Feraye ve kardeşi Eren, evlerine yabancı birinin girip çıkmaya başladıkları andan itibaren annelerinden daha da soğudular. Annelerinin uzaklığı sadece soyut bir uzaklık değildi artık, mekânsal anlamda da mesafe girdi araya. Latife, çocuklarının ev içindeki hukuklarını, varlıklarını hiçe sayarak serseri bir hayat yaşamaya başladı. Bu hayat, onun özgürlüğe attığı adım değildi sadece; tüm insanlık erdemlerinden uzaklaştığı, hayatını sadece bir adama, daha önce onlarca kadınla birlikte olmuş, onların ekonomik gücünden yararlandıktan sonra çekip gitmiş bir adama adadı. Her ne kadar bunu başta fark edemese de aşk gözünü kör etse de bu dünyaya zevk ve safahat için yaşamaya geldiğini düşünmeye başlasa da bir gün gelecek, her şeyin farkına varacaktı ama o zaman, son pişmanlık fayda etmeyecekti. Fakat bu güzel günlerde İlhan’ın yanında olmasını, kendisiyle birlikte olmaktan keyif aldığını söylemesini, hayatının kadını olduğunu madde kullandığında ya da sarhoş olduğunda avaz avazbağırmasını tercih ediyordu. Bir bakıma kendisini İlhan’ın sihirli sözleriyle kandırıyordu. Bedeni de ruhu da uyuşmuştu ve bu uyuşukluk, derbeder bir hayat yaşamasına neden oluyordu.
Feraye, annesinin bu durumunu gördüğünde ondan daha da iğrendi. Yüzüne bakmıyordu fakat ev içinde onu gördüğünde hemen uzaklaşmayı tercih ediyordu. Babasının yatağına yabancı bir erkeği getirmiş olması, onunla evde tuhaf bir ilişki yaşaması, istediği zaman evden dışarı çıkıp istediği zaman eve gelmesi artık onu çileden çıkarmaya başlamıştı. Karşısındaki insanı zaten annesi gibi benimseyememişti uzun zamandır fakat şu sıralarda, Latife şımarıklığın dozunu kaçırınca Feraye kendisini ve kardeşini korumak üzere bir önlem alması gerektiğini düşündü. Çünkü ne zaman geldikleri, ne yaptıkları belli değildi ve bu durum, bir süre sonra kendisine ve kardeşine zarar verebilirdi.
İlhan’la ilişkiye başladıktan bir hafta on gün sonra birlikte geldiler eve. Zil zurna sarhoştular. Bağıra çağıra salona yerleştiler, mutfaktan yiyecek bir şeyler alıp yemek istediler. Latife, evle çok fazla ilgilenmediği için kuruyemişlerin nerede olduğunu tam olarak bilmiyordu. Yüksek bir tonda Feraye’ye bağırarak kendisine hizmet etmesini istedi.
- Feraye, gel çabuk, gel!
Genç kız, neye uğradığını şaşırdı. Ertesi gün okulu vardı, ödevini tamamlamış, önce kardeşini yatırmış sonra da kendisi uykuya dalmıştı. Uykunun en güzel yerinde işitmişti annesinin İlhan’la eve geldiğini. Evde, yabancı bir erkeğin sesini duyunca korktu, sonra annesinin yankılanan sesiyle uyandığında kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Hiç istemese de denileni yaptı ve pijamasıyla annesinin karşısına geçti. Kızıla boyadığı saçları dağılmış, rimelleri akmış olan annesinin yanındaki pis ve çirkin bakışlı adamı gördü. Alttan alttan bakan adamın yüzüne içinin karası yansımıştı adeta.
- Çabuk git mutfağa ve fındık fıstık getir. Dur, dur hele! Biralar nerede?
Feraye, çerezlerin nerede olduğunu biliyordu ama biraların varlığından haberdar değildi. Annesinin eve bira getirdiğini bile bilmiyordu. Çerezlerin yerini bildiğini ve getireceğini söyledi. Latife, kızı mutfağa giderken arkasından ilerledi. Biraları sakladığı yerden çıkaracaktı. Feraye, çerezleri çıkarıp kaselere koyacaktı ki annesinin bir anda kaşındığını ve öksürdüğünü fark etti. Zil zurna sarhoş olan Latife’nin parmağına, başka bir kâsede duran vişne reçelinden bir parça değmişti. Feraye, annesinin parmağındaki vişne kırmızısını gördü fakat kaşıntının ve öksürüğün reçelden kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamadı. Latife hemen bir bardak su içti, ardından biraları ve açacağı alıp mutfaktan uzaklaştı. Feraye, annesinin vücudunun bu tepkisi karşısında çok şaşırdı fakat duruma bir anlam veremedi. Çerez kasesini onların sehpasına koyup, odasına, kardeşinin yanına geçti. Latife, sabaha kadar İlhan’la içti, sonra da yatak odasında birlikte uyudular.
Bu açılıştan sonra İlhan, Latife’nin evine rahat rahat girip çıktı. Zamanlı zamansız geliyordu, Latife’yle birlikte çıkıp çıkıp dolaşıyorlardı. Ar perdesini yırtmışlardı, ne mahalleliden ne de üç katlı apartmanın diğer sakinlerinden çekiniyorlardı. Hayat umurunda değildi Latife’nin. Dert tasa düşünmeden, çocuklarıyla özellikle de ilgiye muhtaç olan Eren’le ilgilenmeden sürdürüyordu yaşamını.Genç kız bir yandan Eren’e bakıyordu bir yandan da derslerine çalışıyordu. Bu ikisini bir arada sürdürmeye çabalıyordu. Başka bir akşam, telaşla geldiler eve. Latife yine öksürüyordu, bu seferki öncekinden daha ciddiydi. Boğazı yırtılırcasına yaşadığı bu öksürükle birlikte ağzından çıkan küfürler, tüm apartmanda yankılanıyordu. Ağza alınmayacak küfürler edip duruyordu.
- Feraye, gel buraya. Çabuk su getir.
Genç kız, yine sıcak yatağından kalkıp annesinin dediğini yaptı. Suyu içtikten sonra İlhan’ın dizlerine yatan Latife, bu olanlara anlam veremediğini söyledi.
- Ne oldu be, böyle bana? İlhan, ne kattın viskime?
İlhan da bu soruya şaşırdı. Güzel güzel içmişler, hesabı her zamanki gibi Latife ödemiş, ardından da eve gelmişlerdi. Onun öksürüğüne neden olacak şeyi düşündü. Acaba ne olabilirdi? Herhangi bir şeye temas etmişler miydi?
- Sana zarar veren bir şey mi yedin yoksa?
İlhan bu soruyu samimiyetle sormuştu. Şaşırma sırası bu sefer Latife’deydi. İlhan ne yediyse ve içtiyse aynısını yiyip içmişti.
- Yahu seninle birlikte değil miydik? Beraber yiyip içmedik mi? Öhööö, öhööö… Sen neden öksürmüyorsun?
İlhan gözerini yüzüne doğru eğip, onun söylediğinin doğru olduğunu onayladı.
- Acaba bir şeye mi temas ettin. Bir çiçek, ağaç falan?..
Latife, bu soru üzerine düşündü, acaba sahil yolunda yürürken taşa toprağa ya da bir çiçeğe dokunmuş muydu?
- Dur, bak! Şimdi hatırladım. Sahilde… Vişne ağacının altında… Oturmuştuk ya. Acaba o mu?
İlhan, inanmak istemedi masum bir vişne ağacının bütün bunlara neden olacağına ama ihtimal vermeden de edemedi. Yan yana oturmuş, bir kokoreç alıp sırtlarını vişne ağacına verip karınlarını doyurmuşlardı. Kalkarken Latife ağaca dayanmıştı.
- Hah… Geçen gün, bizdeyken… Şu var ya, şu… Bize çerez getirecekti hani. Ben de arkasından gidip bira falan alacaktım. O zaman da böyle kaşınmış ve öksürmüştüm. Çocukken de olurdu bu. Biraları alırken yerinden, elime vişne reçeli bulaşmıştı. Bak sen…
Latife olayı çözmüştü. Vişnenin, vişneden yapılan her şeyin alerjik bir etkisinin olduğunu anlamıştı. Annesi ve İlhan’ın karşısında duran Feraye,hem onlara bakıyordu hem de annesini odalarından nasıl uzaklaştıracağını anlamıştı. Demek ki annesinin vişnenin her türüne karşı alerjisi vardı, artık ondan, onun gecenin bir yarısı gelip de kendilerine zulmetmesinden, odalarına girip de hakaretler etmesinden kurtulabileceklerdi.
Daha liseye yeni başlamış bir kız çocuğunun bunu nasıl yapacağı da ayrı bir konuydu. Elbette bir çözüm yolu bulunabilirdi ama bu, nasıl olacaktı? Feraye, bu işi, yani annesini odasından uzaklaştırma işini vişne reçelleriyle yapamazdı, muhakkak daha geniş ve sonuç odaklı bir çözüm bulmalıydı. Annesinin olur olmaz saçmalıklarından, incitici davranışlarından ve hakaretlerinden kurtulmak için en iyi çözüm odanın dört bir tarafını özellikle de kapının önünü ve hemen arkasını vişne fidanlarıyla, yapraklarıyla doldurmaktı. Böylece annesi, odaya yaklaşamazdı ve görüşme sıklıkları minimuma inerdi. Fakat bu kadar toprağı ve vişne fidanını bulmak da ayrı bir sorundu. Hatta mevsimine göre vişne suyu ya da meyvesi de bulundurulabilirdi odada.
Ertesi gün ve sonraki günler okula gider gelirken hep bunu düşündü. Bu meseleyi hal yoluna koymak için yapabileceği şey belliydi ama bunları tedarik edebileceği bir yer var mıydı? O çevrede fidanlık yoktu, vişne tohumu bulamazdı. Ya bir bahçeden alacaktı vişne fidanlarını, yani çalacaktı ya da … Tam bunları düşünürken aklına çiçekçiler geldi. Her ne kadar ağaç tohumu satmıyor olsalar da muhakkak, bir yerlerden vişne tohumu ya da fidanı getirtebilir, uygun saksı ve toprakları önerebilirlerdi.
Hemen yapmalıydı bu işi. Tez canlı bir kızdı Feraye. Aynı gün okuldan dönerken, mahallenin dışındaki bir çiçekçiye uğradı. Çekine çekine girdi kapıdan içeriye. Başta ne diyeceğini bilemedi ama çiçeklere bakarken konuyu açabileceğini düşündü. Satıcı, onun mahcup ve ürkek haline aldırmadan konuşmaya başladı.
- Küçük kız, öğretmeninin doğum günü falan mı? eğer öyleyse gül ya da karanfil önerebilirim. Bunlar saksı çiçekleri. Yoksa annene mi alacaksın?
Genç kız, gülümsedi, son soruyu duyduğunda “Evet, anneme vişne tohumu ya da fidanı almak istiyorum.” diyecekti fakat kendini zor tuttu. Satıcının yüzüne bakarak öğretmeniyle ya da başka biriyle ilgili bir özel bir gün olmadığını söyledi.
- Yoooo… Hayır. Ben bir şey merak ediyorum. Sizin bileceğinizi düşündüm. Bahçemize vişne fidanı dikmek istiyorum. Acaba fidan ya da tohum bulabilir miyim?
- Vişne tohumu diye bir şey duymadım ancak fidanı vardır. İlk kez, bahçelerine bir vişne fidanı dikmek isteyen çocuk görüyorum. Bu dünyada nelerle karşılaşacağım kim bilir? Dur, bir dakika. Hüseyin abimi arayayım. Patronu…
Feraye, çiçeklerle ilgilenirken, rengarenk çiçeklerin yaydığı kokuyu içine çekerken ve çiçeklerin etkisiyle güzel hayaller kurarken satıcı genç, patronuyla konuştu.
- Küçük kız, Hüseyin abi de bilmiyor. Dur dur, üzülme… Bakacakmış. Sen birkaç gün sonra uğrar mısın?
- Tabii… Uğrarım. Teşekkür ederim ilgilendiğiniz için.
Sevine sevine çıktı dışarıya. Artık kendi kendine çözümler bulabiliyordu sorunlara, en çok da buna sevindi. Karşısına bir tehlike ya da riskli bir durum çıktığında bir şekilde, uygun bir yöntem bulabilecek durumdaydı. Esas mesele, özellikle kardeşinin bu durumdan olumsuz etkilenmemesiydi. Çünkü daha çok küçüktü, annesi türlü rezillikler yaparak onun duygu durumuna da zarar veriyordu. Her şeyin tam olarak farkında olmasa da ürkek, çekingen bir çocuk olmuştu. Ayrıca sevgisiz büyüyordu. Babasını öldüğü için hatırlamıyor, annesi yaşasa da olmayan biriydi. Belki hayatlarında bulunmasa, tek başlarına yaşasalar durum daha iyi olacaktı. En azından eve babalarının yerine bir yabancı girmeyecek, olur olmaz hakaret görmeyecekler, ruhsal anlamda daha az zarar göreceklerdi.
Eve gittiğinde kardeşini hemen aldı annesinden, ona bir anne gibi sarıldı, öptü kokladı, kucağına alıp balkona çıkardı, sonra karnını doyurup dışarıda gezdirdi. Çok sevinçliydi ve bu sevincini bir şekilde, bu hayatta en sevdiği kişiyle yaşamalıydı. Ve yaşadı. Dışarıda çok eğlendiler, Feraye etrafa bakarken sanki uzun bir esaret döneminden kurtulmuş gibi hissetti kendini. Umutlarının annesi tarafından söndürülmesini, sözel de olsa şiddet görmeyi, eve gelen yabancıdan korunmayı arzuluyordu ve bu, belki de birkaç gün sonra kuracağı düzenekle mümkün olacaktı. Pamuk şeker aldılar, parkta salıncağa bindiler, kardeşini kaydıraktan kaydırdı, sokak köpeklerine marketten aldıkları dilim salamları verdiler. Feraye, bir kurtuluş yolu arıyordu ve bunu da vişnelerin olağanüstü etkisiyle bulmuştu. Artık vişneler onun hayatında özel ve önemli bir yere sahip olacaktı.
Çiçekçinin dediği kadar bekledi ama çok sabırsızdı. Bir an önce gidip durumu öğrenmek istiyordu ama bir gün daha mühlet vermeyi tercih etti. Dükkana gittiğinde satıcı çocuk, tek başına değildi; patronu Hüseyin de yanındaydı. Genç kız, onları bir arada görünce endişelendi çünkü başka birine daha izahat vermek istemiyordu. Satıcı çocuk Feraye’yi görünce gülümsedi, ona doğru yöneldi, sonra dönüp patronuna baktı.
- Hüseyin abi, bahsettiğim küçük kız bu işte. Adın neydi? Tamam, hatırladım, Feraye…
Hüseyin, babacan, ton ton, yüzü al al bir adamdı. İnsana güven telkin ediyordu bakışları. Feraye’yebaktığında, bu kızın içinde bir yangın olduğunu, bir şeylerin sıkıntısını çektiğini anladı ama hemen söze girip onu, üzmek ya da rahatsız etmek istemedi.
- Gel bakalım Feraye, gel kızım, gel. Çekinme.
Feraye ürkek adımlarla kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Hüseyin, gerçekten de kızı gibi davranıyordu Feraye’ye, hemen ne içmek istediğini sordu fakat Feraye sabırsızdı, hemen vişne fidanlarıyla, topraklarla ve saksılarla ilgili durumu öğrenmek istiyordu.
- Dur evladım, dur. Anladığım kadarıyla sen vişneyi çok seviyorsun. Nuri, oğlum! Bu güzel kıza bir vişne suyu kap gel, bana da orta kahve. Kendine de ne istersen ısmarla.
Feraye, bu nezih davranıştan dolayı mahcup oldu; nasıl davranacağını bilmiyordu. Uzun süredir ona böyle candan, bir abi ya da baba gibi davranmamıştı kimse. Babası öleli sevgi duygusunun nasıl bir şey olduğunu da unutmuştu. Fakat bu adam, konuştuğu insanı tanımak isteyen, konuşarak karşısındakini anlamak isteyen biriydi. Empati yeteneğinin üst seviyede olduğu çok belli oluyordu. Feraye, önüne konan vişne suyunu içmedi, kendisine sorulan sorulara yanıt vermekle yetindi. Hüseyin, nereli olduğunu, nerede okuduğunu, ileride hangi mesleği icra etmek istediğini küçük espriler yaparak soruyordu.
- Aç mısın evladım, sana tost yaptırayım mı? Vişne suyunu açmamışsın daha. Hadi, hadi… çekinme.
Feraye, kendisine bu kadar güzel yaklaşan bu adamın karşısında yavaş yavaş kendini huzurlu hissetmeye başladı. Tost teklifini kabul etmese de Hüseyin çoktan söylemişti.
- Vallahi ben de çok acıktım. Hadi ye, utanma. Bak vişne fidanlarını geri yollarım yoksa.
Feraye, o anda Hüseyin’in fidanları bulduğunu anladı, çok mutlu oldu, yüzü güldü. Bunu fark eden Hüseyin, genç kızın başını okşadı. Neden bu fidanları, babası değil de onun aldığını öğrenmek istiyordu. Feraye’nin durumunda bir gariplik olduğu belliydi.
- Evet, evet… geldi. Arkadaki odaya koydum. Söyle bakalım, sen neden vişne fidanı istedin. Baban gelseydi keşke evladım. Nasıl taşıyacaksın bu kadar fidanı?
Feraye için zor saniyeler başlamıştı. Şimdi bu konuyu nasıl anlatacaktı, ne diyecekti daha yeni tanıştığı bu babacan adama? Elindeki tostu vişne suyunun yanına bıraktı. Başını kaşıdı, yüzü yere eğikti, boğazı düğümlenmiş gibiydi, konuşmak için bir hamle yaptığında öksürdü.
- Hemen bir yudum su iç. Nuri, oğlum kap getir bir bardak.
Feraye, suyu içince rahatladı. Kendisine merakla bakan adama döndü, bir damla gözyaşı sol gözünden burnuna kadar inmişti, eliyle gözyaşını sildi.
- Benim babam öldü.
Hüseyin, sorduğuna soracağına pişman oldu. Bu cevap karşısında ne deneceğini de bilemiyordu. “Hay Allah! Ne yaptım ben böyle?” dedi kendi kendine. Gerçekten de pişman olmuştu bu soruyu sorduğuna.
- Başın sağ olsun kızım. Nasıl oldu bilmiyorum ama anlatmak istersen…
Feraye, bu konu hakkında konuşmak istemediğini gösterircesine fidanların fiyatını sordu, gerekirse tek tek taşıyarak götürebileceğini söyledi. Ayrıca saksılar ve topraklar da vardı ki bunları taşımak onun için gerçekten çok zor olacaktı.
- Feraye, istersen Nuri getirsin, olur mu?
Olmazdı, olamazdı. Annesine görünme tehlikesi vardı. O okuldan geldikten sonra, hemen dışarı çıkan annesi gittikten sonra gelip almayı planladı. Latife geç saatlere kadar gelmiyordu çünkü. Annesi evde yokken düzeneği kurmaya başlayabilirdi.
- Annem… Şey… Ben, şimdi değil de bir saat sonra gelsem… O zaman Nuri abi yardım edebilir. Annem bilmiyor da…
Hüseyin, bu cevaptan işkillendi. Feraye’nin annesinden habersiz vişne fidanı, toprak ve saksı alması alması, çok mantıklı gelmedi. Fakat genç kızın üzerine de gitmek istemiyordu. Onu ürkütürse olan biteni tam olarak öğrenemezdi, bu yüzden hemen konuşmaktansa beklemeyi tercih etti. Belki Feraye daha sonra tekrar gelirdi ve o zaman, bu güzel kızın bir kederinin olup olmadığını öğrenirdi.
Eve gittiğinde annesinin şıkır şıkırgiyindiğini gördü. Anlaşılan, dışarı çıkmak için Feraye’nin gelmesini beliyordu. Feraye eve adım atar atmaz, annesinin dışarı çıkmasına sevindi. Onun olmadığı bir ev, her zaman daha huzurlu bir yerdi ve zaten yapması gereken işler vardı. Annesi çıkar çıkmaz, Eren’in yanına koştu, onu kucağına aldı ve bir anne gibi konuşmaya başladı.
- Tatlım, ben geldim. Nasılsın, Latife kötü davrandı mı sana? Korkma, korkma! Ben senin karnını doyurduktan sonra dışarı çıkıp, bir şeyler alacağım ve Latife’yi kendimizden uzak tutabileceğiz.
Feraye, kardeşinin karnını doyurdu, onu yuttu ve hemen dışarı çıkıp çiçekçi dükkanına gitti. Dükkâna girdiğinde Hüseyin, her şeyi hazır etmişti. Genç kız, Nuri ile birlikte eve gitmesinin doğru olmadığını söyledi. Evin olduğu yeri tarif etti. Tam çıkıyordu ki Hüseyin yaklaştı yanına.
- Feraye, beni baban gibi, abin gibi bil! İstediğin zaman gel, dertleşelim. Hem benim de anlatmak istediğim sıkıntılarım var. Seninle arkadaş oluruz.
Genç kız, Hüseyin’in bu sözlerinde bir sıcaklık buldu. Sıcaklık onu ısıttı. Baba hasreti çeken Feraye, ona baktığında babasını gördü. Babasıyla da öyle çok yakın ilişkileri yoktu ama eve geldiğinde, onu kırmıyordu, başını okşuyordu, halini hatırını soruyordu. Bu bile yetiyordu Feraye için. Uzun süredir hissetmediği bu duyguyu Hüseyin’in gülen gözlerine bakarken yeniden yaşadı. Başını salladı, teşekkür etti ve dükkândan çıktı.
Eve giderken çok mutluydu, dünyada iyi insanların da olduğunu düşündü. Hüseyin, Feraye’ye bu güzel duyguyu yaşatmıştı. Baba sevgisini bir süredir unutan Feraye, yeni bir dost ve amca kazandığını düşündü. Yolu, ilerleyen günlerde bu çiçekçiye düşecekti, satıcı çocuk ve onun patronu Hüseyin’le yeniden karşılaşacaktı.
Eve vardığında Eren’in uyanmadığını gördü, buna sevindi. Nuri fidanları, toprakları ve saksıları getirdiğinde işe başlayacaktı. Şöyle bir baktı etrafına. Saksıları nerelere yerleştirebileceğini düşündü, Eren’le birlikte yaşadıkları odanın hemen önüne ve odanın iç tarafına dikebilirdi fidanları. Zaten odalarına bir iç koridordan giriliyordu, hatta bu koridorun ön cephesine de bir dizi vişne fidanı koyabilirdi. Latife gelmeden tamamlamayı umuyordu işlerini, tamamlayabilirdi de çünkü Latife, her zamanki gibi geç gelebilirdi.
Nuri, malzemeleri getirdi, yukarıya taşıdı. Seslere uyanan Eren, ablasına meraklı gözlerle baktı; ne olup bittiğini anlamak istiyordu ama anlayamıyordu. Gelen malzemeleri oyuncak sandı ve saksıların içine oturmaya çalıştı.
- Dur, tatlım, dur! Onlar oyuncak değil, bizi koruyacak olan vişne fidanlarını dikeceğimiz saksılar.
Çocuk hiçbir şey anlamadı, boş gözlerle ablasına baktı. Ablasına boş gözlerle bakarken merhamet istedi, annesinden görmediği merhameti, ablasının harıl harıl bir şeyler yapmaya çalıştığı şu anda dileniyordu adeta. Feraye bunu fark etti, kardeşini kucağına aldı, kanepeye oturdu, saçlarından okşadı, sarıldı.
- Tatlım, Latife’yi uzak tutacağız kendimizden. Bunun için bana izin vermen lazım. Hem bir sürü vişne fidanımız olacak.
Eren, ablası onu kucağına alıp sevince kendine geldi, kendince ablasına yardım etmeye çalıştı. Feraye, daha önce belirlediği yelere, koyduğu saksıların içine kumları rastgele yerleştirdi, ardından vişne fidanlarını bildiği kadarıyla dikti fakat doğru mu yaptı bilmiyordu. Bunu anlayabilmesi için vişne fidanlarının nasıl dikileceğini tam olarak öğrenmesi lazımdı. Henüz akşam olmamıştı, bir saat sonra hava kararacaktı. Bu arada, kardeşini de yanına alarak, çiçekçiye gidip bu işi nasıl yapacağını öğrenebilirdi. Latife gelmeden yerlere dökülen toprakları da temizlerdi böylece.
- Eren, hadi giydireyim seni. Biraz gezelim.