Gene de, geceleyin korkmaya başladı. Bir avuç hap
alarak çabucak ölmek başkaydı, beş gün ya da bir haf-
ta ölümün gelmesini beklemek çok daha başka; hem
de bunca acıyı çektikten sonra.
Tüm ömrünü bir şeyler bekleyerek geçirmişti za-
ten; babasının işten eve dönmesini beklemek, sevgili-
den gelecek, ama hiç gelmeyen mektubu, yıl sonu sı-
navlarını, treni, otobüsü, telefonu, tatilleri, tatillerin so-
nunu beklemek, hep beklemek. Şimdi de, kendisiyle
önceden randevulaşmış olan ölümü beklemek zorun-
daydı.
“Böyle bir şey ancak benim başıma gelebilir. Nor-
malde insanlar en beklemedikleri gün ölürler.”
Buradan sıvışıp bir yerlerden başka haplar bul-
mak zorundaydı. Bulamazsa, tek çare Lyubliyana’nm
en yüksek binasından atlamaksa, öyle yapacaktı. Ana-
babasınm gereğinden fazla acı çekmelerini engelleme-
ye çalışmıştı, ama bu durumda başka seçeneği yoktu.
Çevresine göz gezdirdi. Bütün yataklarda uyuyan
insanlar vardı, kimileri horul horul horlamaktaydı.
Pencereler demir parmaklıklıydı. Koğuşun öteki ucun-
da yanan küçük parlak bir ışık her yana tuhaf gölgeler
düşürüyor, ayrıca koğuşun her an gözetim altında oldu-
ğuna işaret ediyordu. Işığın yakınında bir kadın kitap
okuyordu.
“Buranın hemşireleri müthiş kültürlü olmalılar,
hayatları kitap okumakla geçiyor.”Veronika’nm yatağı kapıdan en uzak olanıydı, ken-
disiyle kadın arasında en az yirmi yatak vardı. Güçlük-
le kalktı yerinden, ne de olsa, hekimin dediği doğruy-
sa, neredeyse üç haftadır yürümemişti. Hemşire başını
kaldırdı, serum şişesini sürükleyerek yaklaşan kızı
gördü.
“Tuvalete gitmek istiyorum,” diye fısıldadı kız,
öteki deli kadınları uyandırmaktan çekinerek.
Kadın başıyla kapıyı işaret etti. Veronika’nın kafa-
sı hızla çalışıyor, gözleri kaçış yolları, bir çatlak, bir de-
lik, bir açık arıyordu. “Hemen kaçmam gerek, beni ha-
rekete geçemeyecek kadar zayıf ve bitkin sandıkları
sırada.”
Çaktırmadan çevresine bakındı. Tuvalet bölmesi-
nin kapısı yoktu. Oradan çıkabilmek için hemşireye
saldırıp onu alt etmesi, anahtarı elinden alması gereke-
cekti ki, bunu yapamayacak kadar bitkindi.
Hemşire okumayı bırakmış, gözlerini ona dikmiş,
her hareketini izliyordu.
“Burası hapishane mi?” diye sordu kız.
“Hayır, akıl hastanesi.”
“Ben deli değilim ki.”
Kadın güldü.
“Hepsi öyle der.”
“Peki öyleyse, deliyim. Ne demek bu?”
Kadın ona fazla ayakta durmamasını, yatağına
dönmesini söyledi.
“Deli olmak ne demek?” diye ısrar etti Veronika.
“Yarın doktora sorarsın. Şimdi yatıp uyumaya bak,
yoksa istesen de istemesen de yatıştırıcı iğne vurmak
zorundayım.”
Veronika ikiletmedi. Yatağına doğru yürürken, öte-
ki yataklardan birinden bir fısıltı geldi:
“Deli olmanın ne demek olduğunu bilmiyor m u-
sun?”Bir an sesi duymazlıktan gelmeyi düşündü: Bura-
da dostlar edinmek, çevresini genişletmek, genel bir is-
yan örgütlemek için yandaş toplamak niyetinde değil-
di. Kafasında bir tek saplantı vardı: Kaçamazsa, kendi-
ni bir an önce burada öldürmenin yolunu bulmak zo-
rundaydı.
Oysa kadın biraz önce hemşireye sorduğu aynı so-
ruyu sormuştu.
“Deli olmak ne demek, bilmiyor musun?”
“Kimsin sen?”
“Adım Zedka. Yatağına gir, hemşire uyuduğunu
sandığında, sürünerek buraya gel.”
Veronika yatağına döndü, hemşirenin yeniden ki-
tabına dalmasını bekledi. Deli olmak ne demekti? En
ufak bir fikri yoktu, çünkü bu sözcüğü herkes kendi
bildiği gibi kullanıyordu: örneğin, bazı sporcular rekor
kırmak için canlarını dişlerine taktıklarında onlara de-
li deniyordu; ya da tuhaf, güvensiz, normal insanların-
kinden çok farklı yaşamlar sürdüren sanatçılar deliydi-
ler. Öte yandan, kışın Lyubliyana sokaklarında dola-
şan, paçavralarla, plastik torbalarla doldurdukları el
arabalarını sürükleyerek dünyanın sonunun geldiğini
ilan eden, ince giysili insanlar görmüştü Veronika.
Uykusu yoktu. Doktorun dediğine bakılırsa nere-
deyse bir hafta gece-gündüz uyumuştu, derin duygu-
lanmalardan uzak, dinlenme dönemleri kesin saatlerle
belirlenmiş bir yaşama alışık olan biri için çok uzun bir
süreydi bu. Deli olmak ne demekti? Belki delilerden
birine sormakta yarar vardı.
Veronika yatağının yanında çömeldi, serum iğnesi-
ni kolundan çekip çıkardı, midesinin birden bulanma-
ya başlamasına aldırmayarak, sürüne sürüne Zedka’
nın yanma gitti. Kalbi zayıfladığı için mi bulanıyordu
midesi, yoksa göstermek zorunda kaldığı aşırı çaba yü-
zünden mi, bilemiyordu.
“Deli olmak ne demek, bilmiyorum,” diye fısılda-
dı. “Ama deli olmadığımı biliyorum. Başarısız bir inti-
har girişimi benimkisi, hepsi bu.”
“Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizof-
renler, psikopatlar, manyaklar. Yani, başkalarından
farklı olanlar.”
“Yani, senin gibiler mi?”
Zedka soruyu duymazdan gelerek devam etti: “Ö-
te yandan bir Einstein var, zaman ile uzamın ayrı şey-
ler değil bir karışım olduğunu söylüyor. Ya da bir Kris-
tof Kolomb, dünyanın öte ucunda bir uçurum değil
başka bir kıta olduğunu ileri sürmüş. Ya da, insanoğlu-
nun Everest’in zirvesine ulaşabileceğine inanan bir
Edmond Hillary var. Sonra Beatles, bambaşka bir m ü-
zik yarattılar, eski çağlardaki insanlar gibi giyindiler.
Bütün bu kişiler ve daha binlercesi, hep kendi dünya-
larında yaşadılar.”
“Bu deli kadın bayağı akıllıca konuşuyor,” diye dü-
şündü Veronika. Annesinin anlattığı kimi öykülerde
azizlerin İsa Peygamber ile, Bakire Meryem’le konuş-
tuklarına yemin ettiklerini hatırladı. Onlar da mı ken-
di dünyalarında yaşıyorlardı?
“Bir seferinde bir kadın görmüştüm, yakası iyice
açık bir entari giymişti, gözleri donuk donuk bakıyor-
du, hava eksi beşken Lyubliyana sokaklarında dolaşı-
yordu. Sarhoş olduğunu sandım, ona yardım etmeye
davrandım, ama ona ceketimi verme önerimi reddetti.
Belki de onun dünyasında mevsim yazdı, bedeni onu
bekleyen kişinin tutkusuyla ısınmıştı. O kişi yalnızca
onun deli hayallerinde yaşıyorduysa bile, istediği gibi
yaşamaya ve ölmeye hakkı vardı, ne dersin?”
Veronika ne diyeceğini bilemedi, ama deli kadının
sözleri ona akla yakın gelmişti. Kimbilir, belki de Lyub-
liyana sokaklarında yarı çıplak dolaşan bu kadın ken-
disinden başkası değildi.
“Sana bir öykü anlatacağım,” dedi Zedka. “Çok
güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o
ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli
bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecek-
tir.
“Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi
de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel
bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu
zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii kral
çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağla-
mak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettiş-
ler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından, kralın
emirlerini saçma bulur, uygulamazlar.
“Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duydukların-
da onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun
önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için göste-
riler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından in-
meye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki
‘Gel, biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de
onlar gibi oluruz.’
“Ve öyle yaparlar: Kral ile kraliçe de cinnet suyunu
içip ânında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu du-
rumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya
madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı
etmenin bir anlamı yoktur.
“Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu
halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı be-
nimsemiştir, ama kral ölümüne dek ülkesini yönete-
bilmiştir.”
Veronika güldü.
“Sen bana hiç deli gibi görünmüyorsun,” dedi.
“Deliyim elbette. Gerçi tedavi görüyorum, çünkü
benim sorunum belli bir kimyasal maddenin bünyem-
de bulunmaması. Öte yandan, bu maddeyi içeren ilaç-
ların kronikleşen depresyonumu geçirmesini istemekle birlikte, deliliğim devam etsin istiyorum; yaşamımı
başkalarının istediği gibi değil de kendi hayallerime
uygun biçimde sürdüreyim, fena mı? O dışarıdakiler,
Villete’in duvarlarının öte yanındakiler kimler, biliyor
musun?”
“Hep aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar.”
“İyi bildin,” dedi Zedka. “Kendilerini normal sanı-
yorlar, çünkü hepsi hep aynı şeyleri yapıyorlar. Ben de
işte, onların kuyusundan içmiş numarası yapacağım.”
“O dediğini ben çoktan yaptım. Esas sorunum da
bu zaten. Hiç depresyon geçirmedim, ne derin bir ke-
der, ne de müthiş bir mutluluk duymuşluğum var öm-
rümde, olmuşsa bile çok kısa sürmüştür. Benim sorun-
larım herkesinkinden farksız.”
Zedka bir süre ses çıkarmadı, sonra,
“Senin öleceğini söylediler bize,” dedi.
Veronika bir an kararsız kaldı. Bu kadına güvene-
bilir miydi? Riski göze almak zorundaydı.
“Evet, beş-altı gün içinde. Daha erken ölmenin bir
yolu var mı acaba diye düşünüyorum. Sen ya da bir
başkası bana bir miktar daha hap sağlayabilirse, emi-
nim bu kez kalbim dayanmaz. Ölümü beklemek çok
korkunç bir şey, sen de tahmin edersin, bana yardım et,
ne olur.”
Zedka karşılık veremedi, çünkü o an hemşire baş-
larında bitmişti, elinde de bir iğne vardı.
Kadın, “İğneyi kendim yapabilirim,” dedi, “ya da
senin davranışların doğrultusunda dışarıdaki nöbetçi-
leri yardıma çağırabilirim.”
“Enerjini boşa harcama,” dedi Zedka, Veronika’ya.
“Benden istediğini elde etmek istiyorsan gücünü kuv-
vetini kendine sakla.”
Veronika yerden kalktı, kendi yatağına döndü,
hemşirenin görevini yapmasına izin verdi.
Akıl hastanesinde geçirdiği ilk normal gündü. Ko-
ğuştan çıktı, kadınlarla erkeklerin birlikte yemek ye-
dikleri geniş bir yemekhanede kahvaltısını yaptı. Bu
gibi yerlerin filmlerde genellikle gösterilenlerden -is-
terik sahneler, bağırıp çağırmalar, anlamsız hareketler
yapan insanlar, vs.- ne kadar değişik olduğunu fark et-
ti. Her şey ağır bir sessizlik havasına bürünmüş gibiy-
di; görünüşe bakılırsa kimse kendi iç dünyasını yaban-
cılarla paylaşmaya hevesli değildi.
Kahvaltıdan sonra (ki hiç de fena değildi, Villete’
te yemeklerin kötü olduğu söylentisi yalandı demek)
hep birlikte güneşe çıktılar. Aslında güneş falan yoktu,
ısı sıfırın altında, bahçe karla kaplıydı.
“Buraya hayatımı kurtarmak için değil, ölmek için
geldim,” dedi Veronika, hemşirelerden birine.
“Gene de güneşe çıkmanız gerek.”
“Asıl deli sizlersiniz. Güneş müneş yok.”
“Ama ışık var, bu da hastaları yatıştırmaya yardım-
cı oluyor. Ne yazık ki bizim kışlarımız uzun sürüyor,
sürmeseydi işimiz çok daha kolay olurdu.”
Kadınla tartışmak anlamsızdı; Veronika dışarı çık-
tı, bahçede biraz yürüdü, çaktırmadan çevresine baka-
rak kaçış yolları arandı. Duvar yüksekti, eski tip kışla-
ları yapanlar buna hep gerek duymuşlardı; ama vaktiy-
le nöbet tutulan gözetleme kuleleri boştu. Bahçede bir
sürü askerî görünümlü bina vardı, şimdilerde bu bina-
larda kadın ve erkek koğuşları, yönetim büroları ve ça
lışanlarm yatıp kalktıkları yerler vardı. Çevreyi kısaca
inceledikten sonra, gerçekten korunan tek yerin bah-
çenin esas kapısı olduğunu fark etti; orada iki nöbetçi,
giren çıkan herkesin evrakını denetliyordu.
Kafasında her şey yerli yerine oturmaya başlamış-
tı. Belleğini toparlamak amacıyla birtakım alıştırmalar
yapıyor, küçük, önemsiz şeyleri hatırlamaya çalışıyor-
du: Odasının anahtarını sakladığı yer, geçenlerde satın
aldığı plak, kütüphanede en son istenilen kitabın adı
gibi şeyler.
Ona yaklaşan bir kadın, “Ben Zedka’yım,” dedi.
Bir gece önce onun yüzünü görememişti Veronika,
konuştukları sürece yatağının yanında yere çömelmiş
durumdaydı. Zedka otuz beş yaşlarındaydı, normal gö-
rünüyordu.
“Vurdukları iğne çok kötü gelmemiştir umarım.
Bir süre sonra beden alışıyor, yatıştırıcılar etkisini yiti-
riyor.”
“İyiyim.”
“Dün akşam konuştuklarımızı hatırlıyor musun,
benden ne istediğini?”
“Elbette hatırlıyorum.”
Zedka onun koluna girdi, birlikte bahçedeki pek
çok yapraksız ağacın arasında yürümeye başladılar.
Duvarların ötesinde, tepeleri bulutlara karışan dağlar
görünüyordu.
“Soğuk, ama gene de şahane bir sabah,” dedi Zed-
ka. “Tuhaftır, hiç bunun gibi soğuk, bulutlu, kurşunî
günlerde azmazdı depresyonum. Sanki doğa benimle
uyum içindeymiş, ruhumu yansıtıyormuş gibi gelirdi.
Güneş açıp da çocuklar oyun oynamak için sokaklara
çıktıklarında, ne kadar güzel bir gün diye herkes
umutlandığında ben kendimi çok kötü hissederdim;
benim bir türlü katılamadığım bir coşkunluk gösterisi-
ni haksızlık olarak düşünürdüm.”
Veronika çok ince ve dikkatli bir hareketle kadının
kolundan çıktı. Fiziksel temaslardan hoşlanmazdı.
“Demin başladığın sözü bitirmedin. Dün akşam
sana sorduğum şeyden söz açmıştın.”
“Burada bir grup insan var ki, hem kadınlar hem
de erkekler, istedikleri takdirde çıkıp evlerine dönebi-
lirler, ama buradan ayılmak istemiyorlar. Bunun birçok
nedeni var: Villete herkesin dediği kadar kötü bir yer
değil, tabii beş yıldızlı otel de değil, o başka. İçeride ol-
dukları sürece insanlar istediklerini söyler, istedikleri-
ni yaparlar, kimse de karşı çıkamaz, eleştiremez, ne de
olsa akıl hastanesindeyiz. Derken, hüküm et müfettiş-
leri geldiğinde, bu kişiler tehlikeli manyaklar gibi dav-
ranıyorlar, çünkü bazıları burada devlet parasıyla kalı-
yorlar. Doktorlar durumu pekâlâ biliyorlar, ama herhal-
de hastane sahiplerinden her şeyin olduğu gibi devam
etmesi için emir almışlar, çünkü hastadan çok boş ya-
tak var burada.”
“Bunlar bana hap sağlayabilirler mi?”
“Kendileriyle bağlantı kurmaya çalış. Gruplarına
Kardeşlik Çemberi adını takmışlar.”
Zedka ak saçlı bir kadını işaret etti, kadın daha
gençlerle heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuşuyordu.
“Onun adı Mari, Kardeşlik Çemberi’nin de üyesi.
Ona sor.”
Veronika Mari’ye doğru yürümeye davrandı, ama
Zedka onu durdurdu.
“Yoo, şimdi olmaz. Şimdi keyfi yerinde. Kendisine
zevk veren bir şeyden sırf tanımadığı birine yardım et-
mek için vazgeçmeyecektir. Ters bir tepki gösterirse
bir daha ona yanaşamazsın. ‘Deliler' ilk izlenimi çok
ciddiye alırlar.”
Zedka’nın “deli” sözcüğünü kullanış biçimine gül-
dü Veronika, ama aynı zamanda kaygılandı da, çünkü
burada her şey ona çok normal ve hoş gözüküyordu.
Yıllar yılı her gün işten bara, bardan bir sevgilinin ya-
tağına, yataktan kendi odasına, kendi odasından anne-
sinin evine mekik dokumuş biri olarak, aklına hayaline
gelmemiş bir yaşantının içine düşmüştü: akıl hastane-
si, delilik, tımarhane, insanların deli olduklarını kabul-
lenmekten çekinmedikleri, sırf başkalarına hoş görün-
mek için keyifli bir durumdan vazgeçmedikleri bir yer.
Zedka’nın ciddiyetinden kuşkulanmaya başladı ya
da akıl hastalarının başkalarından daha iyi bir yaşam
sürdürdüklerine kendi kendilerini inandırmanın bir
yolu muydu bu? Ama ne önemi vardı? Şu anda ilginç,
farklı, tümüyle beklenmedik bir yaşantı içindeydi: İn-
sanların akıllarına geleni rahatça yapabilmek için deli
numarasına yattıkları bir yer düşünün...
Tam da bunu düşündüğü anda Veronika’nm kalbi
bir çırpındı. Birden doktorun dediklerini hatırlamış,
korkuya kapılmıştı.
“Biraz yalnız yürümek istiyorum,” dedi Zedka’ya.
Ne de olsa “deli”ydi ve kimseyi hoşnut etmek zorunda
değildi.
Kadın uzaklaştı, Veronika durduğu yerde, duvarla-
rın ötesindeki dağlara bakmaya koyuldu. Hafif bir ya-
şama isteği içinde yükselmek üzereydi ki, Veronika
kendini toplayıp inatla onu geri itti.
“En kısa sürede şu hapları ele geçirmeliyim.”
Durumu kısaca gözden geçirdi; hiç de ideal bir ko-
numda değildi. Yapmak isteyebileceği her türlü delili-
ğe izin verilse bile, ne yapacağını, nereden başlayacağı-
nı bilemezdi.
Ömründe Hiçbir delilik yapmamıştı.
Bahçede bir süre kalındıktan sonra herkes yemek-
haneye dönüp öğle yemeği yedi. Yemekten hemen son-
ra hemşireler erkekleri de kadınları da çok geniş, ama
bir sürü küçük alana bölünmüş bir salona götürdüler;
burada masalar, sandalyeler, kanepeler, bir piyano, bir
televizyon ve dışarıdaki gri gökyüzünü, alçak bulutları
gören kocaman pencereler vardı. Pencerelerde par-
maklık yoktu, çünkü salon bahçeye açılıyordu. Hava
soğuk olduğu için kapılar kapalıydı, ama canı isteyen
herkes tokmağı çevirdiği anda yeniden dışarı çıkıp
ağaçlar arasında dolaşabilirdi.
Çoğunluk televizyonun karşısına oturdu. Kimileri
gözlerini boşluğa diktiler, kimileri alçak sesle kendi
kendilerine konuşmaya koyuldular. Yaşlı kadın Mari’
nin kalabalık bir grup arasında geniş salonun bir köşe-
sine çekildiğini fark etti Veronika. Onlara yakın yerler-
de yürüyenler de vardı, Veronika bunlara katılıp grup
üyelerinin konuştuklarına kulak kabartmaya karar
verdi.
Niyetini elinden geldiğince sakladığını sanıyordu,
ama ne zaman iyice yaklaşsa hepsi susuyor, gözlerini
ona dikiyorlardı.
Kardeşlik Çemberi’nin (gerçekten böyle bir grup
varsa ve Zedka göründüğünden daha deli değilse) lide-
riymiş gibi duran yaşlıca bir bey, “Ne istiyorsun?” diye
sordu.
“Hiç, buradan geçiyordum.”
Ötekiler bakıştılar ve kafalarıyla birtakım delice
hareketler yaptılar. Biri “Buradan geçiyormuş,” dedi
bir başkasına. O başkası aynı şeyi daha yüksek sesle
tekrarladı, çok geçmeden hepsi aynı sözleri bağıra ba-
ğıra yinelediler.
Veronika ne yapacağını bilemedi, korkudan kasıl-
mış bir şekilde oracıkta durakaldı. İriyarı, tuhaf bakış-
lı bir erkek bakıcı yanlarına gelerek neler olduğunu
sordu.
Topluluk üyelerinden biri, “Hiç,” dedi. “Buradan
geçiyormuş. Bir saattir aynı yerde dikilmiş duruyor,
ama gene de geçiyormuş.”
Bütün grup birden kahkahalara boğuldu. Veronika
ironik bir tavır takınarak gülümsedi, arkasını dönüp
uzaklaştı, gözlerinin yaşlarla dolmakta olduğunu kim-
senin görmesini istemiyordu. Üstüne bir ceket ya da
manto almayı akıl etmeyerek doğruca bahçeye çıktı.
Hemşirelerden biri onu içeri girmeye ikna etmeye çalı-
şıyordu ki, başka bir hemşire gelip birincinin kulağına
bir şeyler fısıldadı, derken ikisi birden onu soğukta bı-
rakıp içeri girdiler. Öyle ya, ölüme bunca yakın olan bi-
rinin sağlığına dikkat etmesini istemek boşunaydı.
Kafası karmakarışıktı, gergin ve kendi kendisine
öfkeliydi. Ömründe hiçbir kışkırtmaya kapılmamıştı;
yeni bir durum baş gösterdiğinde serinkanlı ve uyanık
davranması gerektiğini çok eskiden öğrenmişti. Gene
de bu deliler, içinde utanç, korku, öfke duygulan, hep-
sini de öldürme, en azından dile getirmeye çekindiği
sözcüklerle onları yaralama isteği uyandırmayı başar-
mışlardı.
Belki de aldığı haplar ya da onu komadan çıkar-
mak için kullanılan ilaçlar kendi kendini korumayı ba-
şaramayan zayıf bir kadına dönüştürmüştü onu. Yeni-
yetme bir kızken bile bundan çok daha kötü durumlar-
la karşı karşıya kalmıştı, ama ömründe ilk kez gözyaş-
larını tutamaz hale gelmişti şimdi. Eskiden olduğu ki-
şi gibi olmak istiyordu yeniden: İronik tepkiler verebi-
len, hepsinden üstün olduğunu bildiği için bu gibilerin
aşağılamalarına aldırmazlıkla davranabilen biri olmak
istiyordu. Öyle ya, o grubun hangi üyesi ölümü isteye-
cek cesareti göstermişti acaba? Villete’in duvarlarının
gerisinde saklanmış bu kişilerden hangisi ona yaşam
hakkında herhangi bir şey öğretebilir di? Onlardan her-
hangi bir konuda medet umacağına, ölmek için beş-al-
tı gün beklemeye bile razıydı.
“Bir gün geçti bile, geriye dört-beş gün kaldı.”
Biraz daha yürüdü, dondurucu soğuğun gövdesine
dolmasına, çok hızlı akan kanını durgunlaştırmasına,
çok fazla çarpan kalbini yavaşlatmasına fırsat verdi.
“Olacak iş mi yani, şurada sayılı birkaç günüm kal-
mış, ilk kez gördüğüm, çok geçmeden hiç görmeyece-
ğim insanların saçma laflarını önemsiyorum. Kafayı ta-
kıp sinirleniyorum, onlara saldırmak, kendimi savun-
mak istiyorum. Değer mi? Ne diye boşa vakit harcıyo-
rum?”
Ama işte, çok az kalmış olan vaktini harcıyor, bu
tuhaf topluluk içinde kendinin saydığı küçücük alanı
korumak için savaşıyordu; zaten burada başkalarının
kurallarını sana empoze etmelerini önlemek için sa-
vaşmak gerekiyordu.
“inanamıyorum, eskiden hiç böyle değildim. Ap-
talca şeyler için kavga etmezdim hiç.”
Buz tutmuş bahçenin ortasında durakaldı. Sorun
buydu işte: Her şeyi aptalca bulduğu için yaşamın ken-
disine empoze ettiği şeyleri kabullenmişti her zaman.
Ilkgençliğinde seçim yapmak için çok erken olduğuna
inanmış, gençliğinde, yani şimdi ise, değişmek için çok
geç kaldığını düşünmüştü.
Peki, bugüne kadar enerjisini neye harcamıştı? Ya-
şamının olduğu gibi devam etmesini garantiye almaya
çalışmaya. Ana-babası kendisini çocukluğunda olduğu
gibi sevmeyi sürdürsünler diye pek çok isteğinden vaz-
geçmişti oysa gerçek sevginin zamanla değişip geliş-
tiğini, yeni if&de yolları keşfettiğini bilmiyor muydu?
Bir, gün, annesi gözyaşları içinde evliliğinin sona erdi-
|irij ona açıkladığında, Veronika gidip babasını bul-
muş, ağlamış, tehditler savurmuş, sonunda yuvasını
terk etmeyeceğine dair söz koparmıştı ondan. Ana-ba-
basınm bu yüzden ödeyecekleri yüksek bedel akima
bile gelmemişti. ,
Bir iş bulmaya karar verdiğinde, yepyeni ülkesini
yepyeni kurulan bir şirketinden gelen çekici öneriyi
reddetmiş, halk kütüphanesine de, parası az, ama gü-
venliği olan bir iş diyerek girmeyi yeğlemişti. Her gün
işe gidiyor, hiç geç kalmıyor, üstlerinin kendisini bir
tehdit olarak görmemeleri için elinden geleni yapıyor-
du; rahatı yerindeydi, herhangi bir mücadeleye giriş-
mediği için herhangi bir gelişme de kaydetmiyordu;
tek istediği ay sonunda maaşını almaktı.
Manastırda oda kiralamıştı, çünkü rahibeler her-
kesin belli bir saatte dönmesini şart koşuyor, o saatten
sonra kapıyı kilitliyorlardı. Vaktinde dönmeyen sokak-
ta yatmak zorundaydı. Böylece geceyi otel odalarında
ya da yabancı yataklarda geçirmemek için erkek arka-
daşlarına gösterecek sahici bir gerekçeye sahip olmuş-
tu her zaman.
Evlenmeyi hayal ettiğinde, kendisini hep Lyubli-
yana banliyölerinden birinde, babasına hiç benzeme-
yen bir adamla birlikte görürdü. Ailesini geçindirecek
kadar para kazanan, şömineli bir evde onunla birlikte
yaşamakla, kar kaplı dağları pencereden seyretmekle
yetinecek bir adam.
Erkeklere belirli bir miktar zevk vermeyi öğret-
mişti kendine, ne daha çok, ne daha az, yalnızca gerek-
tiği kadar. Kimseye öfkelenmezdi, çünkü bu, belli bir
tepki göstermek, düşmanla savaşmak, kin ve öç gibi
hiç beklenmedik sonuçlara varacak durumlarla baş et-
mek anlamına gelecekti.
Hayatta istediği hemen hemen her şeye kavuştuk-
tan sonra, varlığının hiçbir anlama gelmediği sonucu-
na varmıştı, çünkü her şey her gün aynıydı. Böylece öl-
meye karar vermişti.
Veronika yeniden içeri girdi, odanın bir köşesinde
toplanmış olan gruba doğru yürüdü. Heyecanlı bir ko-
nuşma içindeydiler, ama o yaklaşır yaklaşmaz sustular.
Doğruca, grubun lideri gibi görünen yaşlı adamın
yanma gitti, hiç kimseye onu engelleyecek vakit bırak-
madan adamın suratına okkalı bir tokat indirdi.
“Bir tepki göstermeyecek misin?” diye bağırdı, öy-
le ki salondaki herkes onu duyabilirdi. “Bir şey yapma-
yacak mısın?”
“Hayır,” dedi adam, elini yüzünde şöyle bir gezdi-
rerek. Burnundan hafifçe kan sızıyordu. “Uzun süre
başımıza bela olacak değilsin.”
Zafer kazanmış bir edayla salondan çıkıp koğuşu-
na döndü Veronika. Ömründe hiç yapmadığı bir şey
yapmıştı.
Zedka’nm, “Kardeşlik Çemberi” adını verdiği
grupla arasında geçen bu olayın üstünden üç gün geç-
ti. Veronika tokadı patlattığına pişman olmuştu, ada-
mın tepkisinden korktuğu için değil de, farklı bir şey
yapmış olduğu için. Dikkat etmezse, bu gidişle hayatın
yaşamaya değer olduğuna inanabilirdi; bu da ona ge-
reksiz yere acı verecek bir şeydi, çünkü bu dünyadan
çok yakında ayrılacağını biliyordu.
Tek seçeneği her şeyden ve herkesten uzak dur-
mak, mümkün olduğunca eskiden olduğu kişi gibi
davranmak, Villete’in koşul ve kurallarına uymaktı.
Hastanenin yürüttüğü tekdüze gidişe uyum sağlamıştı
bile: erken kalk, kahvaltı et, bahçede yürüyüşe çık, öğ-
le yemeği ye, salona git, sonra bir yürüyüş daha, sonra
akşam yemeği, televizyon seyri ve yatak.
Her gece, Veronika uykuya dalmadan önce elinde
iğneyle bir hemşire bitiyordu yanında. Bütün öteki ka-
dınlar hap alıyorlardı, iğne olan bir tek Veronika vardı.
Şikâyetçi değildi, ama uyku sorunu olmadığı halde ne-
den yatıştırıcı iğne yapıldığı konusundaki merakını da
dile getirmeden edemedi. Verilen ilacın yatıştırıcı de-
ğil, kalbi için olduğunu açıkladılar.
Böylece, boyun eğdiği bu tekdüze yaşamla birlik-
te, hastanedeki günleri de hep birbirine benzemeye
başladı. Günler hep aynı olunca, daha da hızlı geçiyor-
du; bir-iki gün sonra dişlerini fırçalamasına, saçını ta-
ramasına da gerek kalmayacaktı. Veronika kalbinin,
her gün biraz daha zayıfladığını hissediyordu: Sık sık
soluksuz kalıyor, göğsüne sancılar saplanıyordu, hiç iş-
tahı yoktu, en ufak bir çaba gösterdiğinde başı dönü-
yordu.
Kardeşlik Çemberi ile aralarında geçen olaydan
sonra, arada bir şöyle düşündüğü oluyordu: “Şu anda
seçeneğim olsaydı, her günümün aynı olmasının nede-
ninin kendim olduğunu daha önceden anlamış olsay-
dım, belki...”
Ama kendi kendine verdiği yanıt hep aynıydı:
“Belki diye bir şey yok, çünkü hiçbir seçeneğim yok.”
Ve iç huzuru geri geliyordu, çünkü her şeyin kararı za-
ten verilmişti.
Bu dönemde Zedka ile aralarında bir ilişki gelişti
(dostluk değildi bu, çünkü bir dostluğun kurulması
çok vakit alır, bu da imkânsızdı). Birlikte kâğıt oynu-
yorlar -bu da vaktin hızlı geçmesini sağlar-, kimi kez
yürüyüş yapıyorlardı bahçede, fazla konuşmaksızm.
Bir sabah, hemen kahvaltıdan sonra, hepsi kural-
lara uygun olarak güneşe çıktılar. Ancak bir hemşire
Zedka’mn yanma gelerek koğuşa dönmesini, tedavi
günü olduğunu söyledi.
Onunla birlikte olan Veronika bu çağrıyı duydu.
“Ne tedavisi bu?”
“Eski usul bir tedavi, altmışlardan kalma; ama
doktorlar bana iyi geleceği kanısındalar. Gelip seyret-
mek ister misin?”
“Depresyon geçirdiğini söylemedin mi bana? Sen-
de eksik olan kimyasal maddenin yerini haplar yete-
rince almıyor mu?”
“Seyretmek ister misin?” diye üsteledi Zedka.
Günlük düzenin dışına çıkacağını düşündü Vero-
nika. Yeni şeyler keşfedecekti, oysa yeni bir şey öğren-
mek istemiyordu - ona gereken tek şey sabırdı. Gene
de merakı üstün geldi ve başım olumlu anlamda salla-
dı.
“Ama bu bir gösteri değil, biliyorsunuz,” dedi hem-
şire.
“Kızcağız ölecek. Hayatta hemen hiçbir şey görme-
miş. Bırakın bizimle gelsin.”
Hâlâ gülümsemekte olan kadının karyolaya kayış-
larla bağlanmasını izledi Veronika.
“Neler olacağım ona söyle,” dedi Zedka, erkek ba-
kıcıya. “Yoksa korkar.”