Sabah gözlerimi açtığımda birkaç saniye boyunca tavana baktım.
İnsan bazen uyandığı yeri ilk anda hatırlayamaz ya...
Ben de öyle olmuştum.
Bembeyaz tavan...
Ahşap kirişler...
Pencerenin kenarına asılmış ince keten perdeler...
Sonra burnuma gelen hafif vanilya kokusu...
Dün gece komodinin üzerine Eleanor'ın bıraktığı küçük mum hâlâ erimiş hâlde duruyordu.
Başımı yavaşça sağ tarafa çevirdim.
Perdelerin arasından içeri giren güneş ışığı, odanın ahşap zemininde uzun sarı çizgiler oluşturuyordu. Rüzgâr estikçe perdeler usulca hareket ediyor, dışarıdaki ağaçların gölgeleri duvarlarda dans ediyordu.
İlk defa uzun zamandır alarm sesiyle uyanmamıştım.
Onun yerine aşağıdan gelen belli belirsiz tabak sesleri vardı.
Birisi gülüyordu.
Birisi kahve makinesini çalıştırıyordu.
Ev yaşıyordu.
Yatağın içinde doğruldum.
Yorgan dizlerime kadar kaydı.
Bir an elimle saçlarımı düzelttim.
Dün gece duş aldıktan sonra tamamen kurutmadan uyuduğum için koyu kumral saçlarım hafifçe dalgalanmış, omuzlarıma dağılmıştı. Bazı tutamlar yüzüme yapışmıştı.
Komodinin üzerindeki telefona uzandım.
Saat...
08.17.
Türkiye'de olsaydım bu saatte çoktan ev işi başlamış olurdu.
Bir an bu düşünce zihnime uğradı.
Sonra aynı hızla kayboldu.
Çünkü aşağıdan gelen seslerde bağıran kimse yoktu.
Kimse birbirine kızmıyordu.
Yatağı toplamak için acele eden de yoktu.
Odanın ortasında birkaç saniye öylece oturdum.
Bu sessizliğe alışmaya çalışıyordum.
Dolabın kapağını açtım.
Emma dün akşam kıyafetlerimi yerleştirirken boş rafları da bana bırakmıştı.
Askıda duran kıyafetlerin arasından açık mavi bol paça kot pantolonumu çıkardım.
Yanına beyaz, ince kumaşlı kısa kollu bir gömlek aldım.
Ne çok şık görünmek istiyordum...
Ne de özensiz.
Bugün sadece rahat olmak istiyordum.
Banyoya girdiğimde mermer tezgâhın üzerinde temiz havlular özenle katlanmıştı.
Aynaya baktım.
Uykudan dolayı gözlerimin altı hafif şişmişti.
Yüzümü soğuk suyla yıkayınca kendime biraz daha geldim.
Duşu açtım.
Sıcak su omuzlarıma değdiği anda istemsizce gözlerimi kapattım.
Dışarıdan kuş sesleri geliyordu.
Banyonun küçük penceresi aralıktı.
Ilık hava içeri doluyor, sabun kokusuna çam ağaçlarının kokusu karışıyordu.
Yaklaşık on dakika sonra saçlarımı havluyla kurulayıp odama döndüm.
Kurutma makinesini kullanmak yerine kendi hâline bırakmayı tercih ettim.
Saçlarım kurudukça hafif dalgalanıyordu.
Dudaklarıma renksiz bir nemlendirici sürdüm.
Kirpiklerimi parmak uçlarımla düzelttim.
O kadar.
Aynadaki kız bana yabancı gelmiyordu.
Ama bulunduğu yer hâlâ yabancıydı.
Tam o sırada aşağıdan Emma'nın sesi yükseldi.
"Melis?"
Sesinde telaş yoktu.
Sadece çağırıyordu.
"Günaydın! Uyanabildin mi?"
Kapının koluna uzanırken istemsizce gülümsedim.
"Geliyorum
Kapının kolunu aşağı indirip odadan çıktım.
Koridor, sabah güneşiyle aydınlanmıştı. Ahşap zemine düşen ışık parçaları, pencerenin önündeki akçaağacın yaprakları sallandıkça yer değiştiriyordu. Duvarlarda Walker ailesinin yıllar boyunca çekilmiş fotoğrafları asılıydı.
Merdivenlerden inerken gözüm ilk kareye takıldı.
Küçücük bir Emma... Dişlerinin yarısı yoktu, saçları iki yandan örgülüydü. Yanında, çamura bulanmış dizleriyle gülen Ethan vardı. Bir başka fotoğrafta Daniel gençti; sırtında küçücük Lucas vardı. Eleanor ise hepsinin ortasında, elinde doğum günü pastasıyla gülümsüyordu.
İnsan bu fotoğraflara bakınca, bu evin yıllardır aynı kahkahaları duyduğunu hissediyordu.
Parmaklarımı korkulukta gezdirerek yavaşça aşağı indim.
Mutfağa yaklaşınca kahve kokusu daha da belirginleşti. Tarçın, kızarmış ekmek ve taze demlenmiş kahvenin kokusu birbirine karışmıştı.
Mutfak, dün akşam gördüğümden bile daha güzeldi.
Sabah ışığı tavana kadar uzanan camlardan içeri doluyor, beyaz dolapların üzerinde yumuşak bir parıltı bırakıyordu. Ortadaki büyük ada tezgâhının üzerinde taze çiçekler vardı; mor lavantalar ince bir cam vazoya yerleştirilmişti.
Eleanor, pencerenin önünde portakal sıkıyordu.
Üzerinde açık yeşil keten bir gömlek, krem rengi rahat bir pantolon vardı. Saçlarını ensesinde gelişigüzel toplamıştı. Yüzünde makyaj yoktu ama buna rağmen çok zarif görünüyordu.
Emma ise mutfak adasının üzerine eğilmiş, avokadoyu ince ince dilimliyordu.
Beni görünce başını kaldırdı.
"Günaydın."
Sesinde öyle doğal bir sıcaklık vardı ki, istemeden ben de gülümsedim.
"Günaydın."
Eleanor elindeki bıçağı bırakıp bana döndü.
"İyi uyuyabildin mi?"
"Çok rahat uyudum."
"Yatağı beğendin mi?"
Başımı salladım.
"Sanırım şimdiye kadar uyuduğum en rahat yataktı."
Eleanor hafifçe güldü.
"Daniel seçmişti."
"Üç mağaza gezdik."
Emma gözlerini devirerek annesine baktı.
"Üç değil."
"Altı."
"Babam bir yatağın kenarına oturup 'Olmadı.' deyip çıkıyordu."
Eleanor da gülmeye başladı.
"Rahatı konusunda biraz takıntılıdır."
Ben de istemeden güldüm.
Bu evde insanlar birbirleriyle konuşurken seslerini yükseltmiyordu.
Kimse laf sokmaya çalışmıyordu.
Kimse diken üstünde değildi.
Bunun ne kadar farklı bir his olduğunu o an fark ettim.
Masaya oturdum.
Masanın üzerinde özenle hazırlanmış küçük bir kahvaltı vardı.
Çilek, böğürtlen, üzüm...
İncecik kesilmiş peynirler...
Tereyağı...
Bal...
Kızarmış ekmekler...
Bir de küçük bir tencerede yulaf lapası.
Türkiye'deki kalabalık pazar kahvaltılarından çok farklıydı.
Daha sade...
Ama daha huzurluydu.
Emma önümdeki tabağa birkaç dilim ekmek koydu.
"Çay mı istersin, kahve mi?"
"Kahve olabilir."
"Şeker?"
"Yok."
Emma kahveyi hazırlarken arkasını dönmeden konuştu.
"Lucas sabah altı gibi çıktı."
"Ethan hâlâ uyuyor."
Eleanor başını iki yana salladı.
"Onu öğleden önce görmek mucize."
"Ufak bı tebessüm ettim
Emma kahkaha attı.
"Bir keresinde öğlen dörde kadar uyudu."
Eleanor hemen düzeltti.
"Dört buçuk olmasın?."
"Sonra aşağı inip bize kızmıştı."
"Neden?"
"'Niye beni uyandırmadınız?' diye."
Üçümüz de aynı anda güldük.
Ben kahvemden küçük bir yudum aldım.
Fincanın sıcaklığı avuçlarımı ısıtırken gözüm mutfağın penceresinden dışarı kaydı.
Bahçede hafif bir rüzgâr vardı.
Ağaçların yaprakları usulca sallanıyor, göl sabah güneşini ayna gibi yansıtıyordu.
Burada zaman sanki daha yavaş akıyordu.
Eleanor bulaşıkları lavaboya bırakırken Emma bana döndü.
"Bugün planın var mı?"
Başımı iki yana salladım.
"Yok."
"O zaman sana mahalleyi göstermek istiyorum."
"Nerede market var, göl nerede, yürüyüş yolları nereden geçiyor... Birkaç güne tek başına çıkarsan yabancılık çekmezsin."
İçimde küçük bir heyecan kıpırdadı.
"Çok isterim."
Emma gülümsedi.
"Kahvelerimizi bitirelim öyle çıkarız."
"Bugün hava tam göl kenarında yürümelik."
Bardağımı iki elimle kavradım.
Pencerenin dışındaki göle baktım.
Henüz bilmiyordum...
Ama o yürüyüş, Amerika'daki hayatımın yönünü değiştirecek ilk adımdı.
Kahvaltı bittiğinde Eleanor fincanları lavaboya taşıdı.
"İkiniz gidin." dedi gülümseyerek. "Ben bunları hallederim."
"Anne, yardım edeyim."
"Emma."
Eleanor dönüp kızına öyle bir baktı ki Emma omuzlarını düşürdü.
"Tamam..."
"On dakika ver."
Merdivenlere doğru yürürken bana döndü.
"Ben hazırlanıp geliyorum."
"Sen de acele etme."
Başımı salladım.
"Tamam."
Üst kata çıkan ayak sesleri yavaş yavaş kaybolurken ben verandaya çıktım.
Sabah güneşi artık iyice yükselmişti.
Verandanın beyaz korkuluklarına sarmaşık güller dolanıyordu. Hafif pembe çiçekler rüzgâr estikçe birbirine sürtünüyor, tatlı bir koku yayıyordu.
Bahçenin çimleri kusursuz görünüyordu.
Ne fazla uzamıştı ne de yapay duruyordu.
Bir köşede lavanta sıraları vardı.
Arılar çiçeklerin etrafında ağır ağır dolaşıyor, uzaktan gelen kuş sesleri gölden yükselen dalga sesine karışıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Hava bile farklı kokuyordu.
Toprak...
Su...
Çam...
Hepsi birbirine karışmıştı.
Kollarımı korkuluklara yaslayıp gölü izlemeye başladım.
Sabah yürüyüşüne çıkan insanlar vardı.
Bir kadın golden retriever'ıyla koşuyordu.
Yaşlı bir adam küçük ahşap iskelesinde oturmuş balık tutuyordu.
Biraz ileride iki çocuk bisiklet sürüyordu.
Kimsenin acelesi yok gibiydi.
Kapının açılma sesiyle arkamı döndüm.
Emma merdivenlerden inerken saçlarını eliyle geriye atıyordu.
Duş almıştı.
Omuzlarına kadar gelen açık kahverengi saçları düz fönlü değildi; hafif dalgalar kendi hâlinde omuzlarına dökülüyordu.
Üzerinde beyaz, oversize ama ince kumaşlı bir tişört vardı. Ön kısmını açık mavi kot mini eteğinin içine hafifçe sıkıştırmıştı. Belindeki ince kahverengi kemer, kıyafete sade bir şıklık katıyordu.
Ayağında beyaz spor ayakkabılar vardı.
Bileğinde ince altın renkli bir bileklik, kulağında ise küçük halka küpeler parlıyordu.
Yüzünde ağır bir makyaj yoktu.
Cildini daha canlı gösteren hafif bir ten ürünü sürmüş, kirpiklerine tek kat maskara uygulamış, dudaklarına da şeftali tonunda parlak bir dudak balmı geçmişti.
Sanki hazırlanmak için saatler harcamamıştı.
Ama yine de özenli görünüyordu.
Merdivenlerden inerken saçını tekrar kulağının arkasına sıkıştırdı.
"Beklettim mi?"
"Hayır."
"Güzel."
Çantasını omzuna takarken bana baştan aşağı kısa bir bakış attı.
"Bu arada..."
"Üzerindekiler sana çok yakışmış."
İstemsizce gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
Emma göz kırptı.
"Bu mahallede insanlar rahat giyiniyor."
"Topuklu ayakkabı giyen tek kişi Eleanor olabilir."
İkimiz de güldük.
Tam o sırada Eleanor mutfağın kapısından başını uzattı.
"Emma."
"Hı?"
"Güneş kremi."
Emma gözlerini tavana çevirdi.
"Anne..."
"Göle gidiyorsunuz."
"Biliyorum."
"Geçen hafta yine omuzların kızarmıştı."
Emma homurdanarak geri döndü.
"Tamam, tamam..."
Dolabın üstünden güneş kremini alırken bana dönüp fısıldadı.
"Yirmi iki yaşındayım."
"Annem hâlâ peşimde."
Eleanor bunu duymuş olacak ki mutfaktan seslendi.
"Altmış yaşına da gelsen peşinde olacağım."
Emma gülerek ellerini havaya kaldırdı.
"Pes ediyorum."
Ben onları izlerken yüzümde farkında olmadan küçük bir tebessüm oluştu.
Bu evde insanlar birbirleriyle uğraşıyordu ama kırmadan...
Şakalaşıyordu ama incitmeden...
Belki de bana en yabancı gelen şey buydu.
Emma çantasını tekrar omzuna astı.
"Hazırsan..."
Kapıyı açıp bahçeyi gösterdi.
"Sana buranın en sevdiğim yerlerini göstereceğim."
Ben de derin bir nefes alıp verandadan aşağı indim.
Çakıl taşları ayakkabılarımın altında hafifçe çıtırdarken, gölden gelen serin rüzgâr yüzüme dokundu.
Amerika'yı ilk kez gerçekten yürüyerek tanımaya başlayacaktım.
Emma bahçe kapısını açarken metal menteşeler hafifçe gıcırdadı.
Ben de arkasından çıktım.
Kapı kapanır kapanmaz evin görüntüsü bir adım geride kaldı. Önümüzde uzanan dar yolun iki tarafı iri akçaağaçlarla çevriliydi. Dallar birbirine öyle yaklaşmıştı ki güneş ışığı yaprakların arasından süzülerek yere parçalı gölgeler bırakıyordu. Yol boyunca dizilmiş evlerin hiçbiri birbirinin aynısı değildi.
Kimi koyu gri ahşaptandı.
Kimisi tamamen beyaza boyanmıştı.
Bazılarının verandasında sallanan sandalyeler vardı. Bir evin önünde rengârenk ortancalar açmıştı, diğerinin posta kutusunun etrafını mor lavantalar sarmıştı. Bahçelerde çocuk oyuncakları, bisikletler, sulama hortumları... Her şey kullanılmış ama düzenli görünüyordu.
Türkiye'de yaşadığım mahalleler geldi aklıma.
Orada insanlar evlerinin önünde plastik sandalyelere oturur, çay içer, birbirlerine seslenirdi.
Buradaysa herkes kendi bahçesindeydi.
Sessizlik vardı.
Ama yalnızlık hissi yoktu.
Emma yavaş yürüyordu.
Belli ki beni koşturmak istemiyordu.
"Burayı ilk gördüğünde ne düşündün?" diye sordu.
Bir an etrafa baktım.
"Dürüst olmamı ister misin?"
Her zamanki gibi gülümsedi.
"Başka türlüsünü kabul etmem."
"Film setine benziyor."
Emma kahkaha attı.
"Ben de çocukken öyle düşünüyordum."
"Gerçekten mi?"
"Tabii."
"Elli kere aynı filmi izlemiş gibiyim bazen."
Yürürken kaldırımın kenarında duran küçük kırmızı bir bisikleti gösterdi.
"Mesela şu bisiklet..."
"Üç gündür aynı yerde."
"Kimse çalmaz."
Şaşkınlıkla baktım.
"Gerçekten mi?"
"Muhtemelen sahibi akşam hatırlayıp alır."
Bir süre sessizce yürüdük.
Sessizlik rahatsız edici değildi.
Tam tersine...
İkimiz de aynı manzarayı izliyorduk.
Rüzgâr hafifçe eserken ağaçlardan birkaç yaprak yere düştü.
Bir sincap, yolun karşısındaki çitin üzerinden atlayıp büyük bir meşe ağacına tırmandı.
Ben farkında olmadan durup onu izledim.
Emma da durdu.
"Gördün mü?"
Başımı salladım.
"Çok tatlı."
"Günde en az on tane görüyoruz."
Ben gülerek tekrar yürümeye başladım.
"Bizde sokak kedileri var."
"Sizde sincap."
"Bence adil."
Emma omzuyla hafifçe bana dokundu.
"Bir hafta sonra onları fark etmeyeceksin bile."
"Sanmıyorum."
"İddialaşalım mı?"
"Olur."
"Kaybeden kahve ısmarlar."
"Anlaştık."
Yol hafifçe aşağı doğru eğilmeye başladı.
Ağaçların arasından masmavi göl görünmeye başladı.
Sabah güneşi suyun üzerine vuruyor, gölün yüzeyi sanki binlerce küçük cam parçasıyla kaplanmış gibi parlıyordu.
Yaklaştıkça sesler de değişti.
Uzaktan gelen çocuk kahkahaları...
Bir köpeğin havlaması...
Suyun kıyıya hafifçe vurması...
Tahta iskelelerin gıcırdaması...
Burası mahallenin kalbi gibiydi.
Gölün çevresinde geniş bir yürüyüş yolu uzanıyordu.
İnsanlar koşuyor, bisiklet sürüyor, banklarda kitap okuyordu.
Bir çift yaşlı adam satranç oynuyordu.
İki genç kadın paddle board hazırlıyordu.
Biraz ileride ise göle uzanan uzun ahşap iskelelerden birinin üzerinde dört beş genç oturmuş sohbet ediyordu.
Biri kahkahasını tutamayıp geriye doğru yaslandı.
Bir başkası elindeki su şişesini ona fırlattı.
Emma başıyla onları işaret etti.
"Mahallenin değişmeyen manzarası."
"Her yaz aynı iskele."
Ben gözlerimi kısmaya çalışarak uzaktan baktım.
Mesafe yüzlerini seçmeme izin vermiyordu.
Sadece içlerinden birinin çok uzun olduğunu fark edebiliyordum.
Bir diğeri ayağını suya sarkıtmıştı.
Bir kızın sarı saçları güneşte neredeyse beyaz görünüyordu.
"Tanıyor musun hepsini?" diye sordum.
Emma hafifçe gülümsedi.
"Doğduklarından beri."
Sonra bana dönüp göz kırptı.
"İstersen tanıştırırım."
İçimde hafif bir heyecan kıpırdadı.
Yabancı bir ülkede...
Yabancı insanların arasında...
İlk kez gerçekten biriyle tanışacaktım.
Farkında olmadan avuç içlerim biraz terledi.
Emma bunu anlamış gibi sesini yumuşattı.
"Merak etme."
"Isırmıyorlar."
Ben güldüm.
"Umarım."
"En azından çoğu."
İkimiz de gülerken gölden esen serin rüzgâr saçlarımızı hafifçe savurdu. Emma yürümeye devam etti, ben de onun peşinden iskeleye doğru ilerledim. Tahtaların üzerine vuran güneş, gölden yükselen serinlikle dengeleniyordu. Her adımda, biraz önce uzaktan gördüğüm gençlerin yüzleri daha belirgin hâle gelmeye başlıyordu. Ancak henüz onları seçemeyecek kadar uzaktaydık; sadece sesleri, kahkahaları ve göl kıyısındaki o rahat pazar sabahının enerjisi bize doğru geliyordu
İskeleye yaklaştıkça sesler daha net duyulmaya başladı.
Birinin kahkahası diğerlerinden çok daha yüksekti.
Ardından suya büyük bir şapırtıyla bir şey düştü.
"Abi! Telefonumu atacaktın!"
"Atmadım ki."
"Bir santim kaldı!"
"Abartma."
Emma kısık sesle güldü.
"Tam tahmin ettiğim gibi..."
"Neyi?"
"Noah yine birilerini sinir ediyor."
İskeleye birkaç metre kala yürüyüş yolundan ayrıldık.
Ayağımın altındaki taş yol yerini açık renk ahşap zemine bıraktı. Tahtalar güneşten ısınmıştı ama gölden gelen serin rüzgâr yüzünden bunaltmıyordu.
İlk dikkatimi çeken şey göl oldu.
Yakından çok daha güzeldi.
Suyun rengi uzaktan göründüğü gibi tek bir mavi değildi.
Kıyıya yakın yerler cam gibi şeffaftı. Biraz açıldıkça turkuaza, daha ilerisinde ise koyu laciverte dönüyordu. Su o kadar berraktı ki iskelenin altındaki taşları bile seçebiliyordum.
İskele boyunca farklı yaşlarda insanlar vardı.
Bir kadın kitabını okuyordu.
İki küçük çocuk ayaklarını suya sokmuş birbirlerine su sıçratıyordu.
Bir adam kulaklığını takmış oltasını sessizce bekliyordu.
Kimse acele etmiyordu.
Sanki bütün mahalle aynı anda nefes almayı yavaşlatmıştı.
Emma durdu.
"Şurada."
Bakışlarımı onun baktığı yöne çevirdim.
Yaklaşık altı kişilik bir grup iskelenin en ucunda oturuyordu.
İçlerinden biri, sarı saçlı bir çocuk, ayaklarını suya sallandırmış elindeki plastik şişeyle oynuyordu. Güneşte bronzlaşmış teni ve sürekli gülen yüzü, onu uzaktan bile fark edilir hâle getiriyordu.
Yanındaki kızın uzun kumral saçları beline kadar iniyordu. Güneş gözlüğünü saçlarının üzerine takmış, dizlerini kendine çekerek oturmuştu. Bir şey anlatıyor, anlatırken ellerini sürekli kullanıyordu.
Onların biraz ilerisinde...
Siyah tişörtlü biri vardı.
Diğerlerinden biraz uzak oturmuştu.
Dirseklerini dizlerine dayamış, iki elini birleştirmişti.
Başını hafifçe eğmiş, göle bakıyordu.
Diğerleri konuşuyor, gülüyor, birbirine laf atıyordu.
O ise sadece dinliyordu.
Rüzgâr koyu kahverengi saçlarını dağıtıyordu ama eliyle düzeltme gereği bile duymuyordu.
Yüzünü tam seçemiyordum.
Sadece çene hattının belirgin olduğunu, uzun kirpiklerinin gölgesinin yanağına düştüğünü fark ettim.
Yanında duran spor çantasının üzerine siyah bir havlu bırakılmıştı.
Diğerlerinden farklıydı.
Kalabalığın içinde olmasına rağmen...
Kalabalığın dışında gibiydi.
Tam o sırada sarışın çocuk bizi fark etti.
Bir anda ayağa kalktı.
"Emma!"
Sesi gölün üzerinde yankılandı.
Elini iki yana açarak bize doğru yürümeye başladı.
Yaklaştıkça yüzü daha net görünüyordu.
Mavi gözleri vardı.
Burnunun üzerinde güneşte beliren belli belirsiz çiller...
Gülünce yanağında oluşan küçük gamze...
İnsan onunla daha konuşmadan rahat hissedebilirdi.
"Sonunda!"
Emma da gülerek ona sarıldı.
"Noah."
"İki haftadır ortalarda yoksun."
"Yoğundum."
"Bahane."
Noah'ın bakışları bana kaydı.
Yüzündeki gülümseme aynı sıcaklıkla devam etti.
"Demek meşhur Melis sensin."
Şaşkınlıkla baktım.
"Meşhur mu?"
Emma araya girdi.
"Annem senden üç gündür herkese bahsediyor."
İstemsizce utandım.
"Noah."
Elini uzattı.
"Mahallenin veterineriyim."
Elini sıktım.
"Melis."
"Memnun oldum."
"Ben de."
Noah elini bırakır bırakmaz yüzünü hafifçe buruşturdu.
"Bu arada..."
"Eğer burada bir köpek gelip seni koklarsa korkma."
"Neden?"
"Çünkü hepsi beni tanıyor."
Emma gözlerini devirdi.
"Lütfen başlama."
"Ne var?"
"Geçen hafta ördeği tedavi ettiğini de anlat."
Noah ciddiyetini bozmadan bana döndü.
"Gerçekten ettim."
İstemeden güldüm.
"Şaka yapıyorsun."
"Keşke."
Konuşmalarına istemsizce gülmeye başlamıştım.
Tam o sırada...
İskelede sessizce oturan siyah tişörtlü genç başını kaldırdı.
İlk kez göz göze geldik.
Sadece bir saniyeydi.
Belki daha kısa.
Yüzünde ne gülümseme vardı...
Ne de rahatsız olmuş bir ifade.
Sadece sakin, okunması zor bir bakış.
Sonra gözlerini benden çekip tekrar göle çevirdi.
Noah bunu fark edip iç geçirdi.
"Onu boş ver."
"Kahvesini içmeden insan içine çıkmıyor."
Emma hafifçe dirseğiyle Noah'a vurdu.
"Abartma."
"Abartmıyorum."
"Adrian'ın sosyal pili günde en fazla iki saat çalışıyor."
İskeledeki kız kahkaha attı.
"Bugün bir saatini kullandı bile."
Uzaktan, Adrian'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
Belki gülmüştü...
Belki de sadece rüzgâr saçlarını yüzüne getirmişti.
Anlamak mümkün değildi..
Noah'ın söylediği söz havada asılı kaldı.
İskelede birkaç saniyelik kısa bir sessizlik oldu.
Sonra kumral saçlı kız ayağa kalktı.
Üzerinde açık sarı bir atlet, beyaz keten şort vardı. Ayağındaki terlikleri ayağının ucuyla geriye itti, ahşap iskelenin üzerinde çıplak ayakla birkaç adım yürüdü. Güneşte bronzlaşmış teni ve omuzlarına dökülen dalgalı saçlarıyla sanki buraya aitmiş gibi görünüyordu.
Elini bana doğru uzattı.
"Ben Sophie."
Gülümsemesi Noah'ınki kadar büyük değildi ama daha sakindi.
"Seni sonunda tanıdığıma sevindim."
Elini sıktım.
"Ben de."
Sophie beni baştan aşağı süzmedi.
Kıyafetimi, saçımı ya da aksanımı merak eden o bakışlardan biriyle bakmadı.
Sanki uzun zamandır tanıdığı biriyle tanışıyormuş gibi rahattı.
"Emma senden bahsediyordu."
İçimden, Yine mi? diye geçirdim.
Emma bunu anlamış gibi omzuma hafifçe dokundu.
"Abartıyorlar."
"Hayır." dedi Noah. "Annen daha çok bahsediyor."
Emma kahkahayı bastı.
"O konuda haklı."
Ben de istemsizce gülümsedim.
Tam o sırada gölün kıyısından bir golden retriever koşarak geldi.
Tüyleri sırılsıklamdı.
Üzerindeki suyu silkeler silkelemez...
Şap!
Hepimizin üzerine ince su damlaları sıçradı.
"Cooper!"
Noah eğilip köpeğin başını okşadı.
"Bir gün uslu olmayı denesen?"
Köpek dilini çıkarıp kuyruğunu salladı.
Noah bana dönüp omuz silkti.
"Denemeyecek."
"Bu mahallenin en şımarık köpeği."
Cooper beni merakla kokladı.
Önce ayakkabılarımı...
Sonra elimin olduğu tarafa yaklaştı.
Bir an tereddüt ettim.
Noah bunu fark etti.
"Sevebilirsin."
"Isırmaz."
Eğilip yavaşça başını okşadım.
Tüyleri güneşten ısınmıştı.
Cooper gözlerini kapatıp keyifle burnunu elime yasladı.
"Ooo..."
Noah kollarını bağladı.
"Bu büyük olay."
"Neden?"
"Seni sevdi."
"Her insanı sevmez."
Sophie gülerek araya girdi.
"Yalan söyleme."
"Herkesi seviyor."
"Tamam..." Noah güldü. "Ama bunu bilmene gerek yoktu."
Ben de güldüm.
Kendimi fark etmeden rahatlamaya başlamıştım.
Az önce yabancı hissettiren ortam...
Yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlıyordu.
Rüzgâr biraz kuvvetlendi.
Gölden gelen serinlik saçlarımı yüzüme taşıdı.
Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken istemsizce etrafa baktım.
İskelenin biraz ilerisinde, siyah tişörtlü genç hâlâ aynı yerdeydi.
Bu kez oturmuyordu.
Ayağa kalkmıştı.
Uzun boyu, yanındakilerden hemen ayrılıyordu.
Yaklaşık bir doksanın üzerindeydi.
Geniş omuzları siyah tişörtün altında daha belirgin görünüyordu. Kollarını sıvamadığı hâlde ön kollarındaki damarlar güneşte belli oluyordu.
Elindeki su şişesinin kapağını kapattı.
Sonra telefonuna baktı.
Noah arkasından seslendi.
"Adrian!"
Cevap vermedi.
"Adrian!"
Bu kez başını çevirdi.
"Hı?"
"Noah'ın ses tonunda yaramaz bir ifade vardı.
"Gel, tanıştırayım."
Adrian birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Sanki gerçekten gelip gelmemeyi düşünüyordu.
Sonunda ağır adımlarla yürümeye başladı.
Ne acele ediyordu...
Ne de isteksiz görünüyordu.
Sadece sakin.
Yaklaştıkça yüzünü daha net görebildim.
Keskin bir çene hattı...
Kumral ten...
Düzgün bir burun...
Gözleri ise uzaktan fark ettiğimden daha açıktı; ela ile yeşil arasında kalan, ışığa göre rengi değişen gözlerdi.
Yakışıklıydı.
Bunu inkâr etmek mümkün değildi.
Ama yüzündeki ciddi ifade, insanların ona kolay kolay yaklaşmasını engelliyor gibiydi.
Noah kolunu Adrian'ın omzuna atmaya çalıştı.
Adrian tek hamlede kenara çekildi.
"Noah."
"Ne var?"
"Yapma."
"Bir kere sarılayım."
"Hayır."
Sophie başını iki yana salladı.
"Çocukluğundan beri böyle."
Emma bana eğilip fısıldadı.
"Temas etmeyi hiç sevmez."
Adrian sonunda önümde durdu.
Bana baktı.
Bakışı rahatsız edici değildi.
Sadece uzun sürüyordu.
Sonra kısa ve sakin bir sesle konuştu.
"Adrian."
Elini uzattı.
Ben de uzattım.
"Melis."
Tokalaştık.
Eli sıcaktı.
Ama tokalaşması bile mesafeliydi.
Ne gereğinden uzun tuttu...
Ne de özensizdi.
Sadece...
Tam kararında.
"Memnun oldum."
"Ben de."
Konuşma burada bitti.
Noah iki elini havaya kaldırdı.
"İnanmıyorum!"
"Hem tokalaştı..."
"Hem de iki cümle kurdu."
Adrian yüzünü ona çevirdi.
"Çok konuşuyorsun."
Noah sırıttı.
"Bunu günde en az üç kişi söylüyor."
Sophie kahkahasını tutamadı.
Emma ise başını sallayıp göle baktı.
Ben de istemeden gülümsedim.
İlk kez, kendimi bu yabancı ülkenin tamamen dışında hissetmiyordum. Sanki bu göl, bu iskele ve bu insanlar bana yavaş yavaş "Artık sen de buradasın." demeye başlamıştı.
Noah ayağa kalkıp esnedi.
Güneş tam tepedeydi. Gölden gelen hafif rüzgâr, ısınmaya başlayan havayı dengeliyor, iskelede oturan herkesin saçlarını hafifçe savuruyordu.
Ellerini beline koyup göle baktı.
"Evet..."
"Bence yeterince oturduk."
Sophie daha Noah cümlesini bitirmeden gözlerini devirdi.
"Başlıyoruz."
"Ne?"
"Her gün aynı cümle."
Noah güldü.
"E çünkü her gün aynı şeyi yapıyoruz."
Ayağındaki terlikleri çıkarıp iskelenin kenarına bıraktı.
"Kim geliyor?"
Emma başını iki yana salladı.
"Ben gelmiyorum."
"Daha yeni kahvaltı yaptım."
"On dakika sonra girersin."
"Hayır."
"Beş dakika sonra?"
"Noah."
"Tamam, tamam..."
Sonra bir anda yüzünü bana çevirdi.
"Peki sen?"
Hazırlıksız yakalanmıştım.
"Ben mi?"
"Evet."
"Gel."
İstemeden göle baktım.
Suyun yüzeyi güneşte pırıl pırıl parlıyordu.
İnsan dışarıdan bakınca içine atlamak istiyordu.
Ama ben...
Ben hiçbir zaman suyun içinde rahat hisseden biri olmamıştım.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Aslında..."
Noah bekledi.
Ben birkaç saniye sustum.
"Yüzme bilmiyorum."
Bu cümleyi söyler söylemez istemsizce yere baktım.
Türkiye'de bunu söylediğimde genellikle aynı tepkiyi alırdım.
"Nasıl yani?"
"Hiç mi?"
"Koskoca kız olmuşsun."
Ama burada...
Kimse öyle davranmadı.
Noah sadece şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
"Gerçekten mi?"
Başımı salladım.
"Hiç öğrenemedim."
Sophie dizlerini kendine çekti.
"Hiç denemedin mi?"
"Denedim desem yalan olur."
"Küçükken imkân olmadı."
"Sonra da..."
Omuz silktim.
"Bir türlü fırsat çıkmadı."
Emma bana kısa bir bakış attı.
Bakışında acıma yoktu.
Sadece anlamış gibi duran bir ifade vardı.
Noah birkaç saniye düşündü.
Sonra sanki çok önemli bir sorunu çözmüş gibi başını salladı.
"Tamam."
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Tamam mı?"
"Tamam."
"Bu yaz öğrenirsin."
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
"Bu kadar kolay mı?"
"Bence kolay."
"Bence değil."
"Bence öyle."
Sophie kahkahasını tuttu.
"Yine başladı."
Noah bana döndü.
"Bak."
"Ben çocuklara da öğretiyorum."
"Köpeklere de."
Emma hemen araya girdi.
"Köpeklerle insanları aynı örnek verme."
"Niye?"
"Motivasyon düşürüyor."
İkimiz de güldük.
Noah hiç ciddiyetini bozmadan devam etti.
"Ciddiyim."
"Burada herkes yüzmeyi bilir."
"Bir ay sonra sen de bilirsin."
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Su biraz..."
Doğru kelimeyi aradım.
"...korkutuyor."
Bu kez konuşan Sophie oldu.
"Korkması normal."
"Özellikle hiç yüzmediysen."
Sesinde öyle yumuşak bir ton vardı ki...
Kendimi açıklamak zorunda hissetmedim.
Emma omzuma hafifçe dokundu.
"Kimse seni zorlamaz."
"İstersen öğrenirsin."
"İstemezsen de sadece bizimle oturur sohbet edersin."
İçimde bir şey gevşedi.
Belki de ilk kez...
Bir konuda "hayır" deme hakkım olduğunu hissediyordum.
Noah ellerini birbirine vurdu.
"O zaman karar verildi."
"Bu yazın hedefi belli."
Emma gülerek başını salladı.
"Sen kendi kendine karar vermeyi bırak."
"Kimse senden proje yöneticisi olmanı istemedi."
Noah tam cevap verecekken...
Şap!
İskelenin en ucundan biri sessizce kendini suya bıraktı.
Ne bağırdı...
Ne de haber verdi.
Sadece tek bir hareketle gölün içine daldı.
Hepimiz aynı anda başımızı çevirdik.
Adrian.
Suyun yüzeyinde oluşan halkalar yavaş yavaş genişlerken, o çoktan birkaç metre ilerideydi.
Kulaçları güçlüydü.
Telaşsız...
Düzenli...
Sanki gölün içinde değil de yıllardır ezbere bildiği bir yolda yürüyordu.
Noah derin bir nefes verdi.
"İşte..."
"Bu çocuk konuşmak yerine yüzüyor."
Sophie gülümsedi.
"Bence mutlu olduğu tek yer suyun içi."
Ben gözlerimi Adrian'dan ayıramadım.
Yüzmeyi bilmediğim için bana büyü gibi geliyordu.
İnsan nasıl olur da bu kadar derin bir suyun içinde bu kadar rahat olabilirdi?
O an aklımdan tek bir düşünce geçti.
Belki de bazı insanlar suyun içinde, bazı insanlar ise karada kendini evinde hissediyordu. Ben hangisiydim, bunu henüz bilmiyordum.
Adrian gölün ortasına doğru ilerlerken Noah iki elini cebine soktu.
Gözlerini kısmış, arkadaşını izliyordu.
"Bak şimdi..."
"On dakika sonra geri döner."
"Tek kelime etmeden havlusunu alır."
"Sonra yine oturur."
"Ve biz konuşurken sadece dinler."
Sophie gülerek başını salladı.
"Onu yirmi yıldır tanıyorsun, hâlâ şaşırıyormuş gibi anlatıyorsun."
"Çünkü hâlâ ilginç geliyor."
Ben göldeki siluete bakmayı bırakamıyordum.
"Gerçekten hep böyle miydi?"
Noah ile Sophie aynı anda birbirlerine baktılar.
Sonra ikisi de güldü.
Emma iç çekti.
"Şimdi yine eski defterleri açacaksınız."
"Kesinlikle."
Noah iskelenin üzerine bağdaş kurarak oturdu.
"İlkokul birinci sınıf..."
"Öğretmenimizin adı da Bayan Carter'dı."
Sophie hemen araya girdi.
"Kadıncağız daha ilk haftadan pes etmişti."
"Neden?"
Noah kahkahasını bastırmaya çalıştı.
"Çünkü Adrian hiç konuşmuyordu."
"Hiç mi?"
"Hiç."
Sophie parmağını kaldırdı.
"Hayır."
"Bir kez konuştu."
Noah düşündü.
"Doğru."
"Ne demişti?"
"'Kalemin düştü.'"
Sophie kahkahayı patlattı.
"Üç haftada kurduğu ilk cümle buydu."
Ben de gülmeye başladım.
"Abartıyorsunuz."
"Keşke."
Noah dizine vurdu.
"Yemin ederim abartmıyoruz."
"Öğretmen yoklama alıyor."
"'Adrian?'"
"Noah?"
"Hm?"
"Çocuk sadece el kaldırıyor."
"Soru soruyor."
"El kaldırıyor."
"'Anladın mı?'"
"Başını sallıyor."
Ben şaşkınlıkla dinliyordum.
"Hiç mi arkadaşı yokmuş?"
"Varmış."
Emma bu kez konuştu.
"Biz."
"Ama bizimle de çok konuşmazdı."
Sophie gülümseyerek göle baktı.
"Hatırlıyor musunuz..."
"Öğretmen annesini okula çağırmıştı."
Noah kahkahasını zor tuttu.
"Evet."
"Bayan Carter çok ciddi bir yüz ifadesiyle demişti ki..."
Sesini değiştirerek öğretmeni taklit etti.
"'Sanırım Adrian'ın sınıfa uyum sağlayabilmesi için profesyonel destek alması gerekiyor.'"
Ben şaşkınlıkla gözlerimi açtım.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Emma da gülmeye başladı.
"Sonra annesi ne dedi biliyor musun?"
Üçü de birbirine baktı.
Sonra aynı anda konuştular.
"'Evde de konuşmuyor.'"
İskelenin üzerinde kahkahalar yükseldi.
Noah gülmekten gözlerini silmeye başladı.
"Kadıncağız ne diyeceğini şaşırmıştı."
Sophie nefesini toparlamaya çalışıyordu.
"Hatta..."
"'Peki evde nasıl anlaşıyorsunuz?' diye sormuştu."
Ben merakla öne eğildim.
"Eee?"
Emma gülerek cevap verdi.
"Annesi demiş ki..."
"'İşaret ediyor.'"
Ben de kendimi tutamadım.
Kahkaham gölün üzerinde yankılandı.
"Yok artık."
"Noah."
"Anlat şunu."
Noah gülmesini zor durdurarak devam etti.
"Bir gün teneffüste top oynuyoruz."
"Top Adrian'ın önüne düştü."
"Hepimiz bekliyoruz."
"'Atsana!' diye bağırıyoruz."
"Çocuk topu aldı."
"Hepimize baktı."
"Sonra..."
Durdu.
"...kenara bıraktı."
Ben kahkahamı tutamadım.
"Niye?"
"Canı istememiş."
Sophie gözlerini devirdi.
"İşte bütün çocukluğu buydu."
"İstemiyorsa yapmıyordu."
Emma hafifçe gülümsedi.
"Ama kötü biri değildi."
"Asla."
Noah'ın yüzündeki gülümseme biraz yumuşadı.
"Bir keresinde sınıftaki bir çocuk merdivenden düşmüştü."
"Hepimiz donup kalmıştık."
"İlk koşan Adrian olmuştu."
Sophie de başını salladı.
"Kimseye tek kelime etmeden çocuğu revire götürdü."
"Sonra da sessizce sınıfa geri döndü."
"Teşekkür bile beklemedi."
Ben tekrar göle baktım.
Adrian artık geri dönüyordu.
Güneş, ıslanan saçlarından süzülen damlaları parlatıyordu.
Su omuzlarından aşağı akarken hiç acele etmeden iskeleye yaklaştı.
Noah hafifçe bana eğildi.
"Kısacası..."
"Adrian konuşmaz."
"Göstermez."
"Ama biri gerçekten yardıma ihtiyaç duyarsa..."
Cümlesini bitirmedi.
Gerek de kalmadı.
Çünkü tam o anda Adrian ellerini iskeleye koyup tek hamlede kendini yukarı çekti.
Suyun damlaları ahşap zemine düşerken saçlarını geriye attı.
Üzerindeki siyah tişörtü giymek yerine havlusunu omzuna aldı.
Bir anlığına göz göze geldik.
Üç saat sonra...
Öğleden sonra güneşi sabahki kadar yumuşak değildi.
Gökyüzü hâlâ masmaviydi ama hava belirgin şekilde ısınmıştı. Gölün üzerinde sabahkinden çok daha fazla tekne vardı. Çocukların çığlıkları suyun üzerinden yankılanıyor, uzaktan gelen müzik sesi rüzgârla birlikte kıyıya kadar ulaşıyordu.
Elimdeki limonlu dondurmanın son lokmasını da bitirip çöp kutusuna attım.
"Sanırım hayatımda ilk defa bu kadar uzun yürüdüm." dedim gülerek.
Emma da elindeki boş bardağı çöpe bıraktı.
"Daha mahallenin yarısını bile görmedin."
"O zaman burası düşündüğümden büyük."
"Oldukça."
Yürüyüş yolundan ayrılıp gölün kıyısındaki çimlere doğru indik.
Ayakkabılarımın altındaki sert zemin yerini yumuşak toprağa bıraktı.
Çimlerin üzerine gelişigüzel bırakılmış piknik örtüleri vardı. Bir aile mangal hazırlıyor, biraz ileride küçük çocuklar frizbi oynuyordu. Göle yakın tarafta gençler güneşleniyor, bazıları kitap okuyor, bazıları ise sadece uzanıp gökyüzünü izliyordu.
Burada kimsenin birbirine garip garip bakmaması dikkatimi çekmişti.
Kim ne giyerse giysin...
Kim ne yaparsa yapsın...
Kimsenin umurunda değildi.
İnsanlar birbirlerini rahat bırakmayı öğrenmiş gibiydi.
Emma omuzuma hafifçe dokundu.
"Suskunlaştın."
"Etrafı izliyorum."
"Neyi?"
Başımı hafifçe iki yana çevirdim.
"İnsanları."
"Bana çok farklı geliyor."
Emma gülümsedi.
"İlk geldiğimde bana da öyle gelmişti."
"Sen de mi yabancı hissediyordun?"
"Kendimi değil..."
Durdu.
"...her şeyi yabancı hissediyordum."
Tam o sırada gölden yükselen bir kahkaha ikimizi de sesin geldiği yöne çevirdi.
Noah, iskelenin en ucundan koşarak kendini suya bırakmıştı.
Suyun sıçrattığı damlalar güneşte kısa bir an parladı.
Sophie kahkaha atarak arkasından bağırdı.
"Telefonun cebinde!"
Noah'ın yüzü bir anda değişti.
"Eyvah!"
Hiç düşünmeden tekrar kıyıya yüzmeye başladı.
İskeledekilerin hepsi aynı anda gülmeye başladı.
Ben de istemsizce güldüm.
"Gerçekten telefonu cebinde miydi?"
Emma başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Her seferinde aynı şakaya kanıyor."
"Her seferinde mi?"
"Evet."
"Ve her seferinde aynı yüz ifadesini takınıyor."
Noah kıyıya çıkınca cebini telaşla yokladı.
Telefonunun yerinde olduğunu görünce rahat bir nefes aldı.
Sophie gülmekten dizlerini tutuyordu.
"Yine kandın."
Noah saçlarından akan suları silkerek söylendi.
"Bir gün gerçekten düşecek."
"O gün de yine inanmayacağız."
İkisi yeniden atışmaya başlayınca Emma bana baktı.
"Onlar akşama kadar böyle."
"Hiç sıkılmıyorlar mı?"
"Sıkılıyorlar."
"Sonra yine aynı şeyi yapıyorlar."
Gülümsedim.
Sanırım ilk kez...
Bir grubun içinde sessizce durmak bana rahatsız edici gelmiyordu.
Tam o sırada gözüm istemsizce gölün diğer tarafına kaydı.
Adrian...
Biraz önce oturduğu yerde değildi.
"Birini mi arıyorsun?"
Emma'nın sesiyle irkildim.
"Yok."
"Emin misin?"
"Hı hı."
Aslında emindim.
Kimseyi aramıyordum.
Sadece...
O sessiz çocuğun ne zaman ortadan kaybolduğunu fark etmemiştim.
Etrafı tekrar gözlerimle taradım.
İskelede yoktu.
Çimlerde de görünmüyordu.
Belki eve gitmişti.
Belki de gerçekten insanlardan sıkılmıştı.
Tam bunu düşünürken, yürüyüş yolunun biraz ilerisindeki ağaçların arasında siyah tişörtlü bir siluet belirdi.
Adrian.
Omzunda spor çantası vardı.
Kulaklıklarını takmış, başını hafif öne eğmiş şekilde yürüyordu.
Kimseye bakmıyor...
Kimseyle vedalaşmıyordu.
Sanki sessizce gelip sessizce gitmek, onun yıllardır değişmeyen alışkanlığıydı.
Ben onu izlerken Noah uzaktan bağırdı.
"Hey Adrian!"
Adrian durmadı.
Sadece sağ elini havaya kaldırıp belli belirsiz bir hareket yaptı.
Ne dönüp baktı...
Ne de arkasına.
Sonra ağaçların arasındaki patikaya girerek gözden kayboldu.
Noah omuz silkti.
"Gördün mü?"
"Vedası bile sessiz."
Emma hafifçe gülümsedi.
"Adrian'ın dünyasında bu gayet normal."
Ben ise gözümü patikanın kaybolduğu yere dikmiş, farkında olmadan tek bir şeyi düşünüyordum.
Bazı insanlar gittikten sonra bile bulundukları yerde bir sessizlik bırakıyordu. Adrian da onlardan biriydi
Artık eve dönüş vakti gelmişti
Bahçe kapısını itip içeri girdik.
Öğleden sonra güneşi verandanın yarısını gölgede bırakmıştı. Sabah serin olan hava yerini tatlı bir sıcaklığa bırakmış, lavantaların kokusu bahçeye yayılmıştı. Arılar çiçeklerin arasında ağır ağır dolaşıyor, uzaktaki gölden gelen çocuk sesleri rüzgârla birlikte hâlâ buraya kadar ulaşıyordu.
Merdivenlere doğru yürürken Emma bir anda yavaşladı.
Gözleri bahçenin sağ tarafına kaydı.
Ben de istemsizce baktım.
İki yaşlı meşe ağacının arasına gerilmiş geniş, krem rengi bir hamak vardı.
Hamak neredeyse hiç hareket etmiyordu.
İçinde Ethan uzanıyordu.
Bir ayağı hamağın dışına sarkmıştı. Beyaz tişörtünün kolları dirseklerine kadar kıvrılmış, açık gri şortunun paçaları dizlerinin biraz üzerindeydi.
Göğsünün üzerinde büyük bir cam bardak duruyordu.
Bardağın içindeki çikolatalı milkshake'in kenarlarından ince su damlaları süzülüyor, buzlar eridikçe bardaktan hafif bir tıkırtı sesi geliyordu.
Ethan gözlerini kapatmıştı.
Ne uyuyor gibiydi...
Ne de tamamen uyanık.
Sadece rüzgârın hamakta oluşturduğu hafif salınımın tadını çıkarıyordu.
Pipeti dudaklarına götürdü.
Hiç gözünü açmadan küçük bir yudum aldı.
Sonra bardağı tekrar göğsünün üzerine bıraktı.
Emma derin bir nefes verdi.
"İnanılmaz..."
Ethan gözlerini açmadan konuştu.
"Ben de seni gördüğüme sevindim."
"Sen hâlâ burada mısın?"
"Kalkacaktım."
"Ne zaman?"
"Kalkmayı düşündüğüm anın tadını çıkarıyorum."
Emma güldü.
"Babam seni iki saattir arıyor."
"Biliyorum."
"Gitmedin mi?"
"Hâlâ arıyorsa demek ki gitmemişim."
Emma kollarını göğsünde birleştirdi.
"Bahçedeki sandalyeleri depoya taşıyacaktın."
"Taşıyacağım."
"Ne zaman?"
Ethan bu kez yavaşça tek gözünü açtı.
Gökyüzüne baktı.
Bulutları birkaç saniye izledi.
Sonra son derece ciddi bir ses tonuyla,
"Hava biraz daha serinleyince."
Emma başını iki yana salladı.
"Hava serinleyince akşam olacak."
"Harika."
"O zaman güneş de batmış olur."
"Ethan."
"Hı?"
"Sen dünyanın en rahat insanı olabilirsin."
Ethan omuz silkti.
"Bunun için uğraşıyorum."
Emma istemsizce güldü.
Ben ise ikisinin konuşmasını izliyordum.
Sanki bu konuşmayı daha önce yüzlerce kez yapmışlardı.
Ne Emma gerçekten sinirleniyordu...
Ne de Ethan kendini savunmaya çalışıyordu.
Bu, onların birbirini sevme biçimiydi.
Tam biz verandaya yönelirken Ethan ilk kez başını hafifçe çevirip bana baktı.
Bakışlarında merak vardı ama soru yoktu.
Milkshake'inden bir yudum daha aldı.
"Mahalleyi beğendin mi?"
"Beğendim."
Eliyle ok işareti yaptı gözlerini açmadan
Başka hiçbir şey söylemedi.
Gözlerini yeniden kapattı.
Hamak rüzgârla birlikte yeniden usulca sallanmaya başladı.
Ben kapıya doğru yürürken arkamdan sadece bardaktaki buzların birbirine çarpan ince sesi geliyordu.
O an kendi kendime düşündüm.
Bu evde herkesin bir alışkanlığı vardı. Ethan'ınki ise, dünyayı hiç acele etmeden izlemekti