Yolu göstermede görevli olan kadın bizi bir ormanlık arazinin girişine getirdi, atlarımızdan indikten sonra girişin önünde durduk. Girişte bizim dışımızda 2 erkek veliaht daha vardı ve sohbet ediyorlardı. Soldaki kahverengi saçlı kişinin Doğa Krallığı, Sağdaki gri saçlı olanında Okyanus Krallığı'nın Veliahtı olduğunu düşündüm.
Sonuçta hepitopu 5 Krallık vardı ve ben bu krallıklardan 2 tane veliahtı tanıyordum, aslında Atlas harici diğerlerini görmemiştim fakat ben hariç bir kadının daha veliaht olacağını bildiğim için tanıyor olarak sayıyordum. Yani İhtişam Krallığı'nın Veliahtı.
Yanlarına doğru Elena'yla birlikte yürüdüm ve en sağ köşeye geçtim, hava aydınlanmasına rağmen gökyüzündeki bulutlar kapkaraydı, biraz enerjimi sömürüyordulardı açıkçası.
"Hoşgeldiniz," dedi en sol taraftaki kahverengi saçlı çocuk.
"Hoşbuldum, siz de hoş geldiniz," diye gülümseyerek cevap verdim.
"Aydınlık Krakllığı'nın Veliahtısınız değil mi?" Açıkçası utanmıştım, ben daha onların hangi krallıktan olduğunu bilmiyorken onların benim hangi krallıktan olduğumu bilmesi beni cahilmişim gibi hissettirmişti.
"Ah evet, sanırım siz de Doğa Krallığı'nın..." Sesimi alçaltmıştım.
"Evet evet Doğa Krallığı'nın Veliahtıyım, endişelenmenize gerek yok." Başımla onu onayladıktan sonra Elena'ya doğru döndüm, sanırım buradan sonra geri gitmesi gerekiyordu. E herhalde yani, benimle birlikte avda savaşacak hali yoktu ya!
"Kendine iyi bak, 5 gün sonra seni sarayda bekliyor olacağım," dedi Elena ve elimi tuttu. O kadar içtendi ki...
"Bakacağım, sen de kendine iyi bak özellikle de ayna da. Ara sıra ne kadar güzelim de kendine."
Sonra ikimizde birbirimize sarıldık, şu sıralar sürekli birilerine sarılıyor olmak beni çok mutlu ediyordu. Ne kadar avda başarısız olacak da olsam geri döndüğümde ailem ve halkım için çabalayacaktım.
Elena ve diğer kadın da saraya gitmek için yol aldığında yanımda iki erkekle baş başa kalmıştım. Kötü bir şey yapmayacaklarını bilsem de ister istemez içimde bir gerilim oluşuyordu; onlar sohbet ederken ben yanlarında yeni baş göstermiş fidan misali dikiliyordum ve bu da benim sinirimi daha çok tetikliyordu.
Yaklaşık 5 dakika sonra girişe sarı saçlı bir kadın geldi, bu İhtişam Krallığı'nın Veliahtı olmalıydı. Tamam çok mutluyum, çok mutluyum, çok mutluyum.
"O kadar hızlı at teptik ki saçlarımı bile zaptedemedim," diye yakınıyordu, ismi neydi acaba? Hayır hayır hayır, ismini hatırla ismini hatırla! Olmuyor! İsim hafızana tüküreyim Zambak.
Ortalık sessizliğe bürünmüştü, ismini hatırlayamadığım kadın atından indikten sonra arkasına bile bakmadan doğruca sıranın en sol köşesinde konumlandı. Ama neden ya? Keşke yanıma gelseydi de konuşsaydık.
"Hoşgeldiniz," dedi yine aynı çocuk, tüh onun ismini de sormamıştım, soramamıştım ki!
"Siz de siz de." diye geçiştirdi, sanırım biraz kendini beğenmiş birisiydi.
Olduğum yerde odun gibi beklerken yüksek seste at koşuşu işittim, sanki savaşa gidiliyor gibi ses çıkıyordu. Sesin geldiği tarafa doğru bakarken gelen kişinin Atlas olduğunu fark ettim; o kadar çabalayıp ezberlemeye çalıştığım isimleri unutup, Atlas'ın ismini aklımda tuttuğum için oracıkta tepinmek istiyordum fakat bulunduğum yer o kadar da müsait değildi.
"Görevli geliyor, az daha sınava giremicektim," diyerek yanıma geldi.
"Biraz daha hızlı sürseydin atın kanatlanıp uçacaktı biliyor musun?"
"Deneyimli veliahtımız konuşuyor yine," of yine mi? İyi ki bi camdan atlamıştım ha!
"Önüne dön." diyerek tersledim onu. Daha sonra hemen önümüze 30-40 yaş arası gösteren bir adam geldi, Atlas'ın görevli dediği kişi olmalıydı.
"Hoşgeldiniz geleceğin Kral ve Kraliçeleri, 3 dakika sonra ava gireceksiniz o yüzden hızlıca gerekenleri anlatmaya başlıyorum: Ben Bora 37 yaşındayım ve birazdan gireceğiniz avın görevlisi olarak çalışıyorum. Av'a geçecek olursak: Bu gireceğiniz sınavda toplam 3 aşama bulunuyor, tabiki size bu aşamaların konusunu söylemicem çünkü zaten bunu sınavdayken fark edeceksiniz. Her aşamadan sonra belirli bir noktaya toplanacaksınız ve puan alacaksınız; ilk bir ve ikinci aşamada 2 gün, 3. Aşamada ise 1 gün kalacaksınız, aldığınız puanların toplamı en az 10 puan olmalıdır, eğer 10 puanın altında alırsanız avınız başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Kolay gelsin." dedi ve geri çekildi, arkamdan gelen garip seslerle birlikte arkamı döndüm ve arkamı döner dönmez ensemde bir ağırlık ve kulak çınlaması hissettim, zar zor başımı önüme çevirince görevlinin veliaht adaylarının ensesine hızlı ama sert bir şekilde vurduğunu gördüm.
Bilincimin kapanacağının farkındaydım bu yüzden yere sertçe düşmemek adına hızlıca yere oturdum. Sesler boğuklaşmıştı ve yine aşırı derecede midem bulanıyordu; kafamı Atlas'a doğru çevirdim, o da yere oturmuş başını tutuyordu. Onu öyle görünce dayanamadım ve yüzüne karşı bir kahkaha patlattım, kendimi durduramıyor ve her saniye daha çok gülmeye başlıyordum.
En sonunda gözüm kapandı ve bedenim yavaşça yere düştü.
~~~
Yer sallanıyordu, bedenim sallantıyla birlikte yerde zıplıyordu, hafifçe gözlerimi açtım. Hava aydınlanmıştı fakat saatin tam olarak kaç olduğunu kestiremiyordum, beni bir ormanın içine bırakmışlardı. Yavaşça yerden kalktım ve düşünmeye başladım: En son görevli enseme yumruğu basmıştı ve ben de psikopat gibi gülerek bayılmıştım, sahi neden gülmüştüm ki? Ah doğru, Atlas yüzünden.
Derken sallantının sesi yakınlaşmaya başladı, artık oturduğum yerde ip atlıyordum resmen. Kafamı sağa doğru çevirdim ve bende 20 adım uzaklıkta benim 2 katım bir varlıkla karşılaştım. Wendigoya benziyordu fakat boynuzları yoktu ve daha iriydi.
Alelacele ayağa kalktım ve hemen yan tarafıma konumlandırdığım okumu almaya çalıştım, ama okum da kılıcım da yanımda değildi, alınmıştı.
Derken yanımdaki notu gördüm, küçük bir kağıda 'çekmeli ve savurmalı, mavi yeşilliğin içinde olmalı' yazılmıştı. Çekmeli ve savurmalı derken direkt okumdan ve kılıcımdan bahsedildiğini anlamıştım, fakat mavi yeşillik? Zaten her taraf yeşillikti ama nota mavi yeşillik yazılmıştı. Daha sonra çözmek için notu cebime attım ve koşarak yerlerde bir dal parçası aradım.
Yaratık bana çok yaklaşmıştı, eğitimcinin bana bahsettiği farklı yaratıklar bunlar olmalıydı. En sonunda sivri uçlu bir dal parçası buldum ve direkt karşımda duran canavarın boyun-ense kısmına fırlattım.
Odun yaratığın boynuna değince duyduğum kükremeyle irkildim, korkunç bir sesi vardı ve dal parçası da hiçbir işe yaramamıştı. Pekâlâ, işte şimdi ayvayı yedim.
Var gücümle koşmaya başladım, benim attığım 10 adım onun attığı 1 adıma denk geliyordu, attığı adımlardan dolayı yer sarsılıyordu ve ben de bu sarsılmalardan etkilenip yere düştüm. Kalk ayağa kalk ayağa! İlk fark etmemiştim fakat çok şükür çantam hâlâ sırtımdaydı, hemen ayağa kalkıp çantamı önüme bakar şekilde taktım ve tekrar koşmaya başladım.
Yavaş yavaş takatim tükeniyordu, nefes nefese kalmıştım ve bacaklarım da o kadar iyi durumda değildi. Eğitimci bana bu yaratıkların kalbinin ensesinde olduğunu söylemişti, ve ben de onun ensesine doğru boynuna sivri bir dal fırlatmaya çalışmıştım fakat hiçbir işe yaramamıştı. Acaba ensesine sadece arka taraftan mı atış yapılabiliyordu? Bunu bilmenin tek bir yolu var, denemek.
Yolumun üzerindeki başka sivri bir dalı elime aldım ve gittiğim yolun tam tersine, yaratığa doğru koşmaya başladım. Bana doğru bakan kafası aşağı doğru eğilmişti, bacaklarının oraya kadar geldiğimde hemen eğilip bacak arasından geçtim ve birazda oraya doğru koştuktan sonra vakit kaybetmeden arkamı döndüm. Bana doğru dönmeye çalışıyordu, elimdeki dalı olabildiğince kuvvetli bir şekilde ensesine doğru attım, bu sefer saplanmıstı.
Yaratığın yere yığılışını izlerken derin bir nefes aldım, fakat alır almaz öksürmeye başladım. Çok fazla hareket etmiştim, hem nefessiz kalmış hem de yorgun düşmüş bir şekilde çantamı açtım, yiyecek bir şeyler bulmam gerekiyordu.
Çantamdaki fındık fıstık gibi çerezleri çıkardım ve yemeye başladım, ben yemeğimi yerken gözüme bacağım takıldı, kanıyordu.
Yaratığın altından geçmeye çalışırken galiba bacağımı yere fena bir şekilde sürtmüştüm, derim bayağı bi soyulmuştu. Daha ilk saatlerde bunları yaşadıysam kim bilir 2 gün boyunca neler neler olacaktı...
