.
Gökyüzü, uçağın küçük oval penceresinden bakıldığında olduğundan daha sessiz görünüyordu.
Bulutlar, bembeyaz bir deniz gibi kanadın altına serilmişti. Güneş, üzerlerine vurdukça bazı yerleri altın sarısına dönüyor, bazı yerlerse hâlâ gölgelerin içinde kalıyordu. Uçağın motorundan gelen kesintisiz uğultu, saatlerdir aynı ritimde devam ediyordu. Öyle uzun sürmüştü ki Melis artık o sesi fark etmiyordu bile.
Başını pencereye yasladı.
Camın soğukluğu yanağına değdi.
Bir süre hiçbir şey düşünmemeye çalıştı.
Olmadı.
Ne zaman zihnini boş bıraksa, düşünceler davetsiz misafirler gibi peş peşe geliyordu.
Koltuğun önündeki ekranda küçük bir harita vardı. Mavi çizgi okyanusu geçmiş, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğusuna doğru ilerliyordu. Sağ üst köşede tek bir cümle yazıyordu.
"Estimated arrival: 42 minutes."
Kırk iki dakika.
Hayatının ikiye ayrılması için kırk iki dakika kalmıştı.
Yutkundu.
Parmaklarını farkında olmadan pasaportunun üzerine bastırdı. Lacivert kapağı, saatlerdir avuçlarının içinde durmaktan hafifçe ısınmıştı.
İlk pasaportu.
İlk yurt dışı yolculuğu.
İlk kez tek başınaydı.
Hostes koridordan geçerken yumuşak bir sesle,
"Would you like something to drink?"
diye sordu.
Melis kısa bir an duraksadı.
"Water, please."
Kadın gülümseyerek küçük şişeyi uzattı.
"Here you go."
"Thank you."
Şişenin kapağını açtı ama içmedi.
Boğazı susuz değildi.
Düğüm olmuştu.
Uçak alçalmaya başladığında bulutların arasından yemyeşil ormanlar görünmeye başladı.
Türkiye'deki şehir manzaralarına benzemiyordu.
Uzun yollar...
Aralarına serpiştirilmiş göller...
Kırmızı çatılı evler...
Sanki biri haritanın üzerine oyuncak evler dizmişti.
Pilotun anonsu kabinde yankılandı.
"Ladies and gentlemen, we will be landing shortly..."
İngilizce cümlelerin ardından Fransızca bir anons daha yapıldı.
Melis kemerini biraz daha sıktı.
Kalbi hızlanmıştı.
Ne inişten korkuyordu...
Ne de Amerika'dan.
Bilinmeyenden korkuyordu.
Çünkü hayatında ilk kez gideceği yerde onu kimsenin tanımayacağını biliyordu.
Belki de ilk kez...
Kimse onun hakkında önceden karar vermemiş olacaktı.
Uçak piste dokunduğu anda kabinin içinde hafif bir sarsıntı oldu.
Lastiklerin asfalta sürtünmesiyle çıkan ses birkaç saniye sürdü.
Sonra alkışlayan birkaç yolcu duyuldu.
Melis istemsizce gülümsedi.
Türkiye'den gelen bazı yolcuların bu alışkanlığı burada da değişmemişti.
Telefonunu açtı.
Ekran bir anda onlarca bildirimle doldu.
Üniversitenin uluslararası ofisinden gönderilen son mesaj en üstteydi.
"Welcome to Vermont. Your host family is waiting in the arrivals hall."
Altında bir isim yazıyordu.
Walker Family.
O isim, haftalardır onlarca kez okuduğu hâlde hâlâ yabancı geliyordu.
Walker.
Telefonu tekrar çantasına koydu.
Derin bir nefes aldı.
Kapılar açıldığında kabine farklı bir hava doldu.
Serin.
Temiz.
Ve hafif kahve kokulu.
İnsanların aceleyle üst dolaplarını açmaları, bavullarını indirmeleri arasında Melis yerinden kalkmadı.
Her zamanki gibi...
Herkesin inmesini bekledi.
Acele etmeyi hiç sevmezdi.
Belki de çocukluğundan beri hep birilerine yol vermeye alıştığı içindi.
Koridora çıktığında havalimanının geniş camlarından içeri giren gün ışığı gözlerini kısmasına neden oldu.
Tabelaların neredeyse tamamı İngilizceydi.
İnsanlar hızlı konuşuyor, bavulların tekerlekleri cilalı zeminde ritmik sesler çıkarıyordu.
Her şey yeniydi.
Her şey yabancıydı.
Pasaport kontrolünden geçerken görevli pasaportuna baktı, sonra yüzüne.
"First time in the United States?"
Melis başını salladı.
"Yes."
Görevli pasaporta damgayı bastı.
"Welcome."
Tek kelimeydi.
Ama Melis'in içinde beklenmedik bir yankı bıraktı.
Hoş geldin.
Ne garip...
Bazen insanın yıllardır duymadığı bir cümleyi, hiç tanımadığı biri söyleyebilirdi.
Bavul bandının başında beklerken avuç içleri yeniden terlemeye başladı.
Kalabalığın içinde yüzlerce insan vardı.
Kimisi sevinçle birbirine sarılıyor, kimisi elindeki çiçekleri düzeltiyor, kimisi telefonla konuşuyordu.
Melis bavulunu aldı.
Omzundaki çantayı düzeltti.
Otomatik kapılar yavaşça açıldı.
Soğuk bir rüzgâr yüzüne çarptı.
Gözleri kalabalığın içinde tanımadığı bir aileyi aramaya başladı.
Elinde adının yazılı olduğu bir kart bekliyordu belki.
Belki de sadece bir gülümseme.
Henüz bilmiyordu.
Ama birkaç saniye sonra göreceği insanlar, farkında olmadan hayatının yönünü değiştirecekti
Melis, kalabalığın arasında yavaşça yürürken omzundaki sırt çantasının askısını biraz daha düzeltti.
Gelen yolcuların önünde bekleyen insanlar ellerindeki telefonları kaldırıyor, isimler söylüyor, birbirlerine sarılıyorlardı. Havalimanının geniş camlarından içeri süzülen gün ışığı, cilalı zeminin üzerinde uzun yansımalar oluşturuyordu. Arabaların geçtiği yolun ötesinde, sonbaharın ilk renklerini taşıyan ağaçlar seçiliyordu. Turuncu, sarı ve koyu kırmızı yapraklar rüzgârla hafifçe savruluyor, Melis'in daha ilk dakikada farklı bir ülkede olduğunu hissettiriyordu.
Bir adım daha attı.
Sonra...
Kalabalığın içinde beyaz bir kart dikkatini çekti.
Kalın siyah harflerle tek bir isim yazıyordu.
Kartı tutan adam, kırklı yaşlarının sonunda görünüyordu. Üzerinde lacivert bir kazak, açık renk kot pantolon ve kahverengi deri bir mont vardı. Kırlaşmaya başlayan saçlarını rüzgâr hafifçe dağıtmıştı. Bir elinde kartı tutuyor, diğer eliyle cebindeki araba anahtarını çevirip duruyordu.
Yanında, omuzlarına dökülen açık kahverengi saçları olan bir kadın bekliyordu. Boynuna bordo bir atkı dolamış, iki elini montunun ceplerine sokmuştu. Ara sıra kapıya bakıyor, sonra tekrar kartı tutan adama dönüp bir şeyler söylüyordu.
Onların hemen önünde ise küçük bir çocuk, bavulunu oyuncak araba gibi sürüklemeye çalışan annesinin elinden kurtulmaya çalışıyordu.
Hayır...
Walker ailesi değildi.
Melis gözlerini biraz daha gezdirdi.
Kalabalığın birkaç metre ilerisinde, uzun boylu genç bir adam dikkatini çekti.
Üzerinde gri kapüşonlu bir sweatshirt, siyah bir mont ve kot pantolon vardı. Sol elinde karton bir kahve bardağı, sağ elinde ise üzerinde renkli kalemlerle yazılmış büyük bir pankart tutuyordu.
Pankartta düzgün yazılmış tek kelime vardı.
WELCOME MELİS
Ama yazının etrafı küçük çizimlerle doluydu.
Gülen güneş...
Küçük bir uçak...
Türk bayrağı...
Amerikan bayrağı...
Ve en altta çocuk el yazısıyla yazılmış bir cümle...
"We are happy you're here!"
Melis istemsizce yavaşladı.
Tam o sırada pankartın arkasından kıvırcık saçlı genç bir kız başını uzattı.
Melis'le göz göze geldikleri an yüzü aydınlandı.
İki eliyle pankartı yukarı kaldırıp heyecanla bir şey söyledi.
"Ethan! I think that's her!"
Genç adam başını kaldırdı.
Bakışları kısa bir an Melis'in yüzünde durdu.
Sonra emin olmak ister gibi elindeki fotoğrafa baktı.
Tekrar Melis'e...
Bu kez gülümsedi.
Abartılı değildi.
Sadece insanın içini rahatlatan, sakin bir gülümsemeydi.
Bir adım öne çıktı.
"Melis?"
İngilizceyi yavaş söylemişti.
Sanki onun rahat anlamasını istiyordu.
Melis hafifçe başını salladı.
"Yes."
"Hi."
Elini uzattı.
"I'm Ethan."
Ses tonu düşündüğünden daha yumuşaktı.
Tokalaştılar.
Ethan'ın eli sıcacıktı.
Ne çok sıkıydı ne de gevşek.
Melis'in omzundaki gerginlik biraz olsun gevşedi.
Ardından genç kız hemen yanlarına geldi.
"Hi! I'm Emma."
Konuşurken neredeyse nefes almıyordu.
"We're so happy you made it! Was the flight okay? Are you tired? You must be starving..."
Ethan hafifçe gülüp kız kardeşinin sözünü kesti.
"Emma..."
Genç kız durdu.
"Right."
Kendi kendine gülmeye başladı.
"Sorry... I talk too much."
Melis farkında olmadan gülümsedi.
Melis, Ethan'ın uzattığı eli birkaç saniyelik tereddütten sonra sıktı.
Avuç içi sıcaktı.
İnsan bazen birinin elini sıkarak onun hakkında küçük şeyler anlayabiliyordu. Ethan'ın tokalaşması ne kendini ispatlamaya çalışan insanlar gibi gereğinden sertti ne de isteksizdi. Sadece... sakindi.
"Yolculuk zor geçti mi?" diye sordu.
Melis başını hafifçe iki yana salladı.
"Uzundu."
"On üç saat insanı biraz yoruyor."
Kısa bir sessizlik oldu.
Ethan, sessizlikten rahatsız olan insanlardan değildi. Cümlelerin arasını aceleyle doldurmaya çalışmıyor, karşısındaki kişiye düşünmesi için zaman bırakıyordu.
Bu, Melis'in alışık olmadığı bir şeydi.
Emma çoktan yanına gelmişti bile.
"Valizin bu mu? Ben taşıyayım."
Melis refleksle bavulunun sapını biraz daha sıkı tuttu.
"Yok, ben taşırım."
Emma gülümsedi.
"Taşıyabileceğini biliyorum."
Bir an durdu.
"Ben sadece yardım etmek istedim."
Melis'in parmakları bavulun sapında gevşedi.
Küçücük bir cümleydi.
Ama içinde büyük bir fark vardı.
"Sen yapamazsın." dememişti.
"Ben yaparım." da dememişti.
Sadece yardım teklif etmişti.
Melis, bunu reddetmenin ayıp olacağını düşündü.
"Teşekkür ederim."
Emma bavulu kolayca çekmeye başladı.
"Bu arada... Türkçede 'merhaba' demeyi biliyorum."
Gerçekten de büyük bir ciddiyetle boğazını temizledi.
"Mer... ha... ba."
Telaffuzu biraz komikti.
Melis istemsizce güldü.
Gerçekten.
Sesli.
Emma iki elini havaya kaldırdı.
"Güldü!"
Ethan başını eğerek hafifçe güldü.
"İlk görevimizi başarıyla tamamladık."
"Ne görevi?"
"Uçaktan inen yorgun öğrenciyi ilk beş dakikada gülümsetmek."
Emma gururla omzunu kabarttı.
"Başardık."
Melis, gülümsemesinin yavaşça yüzünden çekildiğini hissetti.
Ne kadar zamandır böyle rahat güldüğünü hatırlamıyordu.
Belki aylar olmuştu.
Belki yıllar.
Havalimanının döner kapısından dışarı çıktıkları anda serin hava yüzüne çarptı.
Türkiye'den ayrılırken hâlâ yazdan kalma sıcak günler yaşanıyordu.
Buradaysa sonbahar kendini çoktan hissettirmeye başlamıştı.
Hava temizdi.
Öyle temizdi ki derin nefes alınca ciğerlerinin içi serinliyormuş gibi hissediyordu.
Otoparka doğru yürürlerken yolun iki tarafına dizilmiş akçaağaçlar dikkatini çekti.
Yapraklar sarının onlarca tonuna bürünmüştü.
Bazıları turuncuya dönmüş, bazılarıysa koyu kırmızı olmuştu.
Rüzgâr estiğinde birkaç yaprak yavaşça kopuyor, asfaltın üzerine sessizce düşüyordu.
Melis yürürken başını istemsizce gökyüzüne kaldırdı.
Masmaviydi.
Bulutsuz.
Kuş sesleri bile farklı geliyordu.
Her şey farklıydı.
Yollar...
Arabalar...
Kokular...
Hatta sessizlik bile.
Emma dönüp onu izledi.
"Şehri ilk kez görüyorsun değil mi?"
"Evet."
"Biraz küçük gelebilir."
"Ben seviyorum."
"Neyi?"
"Kalabalık olmamasını."
Emma başını salladı
"Ben de."
Arabanın yanına geldiklerinde Ethan uzaktan kumandayla bagajı açtı.
Koyu gri, yedi kişilik eski model bir SUV'du.
Parlak değildi.
Gösterişli de değildi.
Ama tertemizdi.
Arka camında küçük çıkartmalar vardı.
Birinde dağ resmi, diğerinde küçük bir milli park logosu.
Bagajın içinde katlanmış çocuk arabası duruyordu.
Yan tarafında rengârenk plastik oyuncaklar...
Bir peluş zürafa...
Minik mavi bir ayakkabı...
Melis'in gözü onlara takıldı.
Emma gülümseyerek bagajı gösterdi.
"Oliver."
"Kardeşimiz"
"Her yere oyuncak bırakıyor."
Melis istemsizce gülümsedi.
Küçük bir çocuğun evi nasıl değiştirebildiğini düşündü
Arabaya bindiklerinde içeride hafif bir vanilya kokusu vardı.
Ön aynadan küçük tahta bir süs sallanıyor, radyoda çok kısık sesle eski bir caz parçası çalıyordu.
Ethan motoru çalıştırırken dikiz aynasından Melis'e baktı.
"Acıktın mı?"
Melis aslında acıkmıştı.
Ama alışkanlıkla,
"Hayır."
dedi.
Ethan cevap vermedi.
Arabayı yavaşça otoparktan çıkardı.
Yaklaşık iki dakika sonra sağ sinyalini verip küçük bir kafeye girdi.
Melis şaşkınlıkla etrafına baktı.
"Bir şey alacağız."
"Ben gerçekten aç değilim."
Ethan kontağı kapattı.
"Olabilirsin."
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Ama on üç saatlik uçuşun ardından insan bazen aç olduğunu bile fark etmiyor."
Melis sustu.
Bu cümlede garip bir incelik vardı.
Israr etmiyordu.
Kararını da elinden almıyordu.
Sadece onu düşündüğünü belli ediyordu.
Arabadan indiklerinde kapının üzerindeki küçük zil çaldı.
İçerisi sıcacıktı.
Taze tarçınlı çörek kokusu bütün dükkâna yayılmıştı.
Köşedeki yaşlı çift aynı gazeteyi paylaşarak kahve içiyor, cam kenarında oturan genç bir kadın bilgisayarında çalışıyordu.
Kasadaki görevli Ethan'ı görünce gülümsedi.
"Bugün geç kaldın."
Ethan omuz silkti.
"Havaalanına gittik."
Görevlinin bakışları Melis'e kaydı.
"Demek misafiriniz geldi."
Misafir...
Melis bu kelimeyi duyunca kısa bir an düşündü.
Misafir olmak kolaydı.
Asıl zor olan...
Bir yere ait hissedebilmekti.
Ve bunun mümkün olup olmadığını henüz kendisi de bilmiyordu.
Kurabiyenin son kırıntısını peçetenin içine sarıp poşete geri koydum. Aç olmadığımı söylemiştim ama neredeyse her şeyi bitirmiştim. Bunu fark edince hafifçe utandım.
Emma arka koltuktan öne doğru eğildi.
"Gördün mü?" dedi Ethan'a. "Sana söylemiştim."
"Neyi?"
"Kesin açtır dedim."
"Şanslıymışsın."
"Şans değil." Emma omuzlarını silkerek gülümsedi. "Ben insanları okumakta iyiyim."
Göz göze gelince bana döndü.
"Psikoloji okuyorum."
"Gerçekten mi?"
"Evet. Ama anneme sorarsan ben sadece gereğinden fazla konuşuyorum."
Kendi söylediği şeye ilk gülen yine kendisi oldu.
Ben de istemsizce gülümsedim.
Arabanın içinde ilk kez biraz daha rahat nefes alabildiğimi fark ettim.
Yol uzadıkça şehir geride kaldı.
İki tarafı ağaçlarla çevrili dar yollardan geçmeye başladık. Ara sıra küçük göller görünüyor, güneş suyun üzerinde gümüş gibi parlıyordu. Ahşap evlerin bacalarından ince dumanlar yükseliyor, verandalarında oturan insanlar ellerindeki kupalarla yoldan geçen arabaları izliyordu.
Burası gerçekten yaşanıyordu.
Film dekoru gibi değildi.
Her evin önünde farklı bir ayrıntı vardı. Birinde çocuk bisikleti, diğerinde devrilmiş bir futbol topu, başka birinde rüzgâr değirmeni...
Emma camı biraz araladı.
İçeri serin bir hava doldu.
"Burada sonbahar biraz erken gelir."
Saçlarının birkaç tutamı yüzüne doğru savruldu. Elinin tersiyle kulağının arkasına sıkıştırdı.
"Bir ay sonra bütün ağaçlar kıpkırmızı olacak. Eğer şanslıysan ilk karı da görürsün."
"Türkiye'de hiç kar görmedin mi?" diye sordu Ethan.
"Gördüm."
"Buradaki biraz farklı."
"Neden?"
Emma cevap verdi.
"Çünkü ilk gün herkes çok mutlu olur."
Bir an durdu.
"Üçüncü günde ise herkes şikâyet etmeye başlar."
Ben gülünce Emma zafer kazanmış gibi parmağını Ethan'a uzattı.
"Bak! Bir daha güldü."
Ethan gözlerini yoldan ayırmadan başını iki yana salladı.
"Bu görevi biraz fazla ciddiye alıyorsun."
"Elbette."
Emma arkasına yaslandı.
"Annem dedi ki..."
Sesini kalınlaştırarak annesini taklit etti.
"Emma, Melis kendini yabancı hissetmesin."
"Ben de elimden geleni yapıyorum."
İçimde hafif bir sıcaklık dolaştı.
Ben daha gelmeden hakkımda konuşmuşlardı.
Nasıl rahat edeceğimi düşünmüşlerdi.
Bu düşünce bile bana yabancı geliyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra Ethan sağ sinyalini verdi.
Araba geniş ama sakin bir mahalleye girdi.
Yollar kıvrılarak ilerliyordu. Evlerin arasında yüksek çitler yoktu. Bahçeler birbirinden yalnızca alçak taş duvarlarla ayrılmıştı. Çocuklar sokakta top oynuyor, yaşlı bir kadın elindeki hortumla çiçeklerini suluyordu.
Emma camdan dışarıyı işaret etti.
"Şurası bizim park."
Biraz ileride küçük bir göl görünüyordu.
"Oliver yürümeyi öğrendiğinden beri babam her akşam onu oraya götürüyor."
Ethan hafifçe gülümsedi.
"Her akşam değil."
"Neredeyse."
Araba son kez sola döndü.
Karşımda iki katlı, açık krem renginde, geniş pencereli bir ev belirdi.
Evin ön cephesini koyu gri taşlar süslüyordu. Verandayı saran beyaz ahşap korkulukların kenarına mevsim çiçekleri dizilmişti. Basamakların iki yanında büyük saksılar içinde turuncu krizantemler vardı.
Bahçenin ortasında yaşlı bir akçaağaç yükseliyordu.
Rüzgâr estikçe kırmızı yapraklar ağır ağır çimlerin üzerine düşüyordu.
Garajın kapısı açıktı.
İçeride bisikletler, raflara dizilmiş alet çantaları ve duvara asılmış kayak takımları görünüyordu.
Verandanın salıncağı hafif hafif sallanıyordu.
Sanki biri biraz önce kalkmış gibiydi.
Ethan arabayı garajın önüne park etti.
Motor sustu.
Bir anda etraf sessizleşti.
Kalbimin sesini duyabilecek kadar.
Emma emniyet kemerini çözüp bana döndü.
"Hazır mısın?"
Evin kapısına baktım.
Hayır.
Hazır değildim.
Ama bunu yüksek sesle söylemedim.
Sadece derin bir nefes aldım.
Sonra kapıyı açıp Amerika'daki yeni hayatımın ilk adımını attım
Kapının eşiğinden içeri adımımı attığım anda yüzüme yayılan sıcaklık, dışarıdaki serin havayı tek hamlede geride bıraktı.
İlk dikkatimi çeken şey evin büyüklüğü olmadı.
Kokusu oldu.
Taze demlenmiş kahvenin keskin kokusuna, fırından yeni çıkmış kurabiyelerin vanilyalı kokusu karışıyordu. Bir yerlerden tarçın da geliyordu. Burnuma ulaşan her koku birbirine karışıyor ama hiçbirisi diğerini bastırmıyordu.
Ayakkabılarımı çıkarmak için eğildiğimde Eleanor telaşla yanıma geldi.
"Hayır, çıkarmana gerek yok."
Refleksle doğruldum.
"Biz genelde çıkarmıyoruz ama istersen ev terliği verebilirim."
"Bence terlik daha rahat olur." dedim.
"Neyse ki tahmin etmişim."
Gülümseyerek hemen kapının yanındaki dolabı açtı. İçerisi düzenliydi. Farklı numaralarda terlikler yan yana dizilmişti. Rafın üzerinde küçük bir sepet duruyordu. Sepetin içine renkli atkılar ve eldivenler bırakılmıştı.
"Geçen hafta yeni aldım." dedi terlikleri uzatırken. "Numaranı dosyanda görmüştüm. Umarım olur."
Terliği elime aldım.
Sadece birkaç ay burada kalacak biri için bile önceden terlik almışlardı.
Bu düşünce zihnime yerleşti.
Çok küçük bir ayrıntıydı.
Ama bana büyük geldi.
Tam doğrulurken üst kattan patır patır koşan ayak sesleri duyuldu.
"Oliver!"
Eleanor başını yukarı kaldırdı.
"Yavaş!"
Uyarısı cümlesini bitiremeden, merdivenin başında kıvırcık sarı saçlı, pijamalı küçücük bir çocuk belirdi.
İki eliyle korkuluklara tutunmuştu.
Yuvarlak yanakları uykudan hâlâ pembeydi.
Saçları her yöne dağılmıştı.
Beni görünce olduğu yerde durdu.
Kocaman mavi gözlerini kırpmadan yüzüme baktı.
Ben de ona baktım.
İkimiz de hiçbir şey söylemedik.
Birbirimiz için tamamen yabancıydık.
Eleanor merdivenlere doğru yürüdü.
"Gel bakalım."
Oliver annesine gitmek yerine bir basamak daha indi.
Sonra bir tane daha.
Gözlerini hâlâ benden ayırmıyordu.
"Bu Melis." dedi Eleanor yumuşak bir sesle. "Bir süre bizimle yaşayacak."
Oliver'ın kaşları çatıldı.
Sanki bu bilgiyi anlamaya çalışıyordu.
Sonunda tek bir kelime söyledi.
"Me...yiş?"
Emma gülmeye başladı.
"Melis."
"Me...lis."
Bu kez daha doğru söylemişti.
Küçük çocuk son basamağa kadar indi.
Ayaklarında biri kırmızı biri mavi iki farklı çorap vardı.
Eleanor onu kucağına aldı.
Oliver, annesinin omzunun üzerinden bana bakmaya devam etti.
Utangaç değildi.
Sadece dikkatle inceliyordu.
Tam o sırada mutfak tarafından bir tabak sesi geldi.
"Kurabiyeler yanmadan çıkarabildim mi?"
Kalın ama neşeli bir erkek sesi duyuldu.
Birkaç saniye sonra Daniel göründü.
Elinde mutfak bezi vardı.
Üzerinde açık mavi gömlek, koyu renk kot pantolon ve gri bir önlük bulunuyordu.
Önlüğün cebinden tahta bir spatula çıkıyordu.
Beni görünce olduğu yerde durdu.
Sonra önlüğüne baktı.
"Hah..."
Alnına hafifçe vurdu.
"İlk tanışmada şef gibi görünmek istememiştim."
Emma kahkahayı bastı.
"Geç kaldın."
Daniel önlüğü çözmeye çalışırken kendi kendine söylendi.
"İnsan bir gün düzgün giyinmeyi de başarabilir."
"Emin değilim." dedi Eleanor gülümseyerek.
Daniel sonunda önlüğü sandalyenin arkasına bıraktı.
Bana doğru yürüdü.
Yüzünde aceleyle hazırlanmış değil, gerçekten içten bir ifade vardı.
"Hoş geldin Melis."
Elini uzattı.
"Ben Daniel."
Tokalaştık.
Eli sıcaktı.
Başparmağının yanında küçük sertlikler hissettim.
Muhtemelen bahçede ya da atölyede çalışmaktan oluşmuş nasırlardı.
Şirket sahibi birinin ellerinin böyle olmasını beklemiyordum.
Daniel bakışımı fark etmiş gibi avuçlarına baktı.
"Güzel görünmüyorlar biliyorum."
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.
"Bahçeyle uğraşmayı seviyorum."
Eleanor hemen araya girdi.
"Bahçe demişken..."
Gözlerini kısarak eşine baktı.
"Geçen hafta çimleri biçecektin."
Daniel boğazını temizledi.
"Planlıyordum."
"Daniel."
"Hava yağmurluydu."
"Üç gün boyunca mı?"
Emma kıkırdadı.
Daniel çaresizce ellerini iki yana açtı.
"Melis daha beş dakika önce geldi."
"Ve ailemizin bütün sırlarını öğrenmeye başladı." diye tamamladı Emma.
İlk kez, farkında olmadan güldüm.
Kahkaha değildi.
Ama içimden gelen gerçek bir gülümsemeydi.
Belki de bu evin en tuhaf yanı buydu.
Kimse kusursuz görünmeye çalışmıyordu.
Kimse rol yapmıyordu.
Herkes olduğu gibiydi.
Ve bu... beklediğimden çok daha şaşırtıcıydı.
Gülüşmeler yavaş yavaş dinerken evin içine yeniden o yumuşak sessizlik yayıldı. Sessizlikten kastım, sesin hiç olmadığı bir ortam değildi. Aksine... üst katta çalışan çamaşır makinesinin boğuk uğultusu vardı. Mutfakta buzdolabının arada bir devreye giren uğultusu duyuluyordu. Verandadan esen rüzgâr, kapının yanındaki metal rüzgâr çanına dokunuyor, ince tınılar koridora kadar ulaşıyordu.
Yaşayan bir evdi burası.
Sessizliği bile canlıydı.
Eleanor bana döndü.
"Gel, önce evi gezdireyim. Sonra odana çıkarsın. İstersen dinlenirsin. Akşam yemeğini biraz geç yeriz, nasıl olsa bugün kimsenin bir yere yetişmesi gerekmiyor."
"Olur."
Sesim hâlâ çekingen çıkıyordu.
Sanki çok yüksek konuşursam bu düzeni bozacakmışım gibi hissediyordum.
Koridordan yürümeye başladık.
Valizimi Ethan taşıyordu.
İki kez "Ben alabilirim." demeyi düşündüm.
İki kez de vazgeçtim.
Çünkü bunun gerçekten yardım etmek için yapıldığını artık anlamaya başlamıştım.
Koridorun duvarları bembeyazdı.
Ama insanın içini sıkan hastane beyazı değil...
Güneş ışığını yumuşatan sıcak bir ton.
Duvarlarda çerçeveler asılıydı.
İlkine yaklaşınca istemsizce yavaşladım.
Bir aile fotoğrafıydı.
Daniel genç görünüyordu.
Eleanor'nın saçları daha uzundu.
Emma'nın ön dişlerinden biri eksikti.
Noah, babasının omzuna çıkmış kahkaha atıyordu.
Ethan ise hepsinin arkasında durmuş, kameraya bakmak yerine kardeşlerine bakıyordu.
Fotoğraf kusursuz değildi.
Emma'nın gözleri kapalıydı.
Noah gülmekten bulanık çıkmıştı.
Ama tam da bu yüzden gerçek görünüyordu.
Bir sonraki çerçevede Oliver vardı.
Üzerine yoğurt bulaşmış bir mama sandalyesinde oturuyor, iki eliyle alkışlıyordu.
Eleanor gülerek fotoğrafı gösterdi.
"İlk kez kendi başına kaşık tutmaya çalışmıştı."
Emma arkadan seslendi.
"Hayır."
"Hâlâ tutamıyor."
"O gün mutfağın yarısını yoğurt yapmıştı."
Daniel uzaktan itiraz etti.
"Abartmayın."
"Sadece yarısını değil..."
Emma başını mutfağa uzattı.
"Neredeyse tavanı bile."
Eleanor gülmesini bastırmaya çalışırken bana döndü.
"Bizim evde en çok fotoğraf Oliver'ın."
"Neden?"
"Çünkü diğerleri büyüdü."
Bunu söylerken sesinde belli belirsiz bir hüzün vardı.
"Sürekli evden ayrılıyorlar."
Gözleri merdivenlere kaydı.
"Bir gün bu ev yine ikimize kalacak."
Daniel mutfaktan seslendi.
"Ve ben sonunda kumandayı istediğim gibi kullanabileceğim."
"Hayal kurmaya devam et."
Bu kez kahkahayı Daniel attı.
İlk kez, bir evin içinde insanların birbirine takılmasının insanı germek yerine rahatlatabileceğini fark ettim.
Bizde şaka yapılmadan önce herkes birbirinin ruh hâlini ölçerdi.
Buradaysa şakalar güvenin üzerine kuruluydu.
Kimse alınmıyordu.
Merdivenlere geldik.
Basamaklar koyu meşe ağacındandı.
Her basamak yılların verdiği hafif parlaklığı taşıyordu.
Korkuluğun üzerinde küçük çizikler vardı.
Oliver'ın oyuncak arabaları mı yapmıştı...
Yoksa Noah çocukken mi...
Bilmiyordum.
Ama o izler silinmemişti.
Sanki bu ev, içinde yaşayan herkesin hatıralarını duvarlarında saklıyordu.
Üst kata çıktığımızda geniş bir hol karşıladı bizi.
Tavan beklediğimden daha yüksekti.
Ortadaki büyük pencereden içeri dolan gün ışığı, ahşap zeminin üzerine altın rengi lekeler bırakıyordu.
Koridorun sonunda açık bir kapı vardı.
İçeriden hafif bir müzik sesi geliyordu.
Emma kapıya vurdu.
"İçeri girebilir miyiz?"
İçeriden erkek sesi duyuldu.
"Açıksa girin."
Kapıyı hafifçe araladığında ilk gördüğüm şey tavana kadar uzanan kitaplıktı.
Sonra masanın başında oturan genç bir adam.
Kulaklığının bir tarafını çıkarmıştı.
Önünde iki bilgisayar ekranı açıktı.
Birinde kod satırları akıyor, diğerinde üç boyutlu bir model dönüyordu.
Başını kaldırıp bana baktı.
Bir an durdu.
Sonra sandalyesini geriye itti.
"Demek Melis sensin."
Ayağa kalktı.
Yüzünde mahcup ama samimi bir gülümseme vardı.
"Ben Noah."
Elini uzattı.
"Hoş geldin."
Ben de elini sıktım.
Noah'ın odasına gözüm takıldı.
Dağınık değildi.
Ama yaşanmıştı.
Masanın üzerinde açık ders kitapları, yarısı içilmiş bir kahve kupası, pencere önünde saksıda küçük bir kaktüs...
Duvara asılmış basketbol forması...
Ve yatağın üzerine gelişigüzel bırakılmış gri bir sweatshirt.
Eleanor hafifçe gülümsedi.
"Toparlaman için sana yarım saat vermiştim."
Noah başını kaşıdı.
"Bence gayet toplu."
Emma odanın ortasına bakıp kahkaha attı.
"Bunu gerçekten söyledin mi?"
Noah omuz silkti.
"Standartlarımız farklı."
Ben yine gülümsedim.
Belki de ilk kez, yabancı olduğum bir evde kendimi tamamen yabancı hissetmemiştim. Çünkü bu ev, kusursuz olmaya çalışmıyordu. Kusurlarıyla birlikte sıcaktı. Ve insanın içini ısıtan şey bazen tam da buydu
Noah'ın odasından çıktığımızda koridor yeniden sessizleşti.
Emma, Oliver'ın aşağıda ağladığını duyunca merdivenlere doğru koştu.
"Kesin yine oyuncak traktörünü bulamadı."
Sesi aşağıya doğru uzaklaşırken Eleanor hafifçe gülümsedi.
"Her gün aynı oyuncak kayboluyor."
Daniel alt kattan seslendi.
"Çünkü her gün farklı yere saklıyor."
Ev yine kendi ritmine dönmüştü.
Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Koridorun sonundaki büyük pencereye doğru yürüdüm.
Camın önünde durunca bahçe bütün genişliğiyle önümde uzandı.
Rüzgâr biraz kuvvetlenmişti.
Akçaağacın dallarından kopan yapraklar çimlerin üzerine sessizce düşüyor, bazıları taş patikaya savruluyordu.
İlk defa o gün gerçekten yalnız olduğumu hissettim.
Ne amcamın evi...
Ne üniversitenin yurdu...
Ne de Türkiye...
Hiçbiri artık birkaç adım ötemde değildi.
Arkamda binlerce kilometre vardı.
Önümde ise tanımadığım insanlar.
İnsan bazen en çok istediği şeye kavuşunca bile neden üzülürdü?
Bunun cevabını bilmiyordum.
Belki de insanın kalbi, alışkanlıklarından sandığından daha yavaş vazgeçiyordu.
"Manzara güzel değil mi?"
Eleanor'un sesi düşüncelerimi böldü.
Yanıma gelmişti.
İkimiz de aynı pencereye bakıyorduk.
"Evet."
"Kışın bembeyaz oluyor."
Başımı salladım.
Konuşacak başka bir şey bulamadım.
O da bulmaya çalışmadı.
Yan yana birkaç dakika boyunca sadece dışarıyı izledik.
Bu sessizlik rahatsız edici değildi.
Ama içimde büyüyen boşluğu da doldurmuyordu.
Bir yaprak daha düştü.
Sonra bir tane daha.
Rüzgâr onları farklı yönlere savurdu.
Bir an...
Kendimi o yapraklardan biri gibi hissettim.
Dalından kopmuş.
Nereye düşeceğini bilmeyen.
Tam o sırada cebimdeki telefon yeniden titredi.
Bu kez ekrana bakmak bile istemedim.
Titreşim sustu.
Ardından bir kez daha başladı.
Sonra bir kez daha.
Israrcıydı.
Telefonu çıkardım.
Sevim Yenge arıyor.
Parmağım "cevapla" tuşunun üzerinde bekledi.
Açarsam...
Ne diyecektim?
"İyiyim."
Yalan olurdu.
"Mutluyum."
Onu da bilmiyordum.
"Beni özlediniz mi?"
Bu sorunun cevabını duymak istemiyordum.
Telefon susunca derin bir nefes aldım.
Arkasından kısa bir mesaj düştü.
> "Burak aradı. Amerika'ya vardığını söylememişsin. İnsan bir haber verir."
Burak...
İsmi görünce kaşlarım istemsizce çatıldı.
Kuzenim.
Yılda belki iki kez konuştuğumuz insan.
Ne zaman ailece bir araya gelsek bana karşı diğerlerinden daha nazik davranırdı.
Ama o da hiçbir zaman gerçekten bir şey sormazdı.
Kimse sormazdı zaten.
"İyi misin?"
Bu soru bizim evde hiç sorulmazdı.
Telefonu kilitleyip cebime koydum.
"Eve geçelim mi?"
Eleanor'un sesi yine yumuşaktı.
Yüzüme dikkatlice baktığını fark ettim.
Bir şeylerin değiştiğini anlamış gibiydi.
Ama nedenini sormadı.
Sadece bekledi.
Başımı salladım.
"Olur."
Koridorda yürürken ayak seslerimiz ahşap zeminde yankılanıyordu.
Tam odamın kapısına geldiğimizde Eleanor durdu.
Kapıyı açmadan önce eli tokmağın üzerinde birkaç saniye kaldı.
"Daha önce bu odada Japonya'dan gelen bir öğrenci kalmıştı."
Gülümsedi.
"O da ilk gün çok sessizdi."
Kapıyı yavaşça açtı.
"Son gün gitmek istememişti."
Ben odanın içine baktım.
Sonra tekrar Eleanor'a.
İçimden geçen ilk cümleyi söylemedim.
Çünkü biliyordum.
Bazı insanlar bir yere alışmaktan korkardı.
Çünkü alıştıkları her şeyi, eninde sonunda kaybetmişlerdi.
Odanın eşiğinde birkaç saniye öylece durdum.
İçeri girmeden önce istemsizce etrafıma baktım. Sanki bir başkasının odasına yanlışlıkla girmişim gibi tuhaf bir his vardı içimde.
"Beğenmezsen birlikte değiştirebiliriz."
Eleanor'un sesi yumuşaktı.
"Perdeleri, halıyı... Masanın yerini. Kendini rahat hissedeceğin gibi düzenleyebiliriz."
Başımı iki yana salladım.
"Gerek yok."
Bu cümleyi o kadar hızlı söylemiştim ki, Eleanor birkaç saniye bana baktı.
"Yine de fikrin değişirse söyle."
Gülümsedi.
"Bu oda artık senin."
Artık...
Kelime zihnimde yankılandı.
Artık senin.
İnsan birkaç aylığına kaldığı bir yere "benim" diyebilir miydi?
Eleanor kapıyı açık bırakarak çıktı.
"Valizini yerleştirmen için seni yalnız bırakıyorum. Bir şeye ihtiyacın olursa aşağıdayız."
Kapı tamamen kapanmadı.
İncecik bir aralık kaldı.
Belki bilerek...
Belki fark etmeden.
Odadaki sessizlik, evin diğer yerlerinden gelen seslerle bölünüyordu.
Alt kattan Oliver'ın anlaşılmayan kelimeleri geliyordu.
Ardından Emma'nın kahkahası...
Bir şey yere düştü.
Daniel'ın, "Kırıldı mı?" diye seslenişi...
Sonra hep birlikte gülmeleri...
Ben ise olduğum yerde duruyordum.
Yavaşça odanın içine girdim.
Pencere, bahçeye bakıyordu.
Perdeler ince ketendendi. Rüzgâr hafifçe hareket ettirdikçe kumaş, pencerenin önünde dalga gibi salınıyordu.
Yatağın üzerindeki örtü koyu yeşildi.
Tam ucuna katlanmış krem rengi bir battaniye bırakılmıştı.
Komodinin üzerinde küçük bir lamba vardı.
Yanında boş bir çerçeve...
İçinde fotoğraf yoktu.
Sanki biri özellikle boş bırakmıştı.
Belki ben doldurayım diye.
Boğazım düğümlendi.
Fotoğraf...
Benim koyabileceğim tek bir aile fotoğrafım bile yoktu.
Bir an gözlerimi kapattım.
Valizimin fermuarını açtım.
İlk çıkardığım şey kıyafetler değildi.
Kitaplarımdı.
Onları masanın üzerine tek tek dizdim.
Sonra kalem kutumu...
Defterlerimi...
Bilgisayarımı...
Her şeyi büyük bir özenle yerleştiriyordum.
Belki de eşyaları değil...
Kendimi yerleştirmeye çalışıyordum.
Valizin en altında küçük bir bez kese duruyordu.
Elime alınca ne olduğunu hemen hatırladım.
İçinde eski bir anahtarlık vardı.
Çocukken kullandığım okul çantasından sökülmüştü.
Üzerindeki ayıcığın bir gözü eksikti.
Atmaya kıyamamıştım.
Avucumun içinde çevirdim.
Sonra çekmecenin en arkasına koydum.
Görünmesini istemedim.
Çünkü bazı hatıralar gözünün önünde durunca daha ağır geliyordu.
Tam dolabın kapağını kapatırken aşağıdan kapı zili çaldı.
Bir kez...
Sonra ikinci kez.
Oliver sevinçle bağırdı.
"Buuubaaa!"
Alt kattan koşuşturmalar duyuldu.
Emma'nın sesi yükseldi.
"Dur Oliver, düşeceksin!"
Merak edip kapıya yaklaştım.
Koridor sessizdi.
Kapının aralığından aşağıyı görebiliyordum.
Daniel kapıyı açtı.
İçeri uzun boylu, siyah montlu genç bir adam girdi.
Omzunda spor çantası vardı.
Soğuk havadan kızarmış ellerini birbirine sürttü.
Oliver, küçük adımlarla koşarak ona gitti.
Genç adam hiç düşünmeden eğildi, onu kucağına aldı.
"Hey küçük adam."
Oliver iki eliyle yüzünü tuttu.
Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Kelimelerin yarısı anlaşılmıyordu.
Ama genç adam dikkatle dinliyordu.
Gerçekten dinliyordu.
Arada başını sallıyor, sanki söylenen her şeyi anlamış gibi cevap veriyordu.
Bir süre onları izledim.
Sonra Emma yukarı baktı.
Göz göze geldik.
Elini salladı.
"Melis!"
İstemeden geri çekildim.
Yakalanmış gibi hissetmiştim.
Birkaç saniye sonra kapım hafifçe tıklandı.
"Ben Emma."
"Gel."
Kapıyı açtı.
"Tanıştırmayı unuttuk."
Gülümseyerek koridoru işaret etti.
"Ethan nöbete gitmeden önce çıkmıştı."
"Ama az önce gelen..."
"Ha."
Kafasına vurdu.
"O Ethan değil."
Kıkırdadı.
"O bizim en büyük ağabeyimiz."
"Lucas."
"İki günlüğüne geldi."
Ben şaşkınlıkla ona baktım.
"Bana ağabeyimizden hiç bahsetmediniz."
Emma omuz silkti.
"Aslında çok anlatacak fırsat olmadı."
"Yirmi yedi yaşında."
"Seattle'da yaşıyor."
"Kendi mimarlık ofisi var."
"İşi yüzünden pek gelemez."
Son cümleyi söylerken sesi biraz yavaşladı.
"Oliver doğduğundan beri kendini suçluyor."
"Neden?"
"Yeterince yanında olamadığını düşünüyor."
Aşağıdan Daniel'ın sesi yükseldi.
"Lucas! Şu bavulu getirir misin?"
"Geliyorum."
Emma bana baktı.
"Hazırsan aşağı inelim."
Başımı salladım.
Ama merdivenlere yönelmeden önce istemsizce aynaya baktım.
Yüzüm yorgundu.
Gözlerimin altındaki morluklar, uzun yolculuktan daha eski görünüyordu.
Elimi saçlarımın arasından geçirdim.
Derin bir nefes aldım.
Sonra ilk kez, bu evin merdivenlerinden aşağı indim.
Ve henüz bilmiyordum...
Bu evde tanıyacağım insanların hiçbiri, hayatımı değiştirecek kişinin kim olduğunu bana ilk gün hissettirmeyecekti. Tam tersine, her biri önce sıradan görünecekti. Belki de en unutulmaz insanlar, hayatımıza en sessiz girenlerdi.
Merdivenin ilk basamağına ayağımı koyduğumda elim istemsizce korkuluğa gitti.
Ahşap, avucumun altında pürüzsüzdü. Cilası yeni yapılmış gibi parlıyor değildi; yıllarca dokunulmuş olmanın verdiği yumuşak bir hissi vardı. Sanki bu evde yaşayan herkes, farkında olmadan aynı yerlere dokunmuş, aynı basamaklardan inmiş, aynı korkuluğa tutunmuştu.
Aşağıdan gelen sesler biraz daha belirginleşiyordu.
Oliver'ın ince kahkahası...
Mutfaktan gelen tabakların birbirine hafifçe çarpma sesi...
Fırının zamanlayıcısı...
Birinin musluğu açıp kapatması...
Ev, tek bir büyük ses yerine onlarca küçük sesle yaşıyordu.
Son basamağa geldiğimde salona açılan geniş holde durdum.
Kimse beni fark etmemişti.
Bu yüzden birkaç saniye onları yalnızca izledim.
Daniel mutfak adasının önünde durmuştu. Kollarını dirseklerine kadar sıvamış, fırından çıkardığı tepsiyi dikkatlice tezgâha bırakıyordu. Fırının kapağını kapatırken yüzüne yayılan sıcak buhar gözlüklerini hafifçe buğulandırdı. Parmaklarının ucuyla gözlüğünü yukarı itti, sonra eline aldığı mutfak bezini omzuna attı.
İlk bakışta ciddi biri gibi görünüyordu.
Ama yüzüne biraz daha dikkatli bakınca bunun doğru olmadığını anlıyordun.
Kaşlarının kenarında derinleşmiş ince çizgiler vardı.
Sürekli gülmekten oluşmuş çizgiler...
İnsanların yaşlandıkça yüzlerine yerleşen kırışıklıkların hepsi aynı olmazdı.
Bazıları öfkeden olurdu.
Bazıları kaygıdan.
Daniel'ınkiler ise yıllardır edilen kahkahaların izi gibiydi.
Tezgâhın diğer tarafında Eleanor duruyordu.
Saçlarını gelişigüzel ensesinde toplamıştı. Topuzundan kurtulan birkaç tel kulağının önüne düşmüş, mutfaktaki sıcaklıktan hafifçe kıvrılmıştı.
Bir eliyle salatayı karıştırıyor, diğer eliyle Oliver'ın mama sandalyesine uzanmaya çalışan kaşığını yakalamaya çalışıyordu.
Yüzünde telaş yoktu.
Yorgunluk vardı.
Ama güzel bir yorgunluk...
Sevdiği insanlar için saatlerce uğraşan insanların yüzüne yerleşen o sakin yorgunluk.
Oliver ise mama sandalyesinde oturmak yerine neredeyse ayakta duruyordu.
Kıvırcık sarı saçları uykudan yeni kalktığı için her yöne dağılmıştı. Tombul elleriyle plastik kaşığı masaya vuruyor, çıkan sesten büyük bir eğlence duyuyordu.
Her vuruşunda kahkaha atıyor, sonra aynı şeyi bir daha yapıyordu.
Lucas tam onun karşısındaydı.
İlk kez yüzünü net görebiliyordum.
Emma'nın aksine daha az gülümsüyordu.
Ama bu onu soğuk göstermiyordu.
Yüz hatları belirgindi.
Çenesi keskin, burnu düzgün, kaşları ise koyuydu. Saçlarını geriye doğru taramıştı ama rüzgâr ön taraftaki birkaç tutamı bozmuştu.
Siyah montunu sandalyenin arkasına asarken kolundaki saati çıkardı.
Kol düğmesini çözerken Oliver ona doğru uzandı.
Hiç düşünmeden küçük eli tuttu.
Sadece iki parmağıyla...
Oliver'ın eli, Lucas'ın avucunun içinde kayboluyordu.
Küçük çocuk bunun üzerine kıkırdadı.
Lucas da belli belirsiz gülümsedi.
İşte o an yüzü tamamen değişti.
Az önce ciddi görünen adam gitmiş, yerine küçük kardeşine hayranlıkla bakan biri gelmişti.
İnsan bazen yalnızca gülümseyince bambaşka biri olabiliyordu.
Emma mutfağın kapısına yaslanmış onları izliyordu.
Bir elinde telefon vardı.
Diğer eliyle cips paketini tutuyordu.
"Eğer annem görmeden bir tane daha alabilirsem dünya rekoru kıracağım."
Tam pakete uzanacakken Eleanor arkasını dönmeden konuştu.
"Emma."
Emma dondu.
Annesi hâlâ salataya bakıyordu.
Hiç arkasını çevirmemişti.
"Nasıl anlıyorsun?"
"Çünkü seni doğuran benim."
Daniel kahkahayı bastıramadı.
Lucas başını eğerek güldü.
Emma ise abartılı bir iç çekip paketi yerine bıraktı.
"Bazen bu evde yaşamak çok zor."
Tam o sırada Eleanor gözlerini kaldırdı.
Bakışları bana denk geldi.
Yüzündeki ifade yumuşadı.
Sanki odadaki bütün dikkati bir anda bana çevrilmişti.
"Melis..."
Ses tonu diğerlerinden biraz daha alçaktı.
"Gel."
O an salondaki herkes dönüp bana baktı.
Bir anlığına nefesimin daraldığını hissettim.
Hayatım boyunca insanların bana bakmasına alışamamıştım.
Hepsinin gözleri üzerimdeydi.
Ama bu bakışlar...
İnceleyen...
Yargılayan...
Kusur arayan bakışlar değildi.
Sadece beni tanımaya çalışan insanların bakışlarıydı.
Ve nedense...
Bu bile bana yabancı geliyordu.
İlk adımı attığımda herkesin konuşması doğal bir şekilde durdu.
Bu, beni rahatsız edecek kadar uzun sürmedi.
Sadece... yeni gelen birini fark ettiklerinde insanların verdiği o kısa mola.
Sonra Daniel yüzündeki yumuşak ifadeyle elini masaya vurdu.
"Tam zamanında."
Sesinde insanı rahatlatan bir sıcaklık vardı.
"Kurabiyeler soğumadan tadına bakacak birine ihtiyacımız vardı."
Emma hemen itiraz etti.
"Hayır."
Koltuğunu geriye doğru çekti.
"Onları ben tadacaktım."
Daniel kaşını kaldırdı.
"Sen zaten üç tane yedin."
Emma büyük bir ciddiyetle başını iki yana salladı.
"Onlar sayılmaz."
"Neden?"
"Çünkü kalite kontrolüydü."
Lucas kahvesinden küçük bir yudum aldı.
"Bu bahaneyi geçen ay da kullanmıştın."
"Evet."
Emma hiç bozulmadı.
"Ve işe yaramıştı."
Mutfakta yeniden küçük kahkahalar yükseldi.
Ben ise hâlâ masaya yaklaşırken nereye bakacağımı bilemiyordum.
Ev çok genişti.
Ama genişliğine rağmen boş hissettirmiyordu.
Salonla mutfak arasında duvar yoktu. Açık plan bir yerleşimi vardı. Mutfak adasının üzerindeki üç büyük sarkıt lamba, ahşap tezgâhın üzerine sıcak sarı bir ışık düşürüyordu. Tezgâhın bir köşesinde taze çiçekler vardı. Beyaz papatyalar... Aralarına birkaç dal lavanta sıkıştırılmıştı.
Salon tarafında büyük, L şeklinde krem renkli bir koltuk duruyordu. Koltuğun üzerine rastgele bırakılmış örgü battaniyeler, renkli yastıklar ve Oliver'ın oyuncakları birbirine karışmıştı.
Bir oyuncak dinozor...
Kırmızı plastik bir itfaiye arabası...
Yarım bırakılmış yapboz...
Hiçbiri toplanmaya çalışılmamıştı.
İlk defa dağınık bir ev bana huzurlu görünüyordu.
Çünkü bu dağınıklığın sebebi öfke değil...
Hayattı.
Eleanor masadaki sandalyelerden birini çekti.
"Buraya oturabilirsin."
Sandalyeye yaklaşırken fark ettim.
Masa beklediğimden çok daha büyüktü.
Masif meşe ağacındandı.
Yüzeyinde çok küçük çizikler vardı.
Bir köşesinde belli belirsiz mavi keçeli kalem izi...
Diğer tarafında sıcak tencerenin bıraktığı soluk yuvarlak iz...
Daniel bakışımı fark etti.
"Güzel değil mi?"
Elini masanın üzerine koydu.
"Otuz yıl oldu
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Gelinliğimden daha yaşlı." dedi Eleanor gülerek.
Daniel başını salladı.
"Üniversiteden mezun olduğum ilk yıl almıştık."
Parmaklarını masanın üzerindeki küçük çiziklerden birinin üzerinde gezdirdi.
"Şunu Emma yaptı."
Emma başını kaldırdı.
"Ben yapmadım."
"Yaptın."
"Kanıtın var mı?"
Daniel başka bir çizgiyi gösterdi.
"Bu Noah."
Sonra biraz daha ilerideki hafif oyukları...
"Şunlar Ethan."
Emma gülmeye başladı.
"Oliver da devam ettirecek."
Daniel omuz silkti.
"Umarım."
Ben şaşkınlıkla masaya baktım.
Bizim evde bir eşya çizildiğinde kıyamet kopardı.
Buradaysa...
Çizikler hatıra olmuştu.
Kimse onları saklamaya çalışmıyordu.
Tam o sırada Oliver iki elini masaya vurdu.
Sonra bana baktı.
Kocaman mavi gözlerini kırpıştırdı.
Elindeki küçük tahta kaşığı bana doğru uzattı.
"Al."
Ne diyeceğimi bilemedim.
Kaşığı usulca elinden aldım.
Gülümsedi.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi önümde duran peçeteyi alıp yere attı.
Emma başını iki yana salladı.
"İşte bu tamamen Oliver."
Eleanor eğilip peçeteyi almak isterken ben refleksle önce davrandım.
Yere eğildim.
Peçeteyi aldım.
Ardından Oliver'ın mama sandalyesinin altına baktım.
Yerde birkaç ekmek kırıntısı daha vardı.
Onları da toplamaya başladım.
Tam üçüncü kırıntıyı alırken odadaki konuşmaların kesildiğini hissettim.
Başımı kaldırdım.
Daniel bana bakıyordu.
Eleanor da...
Emma'nın yüzündeki gülümseme yavaşça silinmişti.
Lucas kaşlarını hafifçe çatmıştı.
İçimi bir telaş kapladı.
"Bir şey mi oldu?"
Sesim neredeyse fısıltı gibiydi.
Eleanor hemen dizlerinin üzerine çöktü.
Elindeki peçeteyi benden aldı.
"Hayır."
Yüzünde çok yumuşak bir ifade vardı.
"Hiçbir şey olmadı."
Ayağa kalktı.
Sonra peçeteyi mutfak tezgâhının üzerine bıraktı.
"Melis..."
İlk kez ismimi söylerken sesi biraz daha ciddiydi.
"Bunu yapmak zorunda değilsin."
Ne demek istediğini anlayamadım.
"Kırıntıları..."
Gülümsedi.
"Onlar biraz daha yerde kalabilir."
Ben farkında olmadan ellerime baktım.
Parmaklarım hâlâ sıkıca kapanmıştı.
Sanki görünmez bir işi tamamlamaya çalışıyordum.
O an içime garip bir sıkıntı çöktü.
Çünkü bunu neden yaptığımı bilmiyordum.
Ya da...
Belki çok iyi biliyordum.
Kimse bana "Topla." dememişti.
Kimse bakışlarıyla bile bunu istememişti.
Ama ben yine de yerden kırıntı toplamaya başlamıştım.
Çünkü bazı alışkanlıklar emirle oluşmuyordu.
Yıllarca aynı şeyi yapınca, beden senden önce hareket etmeyi öğreniyordu.
Eleanor hiçbir şey söylemedi.
Sadece sandalyeyi tekrar çekti.
"Gel."
Bu kez sesi yeniden yumuşamıştı.
"Kurabiyeler gerçekten soğuyacak."
O an fark ettim.
Bu evde kimse bana yaptığım şeyi neden yaptığımı sormamıştı.
Ama herkes... bunun normal olmadığını anlamış gibiydi
Elimdeki fincanın sıcaklığı avuçlarımı ısıtıyordu.
Kurabiyeden küçük bir parça kopardım. Dışı hafif kıtırdı, içiyse yumuşacıktı. Tarçın kokusu ağzıma yayıldı.
"Nasıl olmuş?" diye sordu Daniel.
"Güzel."
Daniel'ın yüzü aydınlandı.
"Gördün mü?" diye Emma'ya döndü. "Tarçını abartmadığımı söylemiştim."
Emma gözlerini devirdi.
"Babam, yaptığı her yemeğin tarifini savunur."
"Çünkü haklıyım."
Lucas, kupasını iki eliyle kavrayıp küçük bir yudum aldı.
"Bazen."
Daniel hemen itiraz etti.
"Bazen mi?"
Lucas'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
"Balkabaklı çorbayı hatırlatayım mı?"
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Emma kahkahasını tutamadı.
Eleanor bile başını eğip gülmeye başladı.
Daniel iki elini havaya kaldırdı.
"Bir hata yaptık diye insan ömür boyu yargılanmaz."
"İki hata." dedi Emma.
"Geçen kışki lazanyayı da unutma."
Daniel derin bir iç çekti.
"Evimde bana saygı kalmamış."
Konuşmalar sürerken ben istemsizce Lucas'a baktım.
Diğerleri gülerken o daha sakin gülüyordu.
Sesli kahkahalar atmıyor, sadece gözlerinin kenarı hafifçe kırışıyordu.
İnsanları dikkatle dinleyen biri olduğu belliydi.
Konuşurken acele etmiyor, sözü bitmeden kimsenin lafını kesmiyordu.
Masanın kenarında duran peçeteyi fark ettim.
Oliver biraz önce yere attığı için buruşturulmuştu.
Lucas eğilip onu aldı.
Hiç kimseye göstermeden çöpe bıraktı.
O kadar doğal yapmıştı ki kimse fark etmedi.
Ben ettim.
Çünkü biraz önce aynı şeyi ben yapmıştım
"Yolculuk çok yorucu olmuştur."
Bu kez Lucas bana bakıyordu.
Sesi Ethan'dan daha kalındı.
Ama aynı derecede sakindi.
"Kötü değildi."
"İlk defa mı bu kadar uzun uçtun?"
"Evet."
Başımı salladım.
"İlk defa ülkeden de çıktım."
Lucas birkaç saniye sustu.
"Ben de yirmi yaşımdayken ilk kez Avrupa'ya gitmiştim."
Merakla yüzüne baktım.
"Mimarlık öğrencisiydim."
Eleanor gülümseyerek araya girdi.
"Hâlâ öğrenciydi aslında."
Lucas hafifçe güldü.
"Doğru."
"Mezun olmama daha iki yıl vardı."
İlk kez ilgimi çeken bir konu açılmıştı.
"Şimdi ne yapıyorsunuz?"
"Seattle'da kendi ofisim var."
Bunu söylerken sesi değişmedi.
Övünür gibi değildi.
Sanki "Bugün hava güneşli." der gibi söylemişti.
"Genellikle konut projeleri tasarlıyoruz."
Daniel araya girdi.
"Mütevazı davranıyor."
Emma hemen ekledi.
"Geçen ay bir mimarlık dergisine çıktı."
Lucas kaşlarını çattı.
"Emma."
"Ne?"
"Bunu söylemene gerek yoktu."
"Neden?"
"Çünkü önemli değil."
Emma omuz silkti.
"Bence önemli."
Ben sessizce onları dinliyordum.
Lucas'ın yüzüne tekrar baktım.
İlk kez biraz daha dikkatli...
Koyu kahverengi saçları yanlardan hafifçe uzamıştı. Çenesinde bir-iki günlük sakal vardı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sol bileğinde eski görünümlü deri kayışlı bir saat duruyordu.
Bir mimardan çok...
Üniversitede ders veren biri gibi görünüyordu.
Ya da sürekli kitap okuyan biri.
Konuşurken göz teması kuruyordu ama uzun uzun bakmıyordu.
Bu rahatlatıcıydı.
---
Oliver bir anda kaşığını yere attı.
Sonra bütün ciddiyetiyle Lucas'a döndü.
"Düştü."
Lucas gülümsemeden eğildi.
Kaşığı aldı.
"Gerçekten mi?"
Oliver başını salladı.
"Evet."
"İlginç."
Lucas kaşığı masaya koydu.
"Ben de tam nereye gittiğini merak ediyordum."
Oliver kıkırdadı.
İki dakika geçmeden kaşığı tekrar attı.
Bu kez Lucas hiç eğilmedi.
Kollarını göğsünde birleştirdi.
"Sanırım bu kaşık aşağıda yaşamayı tercih ediyor."
Oliver önce kaşığa baktı.
Sonra Lucas'a.
Küçük alnı düşünür gibi kırıştı.
En sonunda kendi eğilip almaya çalıştı.
Ayağı yetmeyince homurdandı.
Masadakiler gülmeye başladı.
Lucas sessizce eğilip kaşığı yine aldı.
Ama bu kez Oliver'ın eline verdi.
"Denemek güzeldi."
Ben istemeden gülümsedim.
Lucas bunu fark etti.
Göz göze geldik.
"Siz mimarlık okuyorsunuz, değil mi?"
Başımı salladım.
"Evet."
"Baban..." diye başlayacak gibi oldu.
Sonra cümlesini yarıda kesti.
"Dosyanızda okumuştum."
Yüzündeki ifade bir anda değişmişti.
Sanki yanlış bir yere dokunmamak için cümlesini dikkatle değiştirmişti.
Ben de bunu fark etmiştim.
Ama hiçbir şey söylemedim.
O da üstelemedi.
Masada konuşmalar devam etti.
Yalnız ikimiz, birkaç saniyelik sessizliği paylaşmıştık.
Ve o sessizlikte ilk kez şunu hissettim:
Lucas, konuşmadan önce düşünen insanlardandı. Belki de bu yüzden, söylediği kadar söylemediği şeyler de dikkat çekiyordu. Bu, onu diğerlerinden farklı kılan ilk ayrıntıydı..
Üst kata çıktığımda ev yavaş yavaş sessizleşmeye başlamıştı.
Alt kattan bulaşık makinesinin kapağının kapanma sesi geldi.
Ardından musluk...
Sonra Daniel'ın kahkahası...
Oliver'ın uykulu mırıldanmaları...
Bir kapının kapanışı...
Her ses birkaç saniye daha sürdü.
Sonra ev, yavaş yavaş nefesini yavaşlatan bir insan gibi sakinleşti.
Odamın kapısını kapattım.
Sırtımı kapıya yasladım.
İlk kez gerçekten yalnızdım.
Kimse beni izlemiyordu.
Kimse benden bir şey istemiyordu.
Kimse bağırmıyordu.Garipti.
İnsan sessizlikten de yorulabiliyormuş.
Yatağın kenarına oturdum.
Oda karanlık değildi.
Bahçedeki lambaların sarı ışığı perdeyi aşıp zemine vuruyordu.
Valizimin fermuarı açıktı.
İçinden tişört çıkarmak için eğildim.
Sonra...
Hiç beklemediğim bir şey oldu.
Elim titremeye başladı.
Durup avuçlarıma baktım.
Titreme geçmedi.
Aksine arttı.
Derin nefes aldım.
Geçmedi.
Boğazım düğümlendi.
Kalbim...
Sanki göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.
"Hayır..."
Fısıltıyla konuştum.
"Şimdi değil..."
Dizlerimi kendime çektim.
Başımı aralarına gömdüm.
Birkaç dakika önce mutfakta gülebilen ben...
Şimdi nefes almakta zorlanıyordum.
Sebebini biliyordum.
Çünkü bugün ilk kez kimse bana bağırmamıştı.
Ve bedenim...
Kavgaya hazırlanmışken sessizlikle karşılaşmıştı.
Ne yapacağını bilmiyordu.
Tam o sırada...
Kapının önünde hafif bir gölge belirdi.
Ayak sesleri.
Birisi durmuştu.
Ben fark etmedim.
Ama dışarıdaki kişi içeriden gelen düzensiz nefes alışlarımı duymuştu.
Kapıya vurmadı.
İçeri girmedi.
Sadece birkaç saniye bekledi.
Sonra ayak sesleri yeniden uzaklaştı.
Koridor sessizleşti.
Ben ise hâlâ dizlerime sarılmış oturuyordum.
Henüz bilmiyordum...
Kapının önünde duran kişi Lucas'ti
Bu gece ilk kez gözlerimi kapattığımda, karanlık bana çocukluğumdaki odaları hatırlatmadı.
Hatırlattığı şey... beklemekti.
Beklemek, bazen bağırılmasını beklemekti.
Bazen kapının sertçe açılmasını...
Bazen ismimin yüksek sesle söylenmesini...
Bazen de hiçbir sebep yokken suçlanmayı.
Dakikalar geçti.
Hiçbiri olmadı.
Ev sessizdi.
Bu sessizlik huzur vermek yerine içimi huzursuz ediyordu.
Yastığa başımı koydum.
Sağa döndüm.
Sola döndüm.
Yorganı üzerime çektim.
Sonra attım.
Pencereye baktım.
Sonra tavana.
Uyuyamıyordum.
Alt kattan birinin hafifçe güldüğü duyuldu.
Muhtemelen Daniel'dı.
Ardından Eleanor'un alçak sesi...
Kelimeleri seçemiyordum ama ses tonunda alıştığım sertlik yoktu.
İnsanlar gerçekten birbirleriyle böyle de konuşabiliyor muydu?
Hiç yükselmeden...
Hiç diken batırmadan...
Telefonumu elime aldım.
Ekranda saat gece yarısını geçmişti.
Bildirim yoktu.
Sevim yenge bir daha yazmamıştı.
Burak da...
Kimse.
Parmağım rehbere gitti.
Sonra geri çektim.
Arayacak kimsem yoktu.
Bu düşünce canımı acıttı.
Çünkü ilk kez doğru olduğunu kabul ediyordum.
Telefonu komodine bıraktım.
Tam lambayı kapatacakken koridordan hafif bir ses geldi.
Tahta zeminin gıcırdaması...
Sonra küçük ayak sesleri...
Kapıya doğru yaklaştılar.
Durdu.
Ben de nefesimi tuttum.
Kapı kolu çok hafif aşağı indi.
Kilitli değildi.
Kapı aralandı.
İncecik bir boşluktan iki kocaman mavi göz bana baktı.
Oliver.
Saçları uykudan iyice dağılmıştı.
Bir elinde pelüş tavşanı vardı.
Diğer başparmağı ağzındaydı.
İkimiz de birkaç saniye birbirimize baktık.
Sonra usulca fısıldadı.
"...Mely?"
Sesindeki "s" harfi yine tam çıkmamıştı.
Ayağa kalktım.
Kapıya yaklaştım.
"Evet?"
Küçük çocuk tavşanını bana doğru kaldırdı.
"Seni aradı."
"Kim?"
"Taviş."
Elindeki oyuncağı gösterdi.
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
"Tavşan mı?"
Ciddiyetle başını salladı.
"Uyuyamıyo."
Ben de onun seviyesine çömeldim.
"Ben de."
Oliver bunu duyunca sanki çok önemli bir bilgi öğrenmiş gibi gözlerini açtı.
Bir süre düşündü.
Sonra tavşanı bana uzattı.
"Al."
"Olmaz."
"Olur."
"Kendin nasıl uyuyacaksın?"
Omuz silkti.
"Paylaş."
Boğazım düğümlendi.
İki yaşındaki bir çocuk, yıllardır kimsenin bana vermediği şeyi veriyordu.
Hiç düşünmeden.
Hiç hesap yapmadan.
Paylaşmayı.
Tam tavşanı geri uzatacakken koridordan başka bir ses geldi.
"Oliver."
Derin ama yorgun bir erkek sesi.
Koridorun diğer ucunda Lucas duruyordu.
Üzerinde koyu gri bir tişört ve eşofman vardı.
Saçları dağılmıştı.
Elinde yarısı içilmiş bir bardak su tutuyordu.
Belli ki mutfağa inmişti.
Oliver arkasını dönüp gülümsedi.
"Uyumadı."
Bunu söylerken beni işaret etti.
Lucas önce kardeşine, sonra bana baktı.
Yüzünde şaşkınlık yoktu.
Sanki Oliver'ın odasından kaçması günlük bir olaydı.
Sessizce yanımıza geldi.
"Sen de mi uyuyamadın?"
Soruyu bana sormuştu.
Yalan söylemek kolaydı.
"Evet."
Başımı hafifçe salladım.
"Jet lag."
Kelime ağzımdan düşünmeden çıktı.
Lucas birkaç saniye yüzüme baktı.
Bakışları rahatsız edici değildi.
Ama dikkatliydi.
Sanki cevabımı değil...
Cevabı söylerken yüzümü inceliyordu.
Sonra çok hafif başını salladı.
"Olabilir."
Başka hiçbir şey söylemedi.
"Oliver."
Küçük çocuğa döndü.
"Annen seni yatağında bulamazsa sabah beni suçlayacak."
Oliver dudaklarını büzdü.
"Beş daki."
"İki dakika."
"Üç."
Lucas istemsizce güldü.
"Tamam."
Küçük çocuk zafer kazanmış gibi tavşanını yeniden bana uzattı.
"Sen tut."
Sonra minicik ayaklarıyla Lucas'ın yanına yürüdü.
Lucas eğilip onu tek koluyla kucağına aldı.
Oliver başını ağabeyinin omzuna koyar koymaz gözlerini kapattı.
Sanki bütün cesareti koridorda kalmıştı.
Lucas giderken bir an durdu.
Omzunun üzerinden bana baktı.
"Kapım koridorun sonundaki oda."
Sessizce konuştu.
"Gece bir şeye ihtiyacın olursa çekinme."
Ben cevap veremeden yürümeye devam etti.
Koridorda yalnız kaldım.
Elimde pelüş tavşan vardı.
Ve yıllardır ilk kez...
Bir yabancının "Rahatsız edebilirsin." demesinin neden gözlerimi doldurduğunu anlayamıyordum.