1. TANIDIK BİR YABANCI
❝Kalbinden yaralananların göğüs kafesi kurşun geçirmezdir.❞
❦
Kalp kurşun geçirir miydi?
Yaralarla dolu bir kalp, mezara mı gömülürdü?
Hiç mi iyileşmeyi hak etmezdi?
Ben defalarca kalbimden bir kurşun yemiştim.
Benim kalbim Giray Ersungur tarafından hedef alınmıştı ve ben onun kalbi tarafından suikaste uğramıştım.
Vurulmuş fakat ölmemiştim. Çünkü tanrı yalnızca iyi insanları yanına alırdı, lanetli varlıkları değil.
Ölüm bir lanet olarak görülse de bence asıl ölememek lanetti.
Tanrının bile kulunu istememesi acı vericiydi.
Ben tanrının bile istemediği kuluydum.
Defalarca ölmek istemeyi dilemiştim. Fakat O, sesimi duymamıştı. Bu kadar mı nefret ediyordu benden?
Belki de yalnızca her zaman olduğu gibi kafamda kuruyordum. Açıkçası mantıklı düşünmek gerekirse tanrının benimle uğraşması kulağa saçma geliyordu.
Her zaman olduğu gibi bahçenin ıssız bir köşesinde durmuş boş gözlerle onu seyrediyordum.
Yine ve yine...
Hiç akıllanmıyor ve kendimi her zaman onun yakınında buluyordum.
Giray Ersungur.
Lisenin başından beri hoşlandığım adam.
En tanıdık yabancı.
Her zaman olduğu gibi ön bahçede arkadaşlarıyla futbol oynuyordu. Neşeli gözüküyordu.
O futbolu seviyordu. Ben de onu seviyordum.
Kalbimin sesi aklıma ulaştı ve zihnim fısıldadı:
Sevme onu Vesta. O yine seni seviyormuş gibi yapacak ama hiç sevmeyecek.
Sevme onu Vesta. O kalbini göğüs kafesinden çıkarır ve ellerinde parçalar.
Sevme onu Vesta. O yine bedeninde yaralar açacak. Dikiş atmak gerekecek o yaralara fakat o sana bir yara bandı uzatacak. Sen ise bunu bir lütuf olarak göreceksin.
Sevme onu Vesta. O sana bir masal prensesi gibi hissettirecek. Ama sen bu masalın prensesi değilsin. Sen bu masalın lanetli kadınısın.
Sevme onu Vesta. Ona en çok ihtiyacın olduğu gün seni terk edecek.
İnsanlar, yalancı. İnsanlar, yabancı.
Sen daha kendini bile tanımıyorken nasıl olur da insanları tanıyacaksın?
Sen daha kendi sırtındaki yükleri taşıyamazken onların sırtına yüklediği yükleri nasıl taşıyacaksın?
Sanki kalbimden kanlar damlıyor ve yere düşüyordu. Kanlar, yağmura karışıp kırmızı bir sıvı haline geliyor, gökyüzünden yağıyordu. Gökyüzü kanlar ile yağmuru ayrıştırıp yeryüzüne sunuyordu.
Ve sonsuz bir paradoksa mahkum oluyordum.
Kalbimdeki ses hiçbir zaman susmamıştı. Oysa onu ilk gördüğümde ona tutulmamı sağlayan şey de kalbimin sesiydi.
Belki de büyüklerimiz haksızdı. Belki de her zaman kalbimizin sesini dinlememeliydik.
Gözlerim onun üzerinde dolaşmaya devam ederken kaşlarımı çattım. Bu soğukta futbol oynaması sinirimi bozuyordu.
Üşümüyor muydu hiç?
Benim ruhum bile üşürken onun bedeni bile üşümüyordu.
Belki de bu yüzden bizden olmazdı. O renki bir hayata sahipken ben siyaha bulanmış bir hayata sahiptim. O neşeli biriyken ben asık suratlı biriydim.
Ne kadar kabul etmek istemesem de asla aramızda bir ilişki olmayacaktı. Eskiden en azından normal iki sınıf arkadaşıydık. Fakat artık aynı sınıfta bile değildik.
Gözlerim hâlâ onun üzerindeyken o, ayağına gelen topu ustalıkla sürdü ve kaleye doğru bir şut çekti. Top kale ile buluştuğunda ağzından sevinç çığlıkları döküldü ve koşarak arkadaşlarına sarıldı.
Oysa o bana hiç sarılmamıştı.
Arkadaşından ayrılıp tekrardan oyuna geri döndü. Sarı saçları rüzgârda uçuşuyordu ve bir tutamı gözlerinin üzerine düşüp duruyordu. O ise her seferinde saçını geriye atıyordu. Saçını kesmiyor veya bir toka ile bağlamıyordu. Sanırım saçlarının rüzgârda uçuşmasından hoşlanıyordu.
Ben de saçlarının rüzgârda uçuşmasından hoşlanıyordum.
Giray topu tekrardan arkadaşına gönderdiğinde durdu ve arkadaşlarına birkaç şey söyledi. Ardından herkes topu bir kenara bıraktı ve dağılmaya başladı. Yalnızca Giray'ın arkadaş grubu sahada dikilmeye devam etti. Sanırım oyunları bitmişti.
Giray'ın arkadaşı olan Bulut, Giray'a bir su şişesi uzattığında suyu elinden aldı ve Ardından yine gülerek konuşmaya devam etti. Sanırım maç analizi yapıyordu.
Rakibi 5-0 yenmişlerdi. Mutlu olması ve rakiple alay etmesi çok normaldi.
Gülmeye devam ederken sanki burada olduğumu fark etmiş gibi benim olduğum tarafa döndü. İçimden beni görmemesi için dua etmeye başladım. Çünkü yine kalbimi kıracaktı biliyordum.
Zaten onu uzaktan izlemek kalbimi yaralıyorken bir de onun beni görmezden gelmesine dayanamazdım.
Gözleri gözlerimle buluştuğunda kaşlarını çattı. Yine bana tuhaf bakışlar atmaya başladığında kendimi rahatsız hissetmeye başladım.
Belki de arkama bakmadan gitmeliydim. Çünkü bazen gitmek kalp kırıklığının en büyük ilacı olabilir.
İçten içe düşüncelerime hak verirken tam gitmek için bir hamlede bulunduğumda onun gözlerini devirerek arkadaşlarına döndüğünü görmemle olduğum yerde durmak zorunda kaldım.
Bana gözlerini mi devirmişti o yoksa ben mi yanlış görmüştüm?
Gözlerim buğulanmaya başladığında içimi her zamanki gibi bir sinir dalgası kapladı. Arkamı döndüm ve hızlı adımlarla yürümeye başladım. Merdivenlerden hızlıca çıkıp okulun içerisine girdiğimde kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
Daha beni görmezden gelmesine alışamadan şimdi de bana olan nefretiyle baş etmeye çalışıyordum.
Artık onu izlemek istemiyordum. Artık kalbimin kırılmasını istemiyordum.
Onu seviyordum ama en çok da ondan nefret ediyorum.
Onu uzaktan izlemek kalbimi yaralıyordu ve ben bu yaraya bir derman bulamıyordum.
Lisenin başında ondan hoşlandığımı fark etmiş ve onunla arkadaş olarak takılmaya başlamıştım. Fakat o hep bana karşı mesafeliydi ve benden uzak durmak için elinden geleni yapıyordu. Bir süre sonra onun yanında durmak yerine onu uzaktan seyretmeye başlamıştım.
Bu lise son sınıfa kadar devam etmişti. Bunun delice olduğun farkındaydım ama kendime engel olamıyordum. Giray Ersungur, benim için vazgeçilmez bir bağımlılıktı.
Lise son sınıfta yani bundan birkaç hafta önce onun yanına gitmiş ve ona karşı hissettiklerimi anlatmıştım.
Hiçbir şey söylememişti. Benden uzak dur dememişti. Seni seviyorum dememişti. Bu aşk anlamsız dememişti.
Seni sevmiyorum dememişti ama sevmediğini iliklerime kadar hissettirmişti.
Sonrasında ise hiçbir şey demeden gitmişti. Her zaman gittiği gibi...
Onu unutmak istiyordum. Zihnim onunla meşgul olmasın istiyordum.
Bana aşık olmadığını kavramaya başlayalı epey bir zaman olmuştu. Ama hâlâ ondan kopamıyordum.
O, beynimdeki bir tümördü. Ne kadar kafamdan atmak istesem de bunu yapamıyordum. Kolay değildi yıllarca sevdiğin bir insanı üç beş günde unutmak.
Sıkıntılı bir nefes verdim ve gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle temizledim. Ne olursa olsun onu unutmak için çabalayacaktım. Bundan sonra onu seyretmeyecek takip edip konuşmayacaktım.
Başlarda bana iyi davranmasını bana umut veriyor olarak algılardım. Fakat artık onun bana umut vermediğini anlamıştım. Kendimi onun yüzünden üzmeyecektim artık. İçten içe düşüncelerime güldüm. Çünkü her gün aynısını biliyordum ama yine de onun için üzülmeye devam ediyorum.
İçten içe kendime çok kızıyordum. Neden kendime işkence çektiriyordum ki?
Kendime sorduğum sorulara asla cevap bulamıyordum.
Birinci kattaki sınıfıma doğru dalgın dalgın yürürken aklım hâlâ ondaydı. Neden bana böyle davranıyordu ki? Tanımadığı insanlara bile iyi davranan bu adam neden beni görmezden geliyordu?
Kafam birden bir bedenle buluştuğunda dalgınlığım uçup gitti. Hızla geriye çekilip kafamı kaldırdım ve çarptığım kişiye baktım.
Kavas Kazgan Koralev.
Okulun sessiz çocuğu.
Kahverengi gözleri ve kestane rengi saçlarıyla uyumlu bir tişört giymişti. Siyah pantolonu ve siyah ceketi de kombiniyle uyumluydu. Her zaman çatık duran kaşları bugün çatık değildi. Gözlerinde şaşkın bir ifade mevcuttu.
Neden bana böyle tuhaf bakıyordu?
Ben de ona tuhaf bakışlar atmaya devam ederken yüzündeki şaşkın ifadeyi sildi.
Tam çarptığım için özür dilemek için ağzımı açacakken "Yine onu mu seyrediyordun?" diye fısıldadığında kaşlarımı çattım ve "Ne?" dedim.
O derken onu kastetmiyordu umarım.
Stresli bir bekleyişten sonra kısık bir sesle fısıldadı:
"Gözyaşların daha değerli insanlar için aksın."
Tam cevap verecektim ki hiçbir şey demeden yanımdan geçti ve çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Ben ise arkasından öylece bakakaldım. O dışarı çıkana kadar arkasından onu izlemeye başladım.
Ne demek istemişti şimdi bu?
Benim Giray için ağladığımı nereden biliyordu ki?
Şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışırken zilin çaldığını duymamla birlikte hızlıca yeni sınıfıma girdim ve hâlâ alışamadığım sırama doğru yürüdüm.
O, beni öylece bırakıp gittiği gün ani bir karar almış ve sınıfımı değiştirmiştim. Onun olduğu sınıfta kalmak bana her açıdan zarar veriyordu.
Tabii denk geldiğim sınıf da şu sessiz çocuğun bulunduğu sınıftı. Hızlıca eşyalarımı çantama yerleştirmeye başladığımda sınıftaki birkaç kişinin de okuldan çıktığını gördüm.
Ben de hazırlandıktan sonra çantamı aldım ve hızlıca sınıftan çıktım. Zaten son sınıf olduğumuz için istediğimiz zaman okuldan çıkabiliyorduk. Bu yüzden izin almama da gerek yoktu.
Şu an tek istediğim evime gitmekti.
Çıkış kapısının yanına geldiğimde hâlâ yağmur yağdığını fark etmemle birlikte gülümsedim ve gülerek merdivenden inmeye başladım.
Yağmurlu günleri seviyordum ve Zifir şehri de çoğu zaman yağmurluydu. Bu şehri sevmemin en büyük nedeni de buydu.

Okulun bahçesine indiğimde düşüncelerim zihnimi işgal etmeye başladı.
Bugün yine onun tarafından umursanmamıştım. Buna alışkındım aslında ama yine de canımın yanmasına engel olamıyordum.
Bir acıya alışkın olmamız onun can yakıcı olmadığı anlamına gelmiyordu.
Dalgınca yürümeye devam ederken gördüğüm yüz ile olduğum yerde kaldım.
Kavas, hızlı adımlarla okuldan çıkıyordu. Sanki acelesi var gibiydi.
Acaba nereye gidiyordu?
Eve gitmediği kesindi. Çünkü gittiği yol evinin yolu değildi. Zifir Ormanı'nın olduğu yöne doğru yürüyordu.
Meraklı bakışlarla onu izlerken eve gitme fikrini bir kenara atıp ben de onun gittiği yöne doğru yürümeye başladım. Aramızda yaklaşık yirmi otuz adım vardı. Beni fark etmesi zordu. Çünkü etraf zaten kalabalıktı. Onu takip ettiğimi anlayamazdı.
Bir dakika, biz neden bu çocuğu takip ediyoruz?
İç sesim yine ortaya mantıklı bir fikir attığında yine ona hak verdim. Ama benim de haklı olduğum bazı durumlar vardı.
Bu çocuk gerçekten sessiz ve tuhaftı. Bu da onu merak etmemi sağlıyordu.
Sessiz ama bir o kadar da hızlı adımlarla onu takip etmeye devam ettim. Bunun etik olmadığını Farkındaydım ama nereye gittiğini merak ediyordum.
Ne zamandan beri doğru dürüst tanımadığım insanları takip etmeyi doğru buluyordum? Onu takip etmem ne kadar doğruydu bilmiyordum. Ama şu an bunu düşünecek konumda değildim. Çünkü çoktan onu takip etmeye başlamıştım bile.
Okulumuzun biraz uzağında Zifir Ormanı vardı. Ormanın yanında ise tek tük evler mevcuttu. Genel olarak herkes ormandan uzak olan yerlere yerleşmeyi seviyordu.
Yaklaşık 10 dakika boyunca yürüdükten sonra Zifir ormanının girişine gelmiştik.
Asfalt yolun sağında üzerinde ZİFİR ORMANI yazan bir siyah bir tabela vardı. Ormanın sağ ve sol kısmında çiçekler ve büyük ağaçlar mevcuttu.
Hava kapalı olduğu için orman karanlık bir görüntüye sahipti. Etraf sessizdi.

Kavas ormanın içine doğru yürümeye devam ettiğinde durdum ve şaşkınlıkla gözlerimi büyüttüm.
Umarım oraya girmeyi planlamıyordu.
Zifir Ormanı, Zifir şehrinin en ürkütücü yerlerinden biriydi ve bunu bütün halk bilirdi. İçinde birçok vahşi hayvanı barındıran bu orman paranormal olaylara da ev sahipliği yapıyordu.
Ormana giriş yapan çoğu kişi ormanda korkunç varlıklar gördüğünü söylüyordu. Tabii bence bunlar çocukları korkutmak için uydurulan masallardı.
Çoğu fantastik varlığa inanırdım. Hatta ben bile normal bir insan değildim. Fakat Zifir halkı masal uydurmayı seviyordu. Bu yüzden pek de gerçekçi gelmiyordu.
Kavas iyice uzaklaştığında ben de tekrardan onun peşinden yürümeye başladım.
Orman beni korkutuyordu açıkçası. Çünkü her an bir yerden vahşi hayvan çıkabilirdi. Paranormal olaylar gerçek değildi ama vahşi hayvanlar gerçekti.
Kavas birden asfalt yoldan çıktı ve ormanın içine doğru girmeye başladı. Ben de yavaşça peşinden gitmeye devam ettim. Adımlarımı olabildiğince sessiz atıyordum.
Yürürken bu güzel ormanı incelemeye başladım.
Daha önce korktuğum için hiç bu ormana gelmemiştim. Ama şu an fark ediyordum ki orman çok güzel bir yerdi.
Yeşil ağaçlar ormanın her yerini kaplıyordu. Türlü türlü çiçek ve bitkiler ıslak toprağı süslüyordu. Sincaplar ağaçların üzerinde koşturuyordu. Burası sanki cennetten bir köşeydi.
Herkesin korkup girmediği orman cidden bu muydu? Bence ormanın korkulacak bir tarafı yoktu.
Ormanda biraz daha yürüdüğümüzde sonunda yürümeyi bıraktı ve etrafına bakmaya başladı. Beni görmemesi için bir çalılığın arkasına saklandım. Bir süre ormanı inceledikten sonra tekrardan önüne döndü ve hiçbir şey yapmadan yerinde durmaya devam etti. Sırtı bana dönük olduğu için ne yaptığını göremiyordum.
Bir süre öylece durduktan sonra ağzından bir ıslık sesi çıkarttı.
Kaşlarımı çatarken bu adamın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum.
Gözlerim Kavas'ın dönük olduğu kısma yöneldiğinde uzaktan gördüğüm kurt ile gözlerim sonuna kadar açıldı. Kahverengi tüylere sahip iri bir kurt Kavas'a doğru koşuyorduk. Kavas ise hiçbir şey hiçbir tepki vermeden öylece duruyordu.
Bu çocuğun kafayı yediğine inanmıştım artık. Şu an üzerine doğru bir kurt koşuyordu o ise öylece durmuştu. Kurt Kavas'ın yanına geldiğinde durdu ve kafasını onun bacağına sürtmeye başladı. Kavas ise eğilip onun başını okşamaya başladı.
Gözlerim sonuna kadar açılırken bunun nasıl mümkün olduğunu düşünüyordum.
Tuhaf bir şekilde kurt ona saldırmıyordu. Hatta sanki kırk yıllık arkadaşlarmış gibi davranıyordu.
Bir süre daha kurdu sevdikten sonra kurt geldiği yöne döndü ve koşarak yanından gitti.
Az önce ne yaşanmıştı?
O kurt neden Kavas'a saldırmamıştı ki?
Acaba gidip ona bu durumu sorsam beni tersler veya yanından kovar mıydı?
Bunu yaparsa da haklıydı açıkçası. Sapık gibi adamı takip etmiştim.
"Orada olduğunu biliyorum Vesta Karam."
Hâlâ şaşkın gözlerle onu süzerken onun tok ve yüksek sesini duymamla birlikte olduğum yerde donakaldım. Sanırım başından beri burada olduğumdan haberi vardı.
İç sesim fısıldadı:
Gitme Vesta, kaç buradan.
Ardından tekrardan Kavas'ın sesini duydum.
"Saklanmayı bırak ve buraya gel."
Sanırım oraya gitmem daha mantıklıydı. Zaten rezil olmuştum. Bir de kaçarsam daha da rezil olacaktım.
Arkasına saklandığım çalılığın arkasından çıktım ve onun yanına doğru yürümeye başladım.
Umarım beni sapık sanıp bana kızmazdı.
Yanına geldiğimde o da bana doğru döndü.
Gözlerinde öfke veya nefret ifadesi sezememiştim. Belki de bana kızmamıştı.
Sanki saatlerdir onu takip etmiyormuş gibi "Burada ne yapıyorsun?" diye sordum.
Yüzünde minik bir tebessüm oluşurken "Bu soruyu benim sormam gerekiyor bence." diye fısıldadı.
Mahçup bir ifadeyle "Şey ben-" diye kekelemeye başladığımda "Beni takip ettiğini biliyorum." diyerek lafımı kesti.
Gözlerim şaşkınlıkla açılırken yuktundum.
Ne zaman fark etmişti acaba?
Adama rezil olmuştum durduk yere. Hayır ne diye tanımadığım birini takip ederdim ki?
Tam özür dilemek için ağzımı açmıştım ki "Buraya gelmendeki amacının kötü olmadığını biliyorum. İstediğin zaman beni takip edebilirsin. Benim için sorun değil." diyerek beni susturdu.
Bana kızmamıştı. Yani beni sapık olarak görmüyordu. Eh, en azından bu güzel bir haberdi. Fakat çok da tuhaftı. Onun bu kadar sakin ve sevecen bir insan olduğunu bilmiyordum.
Dışarıdan bakıldığında soğuk, asosyal bir insan gibi gözüküyordu.
Ayrıca bu adamın daha önce doğru düzgün okulda konuştuğunu duymamıştım. Fakat şu an konuşmama bile izin vermiyordu.
Acaba her zaman bu kadar konuşkan mıydı?
Bir süre sessiz bir şekilde onunla bakıştıktan sonra "O kurt neden sana saldırmadı?" diye sordum.
Aslında aklımda bu sorunun cevabı vardı. Ama bundan tam olarak emin değildim ve ona sormak istiyordum.
Yüzündeki gülümseme daha da büyürken "Bence nedenini anladın." diye fısıldadı.
"Anlamadım."
Anlamıştım aslında. Ama ondan da duymak istiyordum.
Kavas'ın yüzündeki gülümseme büyüdü ve bana doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapatt. Gözlerini açık kahverengi gözlerimle buluşturup fısıldadı:
"Ölüleri yaşatıp dirileri öldürebildiğini biliyorum."
Gözlerim aniden şaşkınlıkla açılırken yutkundum. Bedenimde soğuk bir ürperti hissettim. O cümle kulağımda yankılandı ve zihnimde iz bıraktı.
Biliyordu.
Benim nekrokinezi* gücüne sahip olduğumu biliyordu.
Şaşkınlıktan açılmış ağzımı kapattım ve yüzümdeki şaşkın ifadeyi silmeye çalıştım.
Yüzümde alaycı bir gülümseme belirdiğinde "Komik şakaymış. Fakat benim öyle bir gücüm yok maalesef." dedim.
Yalan söylemiştim. Benim maalesef ki öyle bir gücüm vardı.
İçimdeki stres tohumları büyümeye başlarken o da gayet sakin bir şekilde cevapladı:
"Bana yalan söylemek zorunda değilsin. Her şeyi biliyorum."
Sesi ormanın içerisinde bir melodi gibi yankılanıyordu.
Muhtemelen dediği gibi her şeyi biliyordu. Ama inkar etmem gerekiyordu.
"Ne yalanı ya? Gayet doğruyu söylüyorum. Böyle bir yeteneğim olsa burada mı olurdum sence?"
Sözlerimle birlikte yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
"Devam et bakalım yalanına. Ben nasıl olsa her şeyi biliyorum."
Bana inanmıyordu. Çünkü tüm gerçekleri biliyordu.
İstemeden de olsa pes ettim.
"Bunu nereden biliyorsun?"
Sesim kısık ve güçsüz çıkmıştı.
"Kuşlar söyledi."
Gözlerimi devirdiğimde aklıma gelen ani bir şeyle gülümsedim.
Kurttan korkmadığına hatta onunla oyun oynadığına göre belli ki tierkinezi** gücüne sahipti.
Madem o benim gücümü biliyordu. Ben de onun gücünü ifşa ederdim.
Yüzüme küçük bir gülümseme ekledim ve "O hayvanlarla konuşabiliyorsun öyle değil mi?" dediğimde kafasını aşağı yukarı salladı ve "Sadece konuşmuyorum. Hükmediyorum onlara. Ben ne istersem onu yapıyorlar." diye fısıldadı.
Konuşurken hiç tereddüt etmemişti. Hatta çok rahattı. Gereğinden fazla rahat...
Kafamı aşağı yukarı salladım ve kendimden emin bir şekilde "Bu bilgiyi öğrenmem iyi oldu. Benim özel gücümü ifşa edersen ben de sana aynısını yaparım." dedim.
Fakat o yine bir tepki vermedi. Yalnızca gülümsedi ve "Öyle bir şey yapmam. Yapacak olsam yıllar önce yapardım." dedi.
Yıllar önce?
Bu adam beni nereden tanıyordu? Aileme bile ablatmadığım gücümü nereden biliyordu?
"Beni nereden tanıyorsun sessiz çocuk?"
Yüzündeki gülümseme silinirken "Bu sorunun cevabını sen bul." diye fısıldadı ve arkasını dönüp ormanın içine doğru yürümeye başladı.
"Nereye gidiyorsun?" diye bağırdığımda durdu ve bana döndü.
"Evime gisiyorum. Gelmek istersen seni misafirim olarak ağırlayabilirim."
Evi bu ormanda mıydı?
"İstemem. Eve gitmem gerekiyor."
"Tamam o zaman eve bırakayım istersen." diye bir teklif sunduğunda kafamı iki yana sallayarak reddettim.
"Gerek yok. Buraları tanıyorum zaten. Tek başıma giderim eve."
Aslında yalandı. Buraları pek tanımıyordum. Hatta ilk defa buraya gelmiştim ama bu bir sorun değildi. Çünkü hafızam kuvvetliydi ve geldiğimiz yolu hatırlıyordum.
Kafasını aşağı yukarı sallayıp "O zaman yarın okulda görüşürüz." dediğinde cevap vermedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım. Açıkçası mecbur kalmadıkça bir daha onunla konuşmayı planlamıyordum.
Aramızda küçük bir tartışma çıkarsa hemen beni ifşalayabilirdi. Bu da benim sonumu getirirdi.
Ne kadar kabul etmek istemesem de insanlardan uzak kalmak en doğrusuydu. Çünkü Zifir'de ancak böyle hayatta kalabilirdim.
————
*Nekrokinezi, bir canlıyı öldürüp diriltebilme yeteneğine sahip olma durumudur.
**Tierkinezi: Tüm hayvanlara hükmetmek anlamına gelir. Böyle bir kinezi türü yoktur. Kurgu için yazar tarafından bulunan bir kinezi türüdür.
Hesaplarım:
Wattpad, Youtube, Spotify, Tiktok, Pinterest: cetinhusna
Twitter, Instagram: cetinhusnaa





