______
Seni başkasıyla paylaşmamı
bekleme benden.
Seni paylaşmaktansa, seni kendine saklamayı yeğlerim.
_______
Bölüm 4
-La rose d'Aphrodite-
°
Win Untouchable
(Dokunulmazı Kazan)
°
Bazı zamanlar kendini olduğundan da güçsüz hisseder insan.
Ben hayatım boyunca bu güçsüzlüğü tatmamıştım. Keza güçsüz değildim, aksine; yüzyılın deltası olarak en güçlüsüydüm.
Fakat şimdilerde anlıyorum ki, günü geldiğinde yüzyılın deltası bile kendini bir çocuk kadar güçsüz hissedebiliyordu.
Toplantı esnasında masanın altından topuğuyla sikinizi okşayan -oldukça arsız bir omega- bir Jeon Jungkook varsa, işte o zaman dünyadaki en güçsüz insan oluyordunuz.
Toplantıda olmasını umursamadan ağzından düşmeyen lolipopuyla kısık kısık gülüyor, kahve gözlerini gözlerimden bir an bile çekmeden penisimle ilgileniyordu.
Ortamdaki otoritemi bozmamak adına kendimle büyük bir savaş verirken, sonunda gelen Redline sunumunu dinlemeye başladım. Beta genç kız ayaklanmış, sunumunu beyaz ekrana yansıtmıştı.
Her ne kadar ellerim masanın üzerinde kenetlenmiş, burnumun ucunda düşen retro gözlüklerimi havalandırarak ciddi bir tutum sergiliyor olsam da, içimde deltam ile büyük bir savaş hâlindeydim.
Converse ayakkabısının topuğu aletime uzanmakta zorlu yaşadığında ayağının ucuyla ilgileniyor, resmen baştan aşağıya yoğuruyordu. Her ne kadar onunla ilgilenmiyor gibi dursam da, bakışlarımı yaptığı saçmalığı kesmesi adına ona yükseltmiş; dilinin dudağında gezinirdiğini, ara ara piercingini dürtüklediğini fark etmiştim.
Omegam, bir tanrı.
Deltam göğsümde onlarca yara açarken bile omegası bellediği Jungkook'u gördüğü an onun güzelliğine hayran kalıyor, penisimin hareketlenmesini sağlıyordu.
Bakışlarım ondan olabildiğince kaçarken ne yapacağımı bilemesem de kendimi zorladım ve sunum yapan Redline ajansının stajyerine döndüm.
Tamam, sadece sakin olmalıydım. Ayağının ucuyla titreyen hayalarımı dürtükleyen omegayı düşünmeyi kesip, kendime gelmeliydim.
"Bu gece elbisesi, Bay Jeon için özel bir tasarım. Bay Ahn özellikle kendisine özel tasarladığını, Redline dergisinde üzerinde görmek için sabırsızlandığından bahsettiler."
Sikik.
Sikik.
Bakışlarım anlık olarak Jungkook'a dönerken, gördüğüm manzara ile dişlerimi birbirine geçirmek istercesine sıktım. Dudaklarım aralanmış, arasından sert bir nefes çekmiştim. Aklıma gelen düşünce ile hızla etraftaki ajans hissedarlarına baktım. Neyseki kimsenin gözü üzerimizde değildi.
Bu sikik omega ne yapmaya çalışıyordu?!
İki parmağını dudakları üzerinde gezdirip diliyle ıslattıktan sonra, bakışları gözlerimi delip geçerken dudakları arasına aldı ve yavaş bir gitgel başlattı. Penisim üzerinde birkaç saniyeliğine hareketini durduran ayağı tekrardan penisimle ilgilenmeye devam etmiş, bakışlarım dudaklarıyla parmaklarına ağız işi veren omegada tıkılı kalmıştı.
Tanrım, delirecek gibiyim...
İlk defa kurduma katılıyordum. Keza ondan farksızdım. Delirecek, kafayı yiyecek, kendimi kaybedecek dereceye gelmiştim. Öylesine güçsüz hissediyordum ki, her an kendimi deltaya bırakabilir; salondaki herkesi siktir edip onu bu masaya yaslayarak becerebilirdim.
Parmaklarını yavaşça ağzından çıkarttığında diliyle eli arasında uzayan ıslak yolu görmek bile, içimdeki yangını körüklüyor aletimi patlayacak dereceye getiriyordu.
Bende yarattığı bozgunun farkında olmalı ki, çatılan kaşlarımın arasından sızan bakışlarım onun arsız gülüşünü yakalıyordu. Bıraktığı oldukça kısık kıkırtısı, kulağıma doğrudan ulaşmıştı.
O an aklımdan geçen tek şey, Jungkook ve omegasının arasındaki uçurum farktı. Deltam haklıydı.
Omega, bir tanrıydı.
Fakat Jungkook...
Onun şeytandan bir farkı yoktu.
Bakışlarının ajans stajyerine dönmesi ile ben de bakışlarımı oraya döndürdüm. Her ne kadar şişmekten patlayacak bir penisim olsa da, hiç bir sorun yokmuş gibi davranmam gerekliydi.
"Bay Kim, gördüğünüz üzere gece elbisesinin dekolte yakasındaki taşlar, Argyle madeni olarak adlandırılan pembe elmaslardan oluşuyor. Bulunan en nadir elmas olarak bilinir. Bay Ahn bu elmaslar için Batı Avustralya'dan ithalat yaptılar."
Batı Avustralya, öyle mi?
Genç kız sunumunun bitmeye yaklaştığını fakat benim hâlâ tek kelime etmediğimi fark edince stres olmuş gibi yutkundu ve slaytın son sayfasını açtı.
Jungkook'a özel tasarlanan elbisenin bir taslağıydı.
Sikeyim.
Taslaktaki elbiseyi görmem bile yüzümün kaskatı kesilmesini, ciğerlerimin patlatacak gibi hava dolmasını sağlamıştı. Her an sinirden patlayabilirdim.
Jungkook ise benim aksime oldukça hoşnut duruyordu. Elbiseyi hayran gözlerle incelemiş, dilini sus çizgisinde gezdirmişti. Gözlerinin parlayışını buradan bile görebiliyordum.
Ben ise elbiseye baktıkça gözümün seğirişini hissediyordum. Neden mi? Çünkü sikeyim ki ortada elbise falan yoktu!
Toz pembe renkli, saten, dekoltesi neredeyse göbek deliğine uzanacak kadar açık, göğüs kısmına ait kumaşında bahsi geçen pembe elmaslar ile süslenmiş, hatta elmaslar uzanarak boynunda pembe bir yılan formu vererek kolye yaratan bir şekle bürünmüştü. Yılanın elmastan oluşan kısmı -benim öpmek için bittiğim alanda- tam da çenesi ve boynu arasında bitiyordu.
Her şeyden önce elbise son derece kısaydı. Eteği hemen kalça bitimine geliyordu ve eğildiği anda her şeyi ortaya çıkabilirdi.
Ah bir de sırt dekoltesi var... Hah, var mı dedim?
Sırt kısmında neredeyse hiç bir şey yoktu. Yılandan kolyenin bir kısmı sadece ensesini kapatırken, sonu kalçasını bel oyuntusuna kadar kapatan pembe kumaştı. Eteklerinde ise üsttekilerin askine cullinan elması bulunuyordu.
"Özel tasarımın adı, La rose d'Aphrodite. Yani 'Afrodit'in Gülü' demektir. Bay Ahn tasarımında Yunan Mitolojisinde aşkın tanrıçası olarak bilinen Afrodit'ten ve onun en büyük sembolü olan tutkunun çiçeği Gül'den ilham aldı. La rose d'Aphrodite'in güncel fiyatı Redline tarafından, 10 milyar Kore wonu olarak satışa sunuldu."
Jungkook'un kaşları havalanmış, yüzünde yapmacık bir hayranlık yer almışken sesli bir iç çekmişti. Ellerini birbirine çarptırdı.
"Tanrım... Ne kadar da anlamlı bir tasarım, değil mi Bay Kim?"
Bakışları bana döndüğünde herkesin gözleri beni bulmuştu. Sandalyeme iyice yaslanmış, içimde kurdumla olan savaşıma son verip dudaklarımı aralamıştım. Yüzümde Redline hissedarlarını rahatlatacak bir gülümseme vardı.
"Bay Ahn'a saygılarımı iletin, sikik elbisesini modelime giydirmeyeceğim."
Herkesin bakışları büyürken, Jungkook'tan zaten bunları dememi bekliyormuş gibi tekrar bir kıkırtı duyulmuştu.
"B-Bay Kim, isterseniz tekrar düşünün-"
"Redline, Kim Holding'in yatırımlarını Batı Avustralya'dan ithalat yapmak için kullanırken, gerçekten de masum bir ücret ödediğine inandığımı mı sandınız? CEO Ahn, para kaçırırken şirketimin bazı hissedarlarıyla anlaşma yapmış olmalı. Keza ben bu ithalat projesine bir imza atmadım."
Ortada belirli bir sessizlik çökerken, retro gözlüklerimi çıkartıp masaya bıraktım ve bardağımdaki suyumu yudumladım. Bardağı bıraktıktan sonra ise hissedarlara son bir bakış attım.
"Aranızdaki köstebeği bulana ve Redline'ın kaçırdığı hisseler Kim Holding'e geri dönene kadar, size iyi tatiller."
"Bay Kim!"
Bay Oh diğerlerinin aksine isyan eder gibi ayaklandığında yaşlı bedenini süzme gereksiniminde bulundum. Kravatını düzelterek bakışlarını benden kaçırdı.
"N-Ne tatilinden bahsediyorsunuz? Anlayamıyorum."
Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim.
"Anlaşılmayacak bir şey yok Bay Oh. Kovuldunuz."
Hissedarlar arasında fısıltılar duyulmaya başlaması bile sinir katsayımı arttırırken, daha fazla dayanamayıp masadaki telefona uzanıp sekreterimi aradım.
"Efendim Bay Kim?"
"Jimin, toplantı salonuna gel."
Telefonu bırakmamın ardından sadece bir kaç saniye geçtikten sonra Jimin kapıyı çalarak odaya girmiş, tüm dikkati kendine çekmişti. Yüzündeki gülümseme herkesin odağı olurken bana dönüp saygıyla eğildi. O an sadece Jungkook'un bakışlarını fark etmiştim.
Sadece bir omegayla aynı ortamda bulunmam bile sinirlerini bozuyordu.
"Jimin, misafirlerimizi son defa uğurla. Zaten bir daha Kim Holding'in kapısının önünden dahi geçemeyecekler."
Jimin'in yüzünde sadece saliselik anlamlandıramaz bir ifade olurken, hemen kendini düzeltti ve misafirlerle konuşmaya başladı. Herkes fısır fısır konuşurken teker teker odadan çıkmış, en sonda dudaklarına vişneli lipbalmını sürerek kapıya ilerleyen omega kalmıştı.
"Jeon."
Koltuğumda geriye yaslanırken, aniden ona seslendim ve adımlarını durdurmasını sağladım. Lipbalmını ilk defa gördüğüm tuttuğu bölüm inci işlemeli olan Dior çantasına yerleştirdi ve bana döndü. Kafasını yana eğdi.
"Efendim Bay Jeon~"
Neyseki odada bir başımızaydık. Zira bir başkası bu seksi ses tonunu duysa, kendimi tutamayıp o 'başkasını' bu odaya gömerdim. Lakin, sadece ben duyuyordum.
Bana özeldi.
Koltuğumda biraz geriye giderken, elimi -kendi eseri- şişmiş aletimin belli olduğu pantolonumun uyluk kısımlarına getirdim ve patpatladım.
"Kucağıma gel."
.
.
.
Seni başkasıyla paylaşmamı
bekleme benden.
Seni paylaşmaktansa, seni kendine saklamayı yeğlerim.
_______
Bölüm 4
-La rose d'Aphrodite-
°
Win Untouchable
(Dokunulmazı Kazan)
°
Bazı zamanlar kendini olduğundan da güçsüz hisseder insan.
Ben hayatım boyunca bu güçsüzlüğü tatmamıştım. Keza güçsüz değildim, aksine; yüzyılın deltası olarak en güçlüsüydüm.
Fakat şimdilerde anlıyorum ki, günü geldiğinde yüzyılın deltası bile kendini bir çocuk kadar güçsüz hissedebiliyordu.
Toplantı esnasında masanın altından topuğuyla sikinizi okşayan -oldukça arsız bir omega- bir Jeon Jungkook varsa, işte o zaman dünyadaki en güçsüz insan oluyordunuz.
Toplantıda olmasını umursamadan ağzından düşmeyen lolipopuyla kısık kısık gülüyor, kahve gözlerini gözlerimden bir an bile çekmeden penisimle ilgileniyordu.
Ortamdaki otoritemi bozmamak adına kendimle büyük bir savaş verirken, sonunda gelen Redline sunumunu dinlemeye başladım. Beta genç kız ayaklanmış, sunumunu beyaz ekrana yansıtmıştı.
Her ne kadar ellerim masanın üzerinde kenetlenmiş, burnumun ucunda düşen retro gözlüklerimi havalandırarak ciddi bir tutum sergiliyor olsam da, içimde deltam ile büyük bir savaş hâlindeydim.
Converse ayakkabısının topuğu aletime uzanmakta zorlu yaşadığında ayağının ucuyla ilgileniyor, resmen baştan aşağıya yoğuruyordu. Her ne kadar onunla ilgilenmiyor gibi dursam da, bakışlarımı yaptığı saçmalığı kesmesi adına ona yükseltmiş; dilinin dudağında gezinirdiğini, ara ara piercingini dürtüklediğini fark etmiştim.
Omegam, bir tanrı.
Deltam göğsümde onlarca yara açarken bile omegası bellediği Jungkook'u gördüğü an onun güzelliğine hayran kalıyor, penisimin hareketlenmesini sağlıyordu.
Bakışlarım ondan olabildiğince kaçarken ne yapacağımı bilemesem de kendimi zorladım ve sunum yapan Redline ajansının stajyerine döndüm.
Tamam, sadece sakin olmalıydım. Ayağının ucuyla titreyen hayalarımı dürtükleyen omegayı düşünmeyi kesip, kendime gelmeliydim.
"Bu gece elbisesi, Bay Jeon için özel bir tasarım. Bay Ahn özellikle kendisine özel tasarladığını, Redline dergisinde üzerinde görmek için sabırsızlandığından bahsettiler."
Sikik.
Sikik.
Bakışlarım anlık olarak Jungkook'a dönerken, gördüğüm manzara ile dişlerimi birbirine geçirmek istercesine sıktım. Dudaklarım aralanmış, arasından sert bir nefes çekmiştim. Aklıma gelen düşünce ile hızla etraftaki ajans hissedarlarına baktım. Neyseki kimsenin gözü üzerimizde değildi.
Bu sikik omega ne yapmaya çalışıyordu?!
İki parmağını dudakları üzerinde gezdirip diliyle ıslattıktan sonra, bakışları gözlerimi delip geçerken dudakları arasına aldı ve yavaş bir gitgel başlattı. Penisim üzerinde birkaç saniyeliğine hareketini durduran ayağı tekrardan penisimle ilgilenmeye devam etmiş, bakışlarım dudaklarıyla parmaklarına ağız işi veren omegada tıkılı kalmıştı.
Tanrım, delirecek gibiyim...
İlk defa kurduma katılıyordum. Keza ondan farksızdım. Delirecek, kafayı yiyecek, kendimi kaybedecek dereceye gelmiştim. Öylesine güçsüz hissediyordum ki, her an kendimi deltaya bırakabilir; salondaki herkesi siktir edip onu bu masaya yaslayarak becerebilirdim.
Parmaklarını yavaşça ağzından çıkarttığında diliyle eli arasında uzayan ıslak yolu görmek bile, içimdeki yangını körüklüyor aletimi patlayacak dereceye getiriyordu.
Bende yarattığı bozgunun farkında olmalı ki, çatılan kaşlarımın arasından sızan bakışlarım onun arsız gülüşünü yakalıyordu. Bıraktığı oldukça kısık kıkırtısı, kulağıma doğrudan ulaşmıştı.
O an aklımdan geçen tek şey, Jungkook ve omegasının arasındaki uçurum farktı. Deltam haklıydı.
Omega, bir tanrıydı.
Fakat Jungkook...
Onun şeytandan bir farkı yoktu.
Bakışlarının ajans stajyerine dönmesi ile ben de bakışlarımı oraya döndürdüm. Her ne kadar şişmekten patlayacak bir penisim olsa da, hiç bir sorun yokmuş gibi davranmam gerekliydi.
"Bay Kim, gördüğünüz üzere gece elbisesinin dekolte yakasındaki taşlar, Argyle madeni olarak adlandırılan pembe elmaslardan oluşuyor. Bulunan en nadir elmas olarak bilinir. Bay Ahn bu elmaslar için Batı Avustralya'dan ithalat yaptılar."
Batı Avustralya, öyle mi?
Genç kız sunumunun bitmeye yaklaştığını fakat benim hâlâ tek kelime etmediğimi fark edince stres olmuş gibi yutkundu ve slaytın son sayfasını açtı.
Jungkook'a özel tasarlanan elbisenin bir taslağıydı.
Sikeyim.
Taslaktaki elbiseyi görmem bile yüzümün kaskatı kesilmesini, ciğerlerimin patlatacak gibi hava dolmasını sağlamıştı. Her an sinirden patlayabilirdim.
Jungkook ise benim aksime oldukça hoşnut duruyordu. Elbiseyi hayran gözlerle incelemiş, dilini sus çizgisinde gezdirmişti. Gözlerinin parlayışını buradan bile görebiliyordum.
Ben ise elbiseye baktıkça gözümün seğirişini hissediyordum. Neden mi? Çünkü sikeyim ki ortada elbise falan yoktu!
Toz pembe renkli, saten, dekoltesi neredeyse göbek deliğine uzanacak kadar açık, göğüs kısmına ait kumaşında bahsi geçen pembe elmaslar ile süslenmiş, hatta elmaslar uzanarak boynunda pembe bir yılan formu vererek kolye yaratan bir şekle bürünmüştü. Yılanın elmastan oluşan kısmı -benim öpmek için bittiğim alanda- tam da çenesi ve boynu arasında bitiyordu.
Her şeyden önce elbise son derece kısaydı. Eteği hemen kalça bitimine geliyordu ve eğildiği anda her şeyi ortaya çıkabilirdi.
Ah bir de sırt dekoltesi var... Hah, var mı dedim?
Sırt kısmında neredeyse hiç bir şey yoktu. Yılandan kolyenin bir kısmı sadece ensesini kapatırken, sonu kalçasını bel oyuntusuna kadar kapatan pembe kumaştı. Eteklerinde ise üsttekilerin askine cullinan elması bulunuyordu.
"Özel tasarımın adı, La rose d'Aphrodite. Yani 'Afrodit'in Gülü' demektir. Bay Ahn tasarımında Yunan Mitolojisinde aşkın tanrıçası olarak bilinen Afrodit'ten ve onun en büyük sembolü olan tutkunun çiçeği Gül'den ilham aldı. La rose d'Aphrodite'in güncel fiyatı Redline tarafından, 10 milyar Kore wonu olarak satışa sunuldu."
Jungkook'un kaşları havalanmış, yüzünde yapmacık bir hayranlık yer almışken sesli bir iç çekmişti. Ellerini birbirine çarptırdı.
"Tanrım... Ne kadar da anlamlı bir tasarım, değil mi Bay Kim?"
Bakışları bana döndüğünde herkesin gözleri beni bulmuştu. Sandalyeme iyice yaslanmış, içimde kurdumla olan savaşıma son verip dudaklarımı aralamıştım. Yüzümde Redline hissedarlarını rahatlatacak bir gülümseme vardı.
"Bay Ahn'a saygılarımı iletin, sikik elbisesini modelime giydirmeyeceğim."
Herkesin bakışları büyürken, Jungkook'tan zaten bunları dememi bekliyormuş gibi tekrar bir kıkırtı duyulmuştu.
"B-Bay Kim, isterseniz tekrar düşünün-"
"Redline, Kim Holding'in yatırımlarını Batı Avustralya'dan ithalat yapmak için kullanırken, gerçekten de masum bir ücret ödediğine inandığımı mı sandınız? CEO Ahn, para kaçırırken şirketimin bazı hissedarlarıyla anlaşma yapmış olmalı. Keza ben bu ithalat projesine bir imza atmadım."
Ortada belirli bir sessizlik çökerken, retro gözlüklerimi çıkartıp masaya bıraktım ve bardağımdaki suyumu yudumladım. Bardağı bıraktıktan sonra ise hissedarlara son bir bakış attım.
"Aranızdaki köstebeği bulana ve Redline'ın kaçırdığı hisseler Kim Holding'e geri dönene kadar, size iyi tatiller."
"Bay Kim!"
Bay Oh diğerlerinin aksine isyan eder gibi ayaklandığında yaşlı bedenini süzme gereksiniminde bulundum. Kravatını düzelterek bakışlarını benden kaçırdı.
"N-Ne tatilinden bahsediyorsunuz? Anlayamıyorum."
Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim.
"Anlaşılmayacak bir şey yok Bay Oh. Kovuldunuz."
Hissedarlar arasında fısıltılar duyulmaya başlaması bile sinir katsayımı arttırırken, daha fazla dayanamayıp masadaki telefona uzanıp sekreterimi aradım.
"Efendim Bay Kim?"
"Jimin, toplantı salonuna gel."
Telefonu bırakmamın ardından sadece bir kaç saniye geçtikten sonra Jimin kapıyı çalarak odaya girmiş, tüm dikkati kendine çekmişti. Yüzündeki gülümseme herkesin odağı olurken bana dönüp saygıyla eğildi. O an sadece Jungkook'un bakışlarını fark etmiştim.
Sadece bir omegayla aynı ortamda bulunmam bile sinirlerini bozuyordu.
"Jimin, misafirlerimizi son defa uğurla. Zaten bir daha Kim Holding'in kapısının önünden dahi geçemeyecekler."
Jimin'in yüzünde sadece saliselik anlamlandıramaz bir ifade olurken, hemen kendini düzeltti ve misafirlerle konuşmaya başladı. Herkes fısır fısır konuşurken teker teker odadan çıkmış, en sonda dudaklarına vişneli lipbalmını sürerek kapıya ilerleyen omega kalmıştı.
"Jeon."
Koltuğumda geriye yaslanırken, aniden ona seslendim ve adımlarını durdurmasını sağladım. Lipbalmını ilk defa gördüğüm tuttuğu bölüm inci işlemeli olan Dior çantasına yerleştirdi ve bana döndü. Kafasını yana eğdi.
"Efendim Bay Jeon~"
Neyseki odada bir başımızaydık. Zira bir başkası bu seksi ses tonunu duysa, kendimi tutamayıp o 'başkasını' bu odaya gömerdim. Lakin, sadece ben duyuyordum.
Bana özeldi.
Koltuğumda biraz geriye giderken, elimi -kendi eseri- şişmiş aletimin belli olduğu pantolonumun uyluk kısımlarına getirdim ve patpatladım.
"Kucağıma gel."
.
.
.

