlayamayadan elini alt dudağıma götürmüş, aşağıya çekiştirmişti. Tabii, gördüğü ilk şey de beyaz kamelya olunca gözleri kocaman olmuştu.

"Siktir...doğruymuş."

"Hyung ne yapıyorsun-"

"Çi-çiçekleriniz var."

Neden böyle asabiyet anlamıyordum. Sorun neydi?

"Evet, hatta bunu söyleyecektim bugün sana. Sorun ne?"

Elini yüzüne götürüp sıvazladı. Özellikle de uykusuz olduğunu belli eden gözlerini iyice ovduktan sonra zar zor açarak, bakışlarını bana yükseltti.

"Vita'nın varlığını öğrenmeden nasıl yapabilirsin bunu?"

"Ne önemi var? Olmadığını öğrenmiş olduk böylece."

Gülerken kafasını olumsuz anlamda salladı. Resmen, gördüğüm en tuhaf haline bürünmüştü şu anda. Ne döndüğünü anlamıyordum. Kafayı mı bulmuştu?

"Hem sen... nereden biliyorsun çiçeklerimin yerini?"

"Şu an çok daha önemli bir sorunumuz var Taehyung!"

"Sikeyim! Söyle o zaman!"

Bakışları etrafı gezerken, özellikle de Jungkook'un biraz önce gözden kaybolduğu çıkışa alanında gezinmiş sonra bana dönmüştü. Ellerini omzularıma koyup beni kendine çekti.

"O geldi."

O, mu?

Gözlerim sinirden seğirmeye başlarken, kalbimde yüksek sesli bir nabzı duyabiliyordum. Maalesef, Namjoon hyungun adını söylemek bile istemediği o'nun kim olduğunu çok iyi biliyordum.

"Sen... Ne sikim saçmalıyorsun?"

Derin bir nefes verdi.

"Geldi Taehyung. Bu sabah. Ve..."

Süren kısa sessizliğin ardından omzumdaki ellerini sert bir şekilde kendimden kurtarıp bağırdım. "Sikeyim konuşsana! Ve ne?!"

Bakışları biraz öncenin aksine asla gözlerime uğramazken, saçlarını eliyle geriye attı ve isteksizce yanıtladı.

"Çiçekleri var..."

Çiçekler.

Yutkundum.

"Alt dudağında, beyaz kamelya."

Kalbime ağır bir acı saplanırken, duyduğum her bir sözün ne olduğunu biliyordum. Geçmişimden gelen her acının bir gün beni böyle takip edeceğini, mutlu olduğum gün onun beni böylesine yakalayacağını biliyordum.

Mutlu olmama izin vermeyecekti.

"Victor... Geri geldi."

.

.

.

Bölüm sonu.

Aslında kitap tam olarak bu bölümle beraber başlıyor. Ki zaten bir kaç bölüm içerisinde de anlarsınız neyin ne olduğunu. Bölümler çok kısa diyenler için de, öncesinde de belirttiğim gibi; fici uzun tutmuyorum çünkü minific sayılabilecek bir fic.

En fazla 20-25 bölümlük.

Victor'u fice nasıl katacağımı da bilemediğim için en başta açıklamada belirtmedim ama en başından beridir yapmak istediğim şey buydu. Çünkü taekook ilişkisi çok hızlı ilerliyordu ve bu benim çoğu ficimde de olduğu gibi hızlı yapacağım bir şey değil.

Bu yüzden asıl bombayı burada patlattım denilebilir.

KİTAP AÇIKLAMASINA BAKMADAN GEÇMEYİN. rica ediyorum.!!!

Oy ve yorum sayısını düşürmeyelim. Bol bol yorum yapalım mümkünse. Hepinizi çok seviyorum. Sevgilerleee

Öptümm>



Bu arada Fire N Water'a da ybler gelecek bir iki güne bir bskın derimmm muck

Bölüm sonu

4 yorum