İçeriğe geç

WHITE COLLOR BLACK BLOOD

Bölüm 4 · 6 dk okuma

WHITE COLLOR BLACK BLOOD

Bölüm 4

GECE GELİNCE

Gecenin zifiri karanlığı, ofisin boydan boya uzanan cam duvarlarına ağır bir kadife perde gibi inmişti. Şehrin bitmek bilmeyen uğultusu çoktan susmuş, geriye yalnızca klavyemden dökülen ritmik tıkırtılar ve havalandırmanın boğuk, monoton nefesi kalmıştı. Ekrandaki rakamlar ve belgeler yorgun zihnimde birbirine karışırken parmaklarım hızla verileri girmekle meşguldü.

Koltukta geriye doğru esnerken karşı duvardaki saate göz attım. Gece yarısına 2 saat kalmıştı. Bu saate kadar hala ofiste olduğuma inanamıyordum. Sadece ben vardım; gölgelerle dolu bu devasa plazada yapayalnızdım.

Ya da ben öyle sanıyordum.

Koridorun sonundan gelen o tok, kendinden emin ayak sesleri sessizliği keskin bir bıçak gibi ikiye böldü. Adımlar yaklaştıkça ağzımdaki tükürüğün kuruduğunu hissettim. Bu saate burada yalnız olmam gerekirdi. Benimle mesaiye kalan biri var idiyse de bu saate kadar herhangi bir ses çıkarmadan nasıl çalışmıştı?

Kapının eşiğinde beliren silüet, geceye meydan okuyan duruşuyla oydu. Üzerindeki o kusursuz dikim ceketi hafifçe gevşetmiş, kravatının düğümünü çözmüştü; günün tüm o soğuk resmiyetinden sıyrılmış, gecenin tekinsiz ama bir o kadar da çekici aurasına bürünmüştü.

"Hâlâ burada mısın?" diye sordu. Sesi, boş ofiste yankılanırken her zamanki otoriter tınısından çok uzaktı; daha derin, daha pürüzlü ve tehlikeli bir yumuşaklığa, neredeyse bir fısıltıya sahipti.

Masama doğru yavaş adımlarla yaklaştı. Attığı her adımda, aramızdaki o görünmez profesyonel duvar tuğla tuğla yıkılıyordu. Yanıma kadar geldiğinde, odayı dolduran baş döndürücü kokusu—sedir ağacı, hafif bir narenciye, adaçayı ve deniz kokusu—nefesimi kesti. Usulca üzerime doğru eğildi. Bedeni bedenime o kadar yakındı ki, kumaşın altından yayılan teninin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum.

Gözleri, ekranın soluk ve mavimsi ışığında parlıyordu. O bakışlarda artık ne bir amirin soğukluğu ne de gündüzün kuralları vardı. Yalnızca yoğun, yakıcı ve uzun süredir bastırılmış bir arzu okunuyordu. Bir eli usulca sandalyemin sırtlığına yaslandı, diğeri ise masanın kenarında, elimin sadece birkaç santim uzağında duruyordu. Parmakları hafifçe hareket edip tenime dokunduğunda, içimden geçen elektrik akımıyla titredim. Şaşkınlıktan donakalmıştım, gözlerine büyülenmiş gibi takılmış nefesimi tuttuğumu bile fark etmemiştim.

Kulağıma eğilip "Bu kadar çok çalışmamalısın," diye fısıldadı. Sıcak nefesi boynumdaki tüyleri ürpertirken, tuttuğum soluğu usulca verip bedenimdeki titremeye engel olmaya çalıştım. Koltuğun kenarını sıkıca kavradım, bacaklarımın arasındaki hareketlenmeyi fark etmemesini umdum. Kulaklarımın yandığını hissederken utançla gözlerimi kapattım.

Yüzümü görmek için geriye çekildiğini hissettim. Şehvetle kararan gözleri içimin titremesine sebep oldu. İkimizin de başka bir kelimeye, başka bir bahaneye ihtiyacı yoktu. Dudaklarındaki o belli belirsiz tebessüm ve gözlerimizin buluştuğu o karanlık noktada, aramızda kıvılcımlanan bu tehlikeli yakınlaşma, geriye kalan tüm kuralları çoktan küle çevirmişti bile. Gözlerim dudaklarına kaydığında, koltuktaki eli saçımı kavrayıp başımı geriye doğru çekti. Dudaklarıma kapanan ağzı, titrek inlememi hapsederek kendi nefesine karıştırdı.

Saçlarımdaki eli yavaşça enseme kaydı, tenimi okşadığında ileri doğru atılmak isteyip kolatuktan kalktım. Göğsümü göğsüne yasladığımda kaslarını hissetmek tenimiz arasındaki gömlekleri yırtıp çıkarmak istememe sebep oldu. Aklımı okumuş gibi diğer eli kravatımı gevşetip düğmeleri açmaya koyuldu. Gömleğin son düğmesini de çözdüğünde kemerimle devam etti. Kemerimi açıp tek hareketle çekip çıkardı. Yavaşça geri çekilip ellerimi arkamda birleştirdi ve kemeri bileklerime dolayıp sıktı.

Başımı geriye atıp vücudumu vücuduna yasladım. Boşta kalan eliyle pantolonumun önünü kavrayıp boynumu ısırmaya başladı. Boşalmamak için dudaklarımı ısırıyordum. Bacaklarım tüm gücünü kaybetmişti, ona yaslanıyor olmasam çoktan yere yığılmıştım.

Boynumda nefesini hissettikçe içime birşeyler dolduğunu hissediyor nefesimin ciğerlerimi patlatacağını sanıyordum. Boynumu önce ısırıyor, sonra usta dil hareketleriyle usul usul deriyi yalıyor başımın dönmesine sebep oluyordu. Pantolonumun önündeki eli ise sabrımı sınarcasına yavaş yavaş fermuarımı açıyordu. Sanki boynumdaki hızlı hareketlerinin aksine erkekliğim üstündeki eli yavaş, tadını çıkarırcasına oylanıyordu. Boynumda ısrarcı sahiplenici öpüşler ve ısırmalarla ilerlerken aşağıdaysa en küçük harekette toza dönecek bir nesneye dokunmaya korkuyorcasına hayalet okşamalar bırakıyordu. Öyle ki bu hareketleri beni gerçekten kavrayıp okşasa alacağım hazzın kat kat üstündeydi. Kulağımdaki uğultu, sırtımı göğsüne bastırdıkça hissettiğim sertlik, beklenti, arzu, kanın hücum edip artık zonklatmaya başladığı damarlar… Hepsi bir araya gelmiş hayali okşamaları altında bana işkence ediyordu.

Büyük bir ikilem içinde kalmıştım. Bir taraftan tüm ağırlığımı ona verip bütün vücudumla göğsünden erkekliğine onu hissetmek için kendimi arkaya bastırıyordum. Diğer yandan ise titreyen bacaklarıma rağmen alt bedenimi öne ittirip bana dokunması için kıvranıyordum. Onun da en az benim kadar sertleştiğini hissettikçe şaşkınlıkla inliyordum. Bu haldeyken beni soyup şu masaya domaltıp o aleti içime göndermek yerine benimle oynuyordu.

Isırıkları köprücük kemiğime kaymaya başlamıştı. Elleri ise bir tüy hafifliğiyle tenime konup kalkıyordu. Net bir dokunuş net bir kavrama söz konusu değildi. Elimde olmadan büyük bir beklenti içerisinde inliyor boynuma bastırdığı parmaklarının arasından kaçıp kurtulmak istiyordum. Dayanamayacağım kadar yüksek bir gerilim vücudumu ele geçiriyordu. Bacaklarımın yeni doğmuş bir ceylan gibi gerçek anlamda titrediğini, ayakta durmanın artık işkence olduğunu hissetmiş olmalı ki boynumdaki elini karnıma sarıp beni ayakta tuttu.

Çınlayan kulağıma inlemelerimin arasına karışmış hıçkırıklar geliyordu. Deliliğin erkekliğime toplanan kanın yerini aldığını, damarlarımı doldurduğunu hissediyordum. Beklenti, bir zirveye çıkarılmışım yer yüzü ayağımın altındaymış gibi hissettiriyordu. Boşluğa düşüp kaybolmak için can atıyordum. Az önce boynuma saplanan parmakların geri dönüp boynumdaki kemikleri kırana kadar baskısını artırmasını diledim. En azından bu şekilde bir rahatlığa, boşluğa erişebilirdim.

Aklımdan soluğumu kesip beni azat etmesini dilerken ağzı yeniden kulaklarımı buldu. “Yeter ki sen iste!” fısıltıyla söylediği bu cümleyi hareketleri takip etti. Şimdi boynumu iki eli arasına almış sıkıyor kahkahalarla parmaklarını soluk boruma bastırıyordu. Hem nefes almak hem de ayakta kalmak için çabalarken kemerle sıkılmış ellerimi kurtarmaya çalışıyordum. Göğsümün hava almak için çırpınıp inip kalkmasını görmezden gelip birkaç adım atmaya çalıştım. Ben ne kadar kaçmaya çalışırken parmakları o kadar baskısını artırıyordu. Bedenimde kalan son güçle kendimi sağa sola sallayarak elinden kurtulmak istedim. Büyük bir kararlılıkla vücudumu sağa doğru bıraktığımda, beni esir alan o güçlü kollar, etrafımızı saran o gizli ofisin loş ışığı ve dudaklarımdaki o yakıcı baskı bir anda boşluğa karıştı.

Tutunduğum tek gerçeklik yerçekimi oldu.

Güm!

Omzumun ve kalçamın soğuk parke zeminle buluştuğu o şiddetli çarpma anında, ciğerlerimdeki tüm nefes sökülüp gitti. Boğuk bir acı nidasıyla gözlerimi ardına kadar açtım. Hanjun'un o karanlık, tehlikeli bakışları gitmiş; yerine yatağımdan aşağı sarkan yorganımın tanıdık deseni ve pencere panjurlarının arasından sızan soluk sabah ışığı gelmişti. Baş ucumdaki komidinde Orion kuyruğunu patilerinin kenarına almış kısık gözlerle bana bakıyordu. Miskin bir şekilde esneyip gerinerek az önce yattığın yere yatağa kıvrıldı.

Yerde, cenin pozisyonunda öylece kalakaldım. Göğsüm, sanki az önce o antrepoda Hanjun'dan kaçarken gerçekten nefes nefese kalmışım gibi hızla inip kalkıyordu. Alnımda biriken soğuk ter damlaları şakaklarımdan süzülürken, az önce hissettiğim o dokunuşların hayalet sıcaklığı hâlâ saç diplerimde ve dudaklarımda geziniyordu.

Ellerimle hızla yüzümü kapattım. Derin, titrek bir nefes alıp odayı dolduran sessizliği dinledim.

Her şey... O nefes kesici gerilim, belgeler, tehlikeli yakınlaşma ve o öpücük... Hepsi sadece zihnimin bana oynadığı arsız ve son derece gerçekçi bir oyundu. Uzun süredir yaşadığım stres, baskı beni uykumda bile köşeye sıkıştırmıştı. Bunu yaparken bilinçaltım Hanjun’u kullanmıştı.

Ne kadar gösterişli bir vücuda sahip olsa da kişilik ve tarz olarak beğendiğim erkeklerin yakınından bile geçmiyordu. Hatta işteki ilk toplantımızda planlama departmanın müdürü Bay Jaesook’a yaptığı aşağılayıcı yorumların karşısında donakalmıştım. Şirketimizin CEO’sunu kendini beğenmiş, zengin züppe kategorisine koyup sonraki toplantılarda sessiz kalmayı seçmiştim.

Yerden usulca doğrulmaya çalışırken acıyan omzumu ovaladım. Dağılmış saçlarımı yüzümden çekerken alaycı bir tebessüm dudaklarıma yerleşti.

"Harika..." diye mırıldandım kendi kendime, halının üzerindeki telefonumun alarmının çalmasına dakikalar kaldığını görerek. "Daha şirkete adım atmadan adamla rüyamda yatağa girmeyi geçtim, direkt yataktan düştüm."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.