_________
"Yaşam boyu birlikte olabilmek için bir günü feda edelim."
Victor Hugo
-sefiller
_________
⚝
Win Untouchable
(Dokunulmazı Kazanmak)
⚝
Bölüm 13
l'amour n'a pas de couleur
-aşkın rengi yoktur-
°
ilâhi bakış açısı.
Akrep ve yelkovan birbirlerine kavuştuklarında, saat gece yarısını bulmuş; yeni bir güne başlanmıştı. Etrafta yüksek desibelli sesler, kahkahalar, eleştiriler, samimiyetsiz iltifatlar ve oradaki tüm seslerin sahibi olan o insanların üzerlerinde patlayan flaş ışıklarının sesleri duyuluyordu.
Bu ses kargaşasını sonlandırmak için duyurular yapılmış, davet sahibi Ahn Sungjae şarap dolu kadehine altın kaşığını vurmuştu. Sesler kesilmişti.
Fakat bu seslerin kesilmesi, hiç kuşkusuz içeriye adımlayan, davet sahibinin özel tasarımı olan Afrodit'in Gülü üzerdeyken Afrodit'ten bir farkı olmayan o omegaydı.
Onun gelişiyle beraber etraf öyle bir sessizliğe çökmüştü ki, koskoca davet salonunun duvarlarında yankılanan tek ses onun merdivenlerde attığı her bir adımın tok sesiydi.
Gözlerin üzerinde olmasına alışkındı. Ona bakarken işlerini unutan paparazziler kendilerini toparlayarak tüm kameraları ona döndürmüş, baş ağrıtan flaş seslerini duyurmuşlardı. Belki de Jungkook'un rahatsız olduğu tek nokta bu olabilirdi.
Kendisine gösterilen baş davetli masasına ilerlemiş, uzun davet masasının en köşesine oturmuştu. Şimdi davet sahibi Ahn Sungjae tam olarak masanın kısa kenarında bir başına otururken, onun çarprazında -göz hapsinde bulunuyor- olmak sinirlerini bozuyordu.
Sadece kariyerindeki değerini arttıracak, son derece önemli bir davet olduğu için buradaydı. Bir kaç saat içerisinde çıkıp gideceği bir davet... Sıkıcı olacaktı belli ki.
Tekrar fısır fısır sesler duyulurken Sungjae tekrar altın kaşığını bardağına değdirmiş ve tüm bakışları üzerine çekmişti. Adamın yüzünde otoriter, işgüzar bir gülümseme vardı.
"Öncelikle hepiniz davetime hoşgeldiniz." Baskın bir alfa olduğu için ses tonu oldukça boğuk, feromonları sertti. Ve baskın alfa, bu sert feromonları çarprazındaki güzel omegaya sunmaktan çekinmiyordu.
"Dünya'nın en büyük giyim markalarından birisi olan şirketimiz Redline, bugün kuruluşunun 70. yıldönümünü yaşıyor. Ve anlayacağınız üzere bugün burada bulunmamızın başlıca sebeplerinden birisi."
Sözlerinin sonlarına doğru anlamsız bakışlar baskın alfanın üzerine döndüğünde, asıl cevabı çoktan bilen Jungkook sadece yüzündeki samimiyetsiz gülümsemesiyle önündeki yıllanmış şarabı yudumluyordu. Şarap her ne kadar yıllanmış olsa da, boğazından geçerken yaşattığı acı tat yüzünü ekşitmesini sağlamıştı. Kaşlarını istemsizce çatarken, bir yandan adamın tekrardan başlayan konuşmasını dinliyor; bir yandan da kadehin içindeki şarabı inceliyordu.
"Bugün burada olmamızın asıl sebebi..." Adam eliyle çarprazındaki omegayı gösterdi ve diliyle dudaklarını ıslattı. "...Kim Holding'in gözdesi Jeon Jungkook."
Jeon Jungkook...
Jungkook duyduğu bu isimle dudaklarının yukarıya kıvrılmasını önleyemedi. İçinden tekrarladı bu ismi. Jungkook...
Jungkook...
Jungkook...
'O da kim...?' diyordu kendisine.
"Kendisinin üzerinde gördüğünüz tasarım, benim özel tasarımım La rose d'Aphrodite. Piyasadaki değeri 10.000.000 Kore Won'u olmakla beraber, Dünya üzerinde bulunan en nadir elması olan 'Argyle madeni', yani bilinen adıyla pembe elmaslardan oluşmaktadır."
Davet masasındaki onlarca kişinin gözleri onda ve üzerindeki elbisede gezinirken rahatsız bir şekilde yudumladı şarabını omega.
"Pazar günü yapacağınız açık arttırmadaki tasarımlarınızdan birisi de bu mu, Bay Ahn?"
Adam otoriter ve özgüvenli gülümsemesini daha da genişletti. "Güzel bir soru Bayan Kang..." Kaşları kendinden emin bir ifadeyle havalanırken, birazdan söyleyeceği sözlerden sonra; omeganın ondan etkileneceğinden adı kadar emindi.
"Dediğim gibi, tasarımımın adı La rose d'Aphrodite, yani fransızcada Afrodit'in Gülü demektir. Bildiğiniz üzere Afrodit, Yunan mitolojisinde güzelliği temsil eden bir tanrıçadır. Ve bana kalırsa, bu güzelliği temsil eden tanrıçadan ilham alınarak tasarlanan bir eser; Jeon Jungkook'tan başkasına ithaf edilemez."
Omeganın kulağına, bu açık iltifattan sonra hayran gülüşmeler ve sessiz eleştiriler gelirken; kendisi her gün duyduğu iltifatlardan bir farkı olduğunu düşünmüyor olmalı ki, ayrı bir tepki vermiyordu.
Adam boğazını temizledikten sonra ceketinin yakalarını düzeltti ve biraz önce soru soran Bayan Kang'a ithafen konuştu. "Yani, biraz önce piyasa fiyatından bahsetmem kesinlikle satışta olduğu anlamına gelmiyor. Bu, benden Bay Jeon'a bir hediye."
...
01:18
Saat git gide ilerlerken Jungkook, tam olarak kafasının ortasında inanılmaz bir baş ağrısı hissediyordu. Midesi ciddi anlamda bulanıyor, bir ceylanınkini andıran ince ve narin boynunu saran elmastan yılan, orayı sıkmaya başlıyordu. Kendine gelmeliydi.
Tam tek oturduğu masasından kalkıp tuvalete adımlayacağı sırada duraksamak zorunda kaldı.
"Efendim..."
Hızlı adımlarla yanında biten yardımcısı Bay Min'ı duymasıyla ona doğru döndü Jungkook. Adam nedensizce telaşlı gözüküyordu.
"Bir sorun mu var Bay Min?"
Adam her ne kadar hızlı hızlı başını sağ sol sallayarak inkar etse de, bir sorunun olduğu açıkça belliydi. Ki zaten önünde birleştirdiği ellerinden birinde sakladığı telefonu omegaya uzattığında, yeni soru işaretleri oluşturmaya başlamıştı.
"Efendim... Size telefon var."
Günün sabahında deltasıyla yaşadığı tartışmadan sonra geçirdiği sinir krizi nedeniyle, telefonunu fırlattığını hatırlayınca bıkkın bir nefes verdi Jungkook. Sanıyordu ki, yarına kadar başkalarının telefonundan konuşacaktı.
"Bu saatte mi?" diye sordu. Normal koşullarda asla saat gece yarısını çoktan geçmişken telefon görüşmesi yapıp, rahatını bozmayacak biris olsa da; şu anda ister istemez merak etmişti. Keza zaten bozulacak bir rahatı olduğu söylenemezdi.
"Şey..." dedi adam bakışları omegaya yükselmekte zorlanıyorken. Onun bu sabahki hâlini görünce ister istemez tırsıyordu.
Jungkook zaten ağrıyan başını zaptetmekte zorlanırken, sakin kalmaya çalışarak özenle şekillendirilmiş uzun saçlarını kulağının arkasına yerleştirdi ve bir kaşını kaldırarak baktı adama.
Adam bu bakışı görünce uzatmadan konuştu. "Efendi Kim arıyorlar, efendim."
Efendi Kim...
Omega bu ismi duyunca histerik bir şekilde güldü ve sinirlenince yaptığı alışkanlıklardan birini yaparak dilini yanağının içinde gezindirdi. Yüz hatları kibar ve nahif olduğundan, hiç bir ifadesi sert gözükmezken bile; insanların ondan tırsmasını engellemiyordu.
Adama bakmadan elini uzattı ve avcuna bırakılan telefonu alarak elinde döndürdü. Telefonun kayıt ekranına girdiği sırada gözleri aradığı kişiyi bulmaya çalışırken, okuduğu iki farklı isimle aklı karıştı.
Efendi Kim...
Ve,
Delta Kim...?
Adamın Taehyung'u iki farklı şekilde kaydetmesi aklını karıştırırken, çokta umursamadı ve son aranan kişi olan Efendi Kim'e tıkladı.
.
Çalıyor...
.
konuşma başlatıldı.
00:00
00:01
.
"Dinliyorum?"
"Jungkook... Sonunda."
"Neden açmıyorsun telefonunu? Saatlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum-"
"Ne o? Artık umrunda mıyım delta? En son siktiri çekmiştin de..."
"Bak... O an sinirimden farkına varamadım dediklerimin, tamam mı? Normalde seninle öyle konuşmayacağımı sen de, ben de biliyoruz."
"Bilmiyorum. Bir kaç gün öncesine kadar beni kulağıma şarkı mırıldanarak kollarında uyutan Taehyung, şimdilerde bana düşmanıymış gibi bağırırken; maalesef artık bildiklerimi sorguluyorum."
"Sen benim düşmanın değilsin. Benim bu hayattaki en değerli varlığımsın Jungkook."
"Taehyung..."
"Güzelim, güzel omegam..."
"..."
"Yapma böyle... Hem zaten birazdan geleceğim evimize. Çok az bir yolum kaldı. Geleyim de, öpeyim güzel dudaklarından-"
"Geliyor musun?"
"Hm hm."
"Daha uzun kalacağını söylemiştin."
"Sevgilimi özledim, gelemez miyim?"
"..."
"Jungkook... Affetmedin mi beni bebeği-"
"Taehyung, ben evde değilim."
"..."
"Ne? Ne demek evde değilim?"
"Değilim işte-"
"Bana o sikik davete gittiğini söyleme Jungkook."
"Taehyung-"
"Tanrım kafayı yiyeceğim..."
"..."
"..."
"Oraya geliyorum ve evimize dönüyoruz."
"Ama d-"
"Aması yok! Geliyorum."
-
Jungkook'un baş ağrısı ve mide bulantısı git gide artarken hızlı adımlarla tuvalete ilerlemiş ve hafif makyajını umursamadan yüzüne su atmaya başlamıştı. Sanki vücudunun ateşe verilmiş gibi yandığını hissediyor, gözlerini zar zor açıyordu.
Biliyordu.
Kesinlikle o şarapta bir şey vardı.
Hatta o an öyle olduğunu düşünmüş ve sırf bunu anlayabilmek içine tüm davet boyunca midesine başka hiç bir şey almamıştı. Ve şimdi kesinlikle emin oluyordu ki, zaten hâli ortadaydı.
Ellerini lavabo kısmına yaslarken görüş açısının git gide bulanıklaştığını fark etmişti. Tuvaletin ortasına yığılmamak için zar zor da olsa oradan uzaklaşırken, davet salonuna gidene kadar duvarlara tutunmuş; dışarıdan gelen serin ve temiz hava ona oldukça cezbedici gelmiş olmalı ki, kendini dışarıya atmıştı.
Terasın cam balkonun ince camına elini yaslarken resmen o serin hava anında ona etki etmiş gibiydi. Fakat hâlâ kendisini tuhaf hissediyordu.
Keza tam da şu an, üzerinde izlenilme hissi vardı.
Elbisenin sırt dekoltesi incecik belini ve pürüzsüz bembeyaz tenini ortaya çıkartırken ensesinde hissettiği sıcak nefes ve burnuna dolan vanilya kokusuyla gözlerini yumdu.
Bu kokunun sahibini bildiği için bir süre öylece manzarayı izleyerek durdu.
Fakat tam da o sakin saniyelerde o vanilyalı feromonların azaldığını fark etmiş, anlam veremeyerek arkasını dönmüştü.
Ve görmeyi beklediği manzara, koca terasta bir başına olması değildi.
Terasın arka kısmındaki bölümde hışırtılı bir ses duyduğunda bozuk görüş açısına rağmen sendeleyerek de olsa oraya ilerledi.
Ama tekrar gördüğü şey, boşluktu.
Delirdin sanırım, ha?
'Kes sesini.'
Omegası biraz önce aldığı feromondan sonra kışkırtma moduna geçerken, Jungkook şu anda kötü durumda olduğu için beyninin ona oyun oynadığını düşünmüş ve daha fazla oyalanmamıştı. Fakat tam arkasını döndüğünde karşılaştığı beden ile dudakları arasından şaşkın bir nida fırladı.
"Sakin ol, güzelim."
Taehyung bir kaç hafta öncesinde gördüğü an anında reddettiği bu elbisenin, omegasının üstünde ne kadar hoş gözüktüğünü görünce onu iyice süzmüş; ellerini o incecik belinin iki yanından geçirmişti.
Jungkook duyduğu boğuk fakat son derece yumuşak ses tonu ile sakinledi ve her ne kadar kendini ağırdan satmak istese de kollarını deltasının boynuna sardı. Delta boynuna sarılan omegasını iyice sarmalamış ve boynuna sokulup mayıştırıcı çilek kokusunu ciğerlerine doldurmuştu.
O bembeyaz tenine bir kaç öpücük kondurdu ve burnunu sürttü.
Jungkook git gide daha da kendisini sarmalayan vanilya feromonun koca gözlerini ne ara doldurduğunu anlamadan ellerini boynundan çekip, sevgilisinin şakaklarına koydu. Taehyung, omegasının boyu onun burun hizzasına gelirken belindeki ellerini sıkılaştırdı ve yüzlerini birbirine hizzaladı. Şimdi burunları birbirine sürterken, sıcak nefesleri birbirine çarpıyor; feromonları birbirine karışıyordu.
Taehyung, Jungkook'un o güzel dudaklarıyla dudaklarını birleşdiğinde; ikisi de birbirine olan açlıkla tüm ihtiyaçları olan buymuş gibi birbirlerinin dudaklarıyla ilgilenmiş, hınçlarını onlardan çıkartmışlardı.
Omega ve delta huzurluydu.
Fakat Jungkook ve Taehyung için aynı şey söylenemezdi.
Biri kendisini anlamlandıramadığı bir şekilde eksik hissederken; diğeri o eksikliği en yakından biliyor, tehlikeyi hissediyordu.
Çünkü onları izleyen kırmızı delta, bu geceyi kırmızıya boyayacaktı.
.
.
.
Bölüm sonu.
wattyden sordum burdan da sorayım:
taekook mu vkook mu taekookv mi olsun ? Ben şu an cok karısıgım:(
Biraz fazla kısa bir bölüm oldu farkındayım. Aslında daha uzun tutacaktım ama bu bölümü iki ayırmak istedim. Çünkü ortalık biraz karışacak.
Karakterler hakkındaki yorumlarınız benim için çok önemli. Zaten okunmalar erişim engeli nedeniyle düşmüşken, oy ve yorum yapmayı bırakmayın. Emeklerimin karşılığını görmek istiyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzeretrong>
muckk:*
.
.
.

