İçeriğe geç

Varisin Evcil Hayaleti

Bölüm 18 · 13 dk okuma

Varisin Evcil Hayaleti

Bölüm 18

18. Bölüm

Bölüm XVIII

Ruhların İpliği

Yağmur, gökyüzünün susturamadığı bir ağıt gibi toprağa düşüyordu.

Her damla, unutulduğu sanılan bir anıyı yeniden uyandırıyor, gecenin soğukluğu insanın teninden geçip ruhuna kadar işliyordu. Belki de ölüm, bedenin sustuğu an değildi.

Belki insan, yaşarken kaybettiği her şeyle biraz daha ölüyordu.

Ve bazı ruhlar vardı ki öldükten sonra bile kurtulamıyordu. Çünkü kimi ölümler mezarla son bulmazdı; bazı ölümler ruhun içinde yaşamaya devam ederdi.

Karanlık odanın içinde tüten sigara dumanı, tavandan sarkan loş ışığın altında ağır ağır yükseliyor ve ardından görünmez bir el tarafından dağıtılıyormuş gibi duvarların arasında kayboluyordu.

Kadının uzattığı eli hâlâ havadaydı.

Bakışlarımı parmaklarına çevirdim. İnce, yaşlı ve damarları belirginleşmişti. Parmaklarının ucunda birkaç gümüş yüzük vardı, üzerlerindeki sembolleri seçemiyordum ancak her biri başka bir zamandan kalmış gibi görünüyordu.

Bir adım daha geri çekildim.

"Yaklaşma."

Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı. Kadın elini yavaşça indirdi. Yüzünde korkutucu bulduğum o sakin ifade hâlâ yerindeydi.

Aedan ise hiçbir şey söylemeden beni izliyordu.

"Onu korkutuyorsun." Dedi yaşlı kadına bakarak.

"Bunu yapmak istemiyorum."

Yaşlı kadın, önce karanlıkta oturan şeytana sonra gözlerini tekrar ruhumun durduğu tarafa çevirdi.

"Korku bazen yapılan şeyden değil, hatırlanmak üzere olan bir şeyden doğar."

Kadın geriye döndü ve kartlarını masaya bıraktı. Bakışlarım ürkek şekilde Aedan'ın çoktan üzerimde duran karanlık gözlerini buldu.

"Sana dokunmayacak." Dedi.

Sözleriyle birlikte ruhumun içinden soğuk bir ürperti geçti. Ona asla güvenmiyordum.

"İstersen git."

Kapıya baktım ardından masada mumları yakan yaşlı kadına sonra yeniden kapıya.

"Cehaletinle yaşamaya devam edersin."

Ondan nefret ediyordum.

Cevaplarını bilmediğim yüzlerce soru zihnimde birbirine karışıyordu. Geçmişim yoktu. En azından hatırladığım kadarıyla yoktu. Ailem yoktu, evim yoktu, kim olduğumu söyleyebileceğim bir isim bile yoktu. Belki de korktuğum şey fal değildi.

Cevaptı.

Yavaşça kadının karşısına geçtim.

"Ne yapmam gerekiyor?"

Kadının yeşil gözleri üzerimde sabitlenmiş gibi görünüyordu ancak bakışlarında bana değil, sanki içimde saklanan başka bir şeyi görüyor gibi hissettim.

Aedan sigarasını dudaklarının arasından çekti. Dumanı yüzüme doğru üflediğinde istemsizce geri çekildim.

"Hazır." Dedi Aedan.

Tek bir kelimeydi ancak ödümü koparmaya yetiyordu.

Kadın elindeki desteyi masanın üzerine bıraktı.

"Tek kart." Desteyi önüme doğru itti.

"Geçmiş için."

Parmaklarımı kartların üzerinde gezdirmeye başladım.

Her birinin altında farklı bir şey saklıyormuş gibi hissediyordum. Sanki kartlara değil, kapalı kapılara dokunuyordum.

"Hangisi?" Kadın konuşurken bile yalnızca kartlara bakıyordu.

Aedan kadına baktı sonra oturduğu koltukta tek bir parmağının hareketi ile seçtiğim kartın desteden sıyrılmasını sağladı.

Kadın bu doğaüstü güce karşı şaşırmış görünmüyordu yavaşça kartı çevirdi.

Beş Kupa.

Kartın üzerindeki dökülmüş üç kadeh, arkasını dönmüş figür ve uzakta hâlâ ayakta duran iki kupa gözlerimin önünde kaldı. Kadın uzun süre sessizce baktı.

"Kaybetmişsin."

Aedan ona baktı onun da benim gibi kaşları çatılmıştı.

"Ne gördüğünü söyle." Dedi sert tok bir sesle.

Kadın gözlerini karttan ayırmadan konuştu.

"Hayatında çok şey yarım kalmış."

Boğazımda düğümlenen bir acıyı hissettim belki de tam şuanda vazgeçmem için en doğru zamandı. Kadın devam etti.

"İnsanların çoğu kaybettiklerini hatırlar. Sen ise yaşayamadıklarını taşıyorsun. Zavallı.."

Nefesim kesildi yavaşça tekrar Aedan'a baktım.

O an onun gözlerinde bana ait olmayan, anlayamadığım bir karanlık vardı. Aedan kadına baktı.

"Devam et."

Kadın kartın üzerindeki iki kupayı gösterdi.

"Kimsesizmişsin."

Sessizce yutkundum. Sözleri ruhumun en derin, unutulmuş yerine dokundu.

"Ama yalnız değilsin.." Kartı parmakları arasına aldı ve kaldırdı. Sırtı dönük karanlık figürü gösterdi.

"Bir zamanlar mutluymuş."

İçimde bir şey kırıldı.

Mutluluk kelimesi zihnimde yabancı değildi; aksine, çok uzaklardan gelen tanıdık bir ses gibiydi. Hatırlayamıyordum ama bedenim hatırlıyordu. İçimde sıcak bir yer vardı ve ben o yere ulaşamadan, karanlık bir el onu yeniden benden çekip almıştı.

"Ta ki hayat, ondan geriye hiçbir şey bırakmayana kadar."

Kadın kartı kendine doğru çevirdi.

“Gidenin ardından bakmışsın. Öyle uzun bakmışsın ki, yanında kalan her şeyi de kayıp sanmışsın.”

Boğazım düğümlendi. Kadın bu kez ayakta kalan iki kupayı gösterdi.

“Ama hikâyen orada bitmemiş.”

Yeşil gözleri yeniden bedenime yükseldi.

“Senin ruhun da birini hâlâ taşıyor.”

Aedan'ın sesi ilk kez keskinleşti.

"Yeter."

Kadın başını kaldırıp ona baktı bir an benim gibi beklemediği bu tepkiye şaşırdı.

"Henüz bitirmedim."

"Ben bitirdim." Aedan ayağa kalktı.

Kaşlarım öfkeyle çatıldı, ruhumla ve geçmişimle böyle oynaması ondan nefret etmemin sebebini bir kez daha hatırlatıyordu.

Kadın bir süre ona baktıktan sonra hafifçe gülümsedi.

"Senin de yarım kalmış bir hikâyen var."

Aedan'ın bakışları bir anda karardı.

"Benim hikâyem bitti."

Kadın hiçbir şey söylemedi sadece kartı kapattı. Aedan odanın diğer tarafındaki pencereye yöneldiğinde bakışlarım istemsizce kadına kaydı.

“Dur...”

Yaşlı kadın bana bakmıyordu fakat yüzündeki ifade değişmişti. Sanki kartlarda aradığı şeyi bulmuştu ya da kartlara hiç ihtiyacı yoktu.

Kadının söyledikleri bir falın rastgele cümleleri olmaktan çıkmış, içimde yıllardır kapalı duran bir kapının aralığından sızan gerçeklere dönüşmüştü.

"Hayır."

Başımı iki yana salladım.

"Bu kadarını söyledikten sonra susamazsın."

Aedan'ın arkasından baktığımda odanın kapısına çoktan ulaşmış olduğunu fark ettim. Birkaç saniye içinde karanlığın içinde kaybolmuş, beni yine cevapsız sorularımla baş başa bırakmıştı.

"Bekle.”

Sesim ona ulaşmadı ardından bakışlarımı kadına çevirdim.

"Devam et." Kadın cevap vermedi.

"Geçmişimi biliyorsan söyle!"

Elimi masanın üzerindeki kartlara uzattım. Parmaklarım kartların içinden geçip boşluğu kavradı. Bir kez daha denedim.

Hiçbir şey.

Ruh olduğumu her hatırladığımda içimde başka bir yer parçalanıyordu.

"Konuş benimle! Lütfen.."

Sesim odanın içinde yankılandı.

Kadın irkilmek yerine başını hafifçe yana çevirdi. Ardından işaret parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı istedi.

Şaşkınlıkla ona baktım.

“Sen beni duyabiliyor musun?”

Kadın yine aynı hareketi yaptı sonra fısıltıya yakın bir sesle konuştu.

"Bağırırsan hatıralar senden kaçar."

Sözleriyle birlikte sesimi kestim. Kadın önündeki tarot kartına baktı.

"Ölümünü hatırlamıyorsun."

Ruhumun içinden soğuk bir ürperti geçti.

"Ben..."

"Fakat bedenin hatırlıyor."

Göğsümde olmayan bir kalbin ağrıdığını hissettim. Nefes almıyor, boğuluyordum.

Bakışları üzerimde gezindi.

"Son anlarında çok korkmuşsun."

Hatırlamadığım bir acının izleri, ruhumun derinliklerinden yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Sanki zihnim unutmayı başarmış, fakat ruhum yaşanan hiçbir şeyi affetmemişti.

Gözlerim dolmaya başladı.

"Hayır.."

"Ama ölmekten değil."

Kadın başını yavaşça iki yana salladı.

"Yaşamaktan korkmuşsun."

O iki kelime içimde bir kapıyı açtı. Bir anlığına karanlığın içinde yalnız kaldım.

İçimde, çoktan gömüldüğünü sandığım bir şeyin üzerine düştü.

Ruhumun kuytularında adı olmayan bir ürperti gezindi; sanki geçmişim, hatırlanmaktan değil, yeniden yaşanmaktan ürküyordu.

Göğsümün içinde sıkışan ağır bir nefes. Gözyaşlarım sessizce yüzümden süzüldü.

Kadın devam etti.

"Çok yorulmuşsun."

Parmaklarımı birbirine kenetledim. Kadının sesi gittikçe yumuşuyordu.

"Belki de sen, biri seni tutar diye çok uzun süre bekledin."

Dudaklarım titredi. Zihnimde hiçbir yüz oluşmadı. Hiçbir isim. Hiçbir ses sadece korkunç bir yalnızlık.

Sanki hayatım boyunca bir kapının önünde durmuş ve kapıyı çalmadan birinin açmasını beklemiştim. Ama kapı hiç açılmamıştı.

Kadın gözlerini benden ayırmadan elini masanın altına doğru indirdi.

"Ve sonunda..."

Sustu diğer elini yavaşça havaya kaldırdı.

Parmaklarının arasında daha önce görmediğim ince, siyah bir iplik belirdi.

İpliğin ucunda küçük bir metal halka vardı. Bunu ne olduğunu anlayamıyordum. Kadın halkayı bana doğru çevirdi.

İçimde hafif bir çekilme hissettim. Önce çok uzaktan gelen bir rüzgâr gibiydi sonra ruhum ağırlaştı.

“Sonunda şeytanını kendi ayağına bağlamışsın.”

Kadının parmakları arasındaki siyah iplik titredi.

İncecik görünmesine rağmen içimdeki bütün ağırlığı kendine çekiyordu. Ruhumun çevresinde görünmez bir dikiş atılıyor gibiydi; her hareketinde içimden bir parça kopuyor, siyah ipliğin ucunda kayboluyordu.

Geri çekilmeye çalıştım ama olmadı. Kadın iğneyi eline aldı. Ucundaki metal, loş ışığın altında kısa bir an parladı.

"Ne yapıyorsun?"

Sesim titredi ama yaşlı kadın cevap vermedi. İğneyi havaya kaldırdı ve boşluğa batırdı.

Acı hissetmedim.

Ama ruhumun bir yerinde ince bir yırtılma oldu. İplik karanlığın içinden geçerek bana ulaştı.

“Dur.”

Kadın ikinci kez iğneyi kaldırdı. Bu kez çekilme daha güçlüydü.

Ruhumun kenarları sanki görünmez bir kumaşmış gibi büzüşüyor, siyah iplik etrafımda dolanarak beni yavaşça kendisine dikiyordu.

Kadının yüzündeki ifade değişti, gözleri parlamaya başladı. Sanki her dikişte içindeki başka bir şey uyanıyordu.

Duvarların arasından belli belirsiz fısıltılar yükseldi.

Bir kadın ağlıyordu. Bir çocuk gülüyordu. Uzaklardan gelen boğuk sesler birbirine karışıyordu.

Fısıltılar çoğaldı sonra hepsi bir anda sustu. Yaşlı kadın derin bir nefes aldı. Yüzündeki çizgiler bir anlığına gençleşmiş gibi göründü.

Bu iplik yalnızca beni bağlamıyordu, benden bir şey alıyordu ve kadın, ruhunu kendisine diktiği her şeyi içinde biriktiriyordu.

Yıllardır bunu yapmış olmalıydı. Her ruh bir dikiş. Her dikiş biraz daha fazla güç. Her güç, ölülerin seslerine açılan başka bir kapı.

Bakışları yeniden bana döndü. Bu kez beni göremeyen yaşlı bir kadın gibi değil, avını sonunda bulmuş biri gibi bakıyordu.

Artık beni görüyordu.

"Biraz daha..."

Fısıltısı karanlığın içinde kayboldu.

"Sonra seni de duyabileceğim."

Ruhum yeniden çekildi, bu kez korkudan bağırdım ama sesim odada yankılanmadı. Sanki siyah iplik, çıkardığım sesi bile kendisine dikmişti.

İçimde yükselen korkunun yanında, ondan çok daha ağır bir şey çöktü üzerime.

Aedan'a ihtiyacım vardı.

Bunu kabul etmek, ruhumun kendi ellerimle parçalanmasından daha ağırdı. Sanki gerçeklik ince bir camdan yapılmıştı ve biri onu içeriden çatlatıyordu.

"Hayır..." Sesim çıkmadı.

Tam o anda arkamdan bir ses yükseldi.

"Elini çek."

Kadının yüzündeki gülümseme silindi.

Aedan.

Gözleri doğrudan kadının elinde ki iplikteydi.

"Bu kadar açgözlü olacağını düşünmemiştim."

Kadın iğneyi bırakmadı. Şeytan sözlerine devam etti.

"O ruh bana ait."

Aedan'ın yüzünde korkutucu bir tebessüm oluştu.

Yavaşça yaklaşmaya başladı. İnsan eli olan parmakları gözlerimin önünde değişmeye başladı. Tırnakları uzadı sonra derisi karardı. Damarlarının altında kızıl bir ışık hareket etti.

Sanki cehennemin ateşi derisinin altına dökülmüş, damarlarında sıvı lav gibi dolaşıyordu.

Koyu siyah bir duman da aynı damarların içinde ilerliyor, kırmızı ateşle birbirine karışarak kolunun tamamını kaplıyordu.

İnsan eli birkaç saniye içinde bir şeytanın pençesine dönüşmüştü.

Kadının yüzü öfkeyle gerildi.

"Senin değil.." Aedan'ın gözleri mümkünmüş gibi daha fazla karardı. Kadın bir adım geri çekildi.

"..Onu istiyorum."

Aedan'ın gülümsemesi daha da genişledi. Pençe gibi eli kadının boğazına kapandı. Yaşlı kadının ayakları yerden kesildi.

Aedan onu tek eliyle havaya kaldırdı. Kadın nefes almaya çalışırken elleri şeytan'ın bileğine sarıldı.

Aedan başını hafifçe yana eğdi.

"Bir daha benim olan bir şeye dokunmayı denersen..."

Pençe gibi uzayan parmakları kadının boynuna biraz daha gömüldü. Aedan'ın damarlarında dolaşan kızıl ışık parmak uçlarına kadar yayıldı.

“..Ruhunu söker, cehennemin dibinde parça parça yok ederim.”

O sırada kadının ipliği bırakmasıyla ruhum bir anda geri savruldu. Dizlerimin üzerine çöktüm.

Nefes alamıyordum.

Boğazım yanıyor, göğsümde olmayan kalbim varmış gibi düzensizce çarpıyordu. Öksürmeye başladığımda bedenim istemsizce öne doğru kapandı. Gözlerimden yaşlar akıyor, ellerim titreyerek zemine tutunmaya çalışıyordu.

Az önce hissettiğim o çekilme hâlâ ruhumun içinde sürüyordu.

Sanki bir parçam hâlâ o siyah ipliğin ucunda asılıydı.

Başımı kaldırdığımda Aedan'ı gördüm. Kadını hâlâ tek eliyle havada tutuyordu. Yüzünde hiçbir pişmanlık yoktu. Sanki az önce bir insanı değil, önünden çekilmesi gereken önemsiz bir engeli kaldırmıştı.

Kadın çırpınmaya başladı.

Parmakları Aedan'ın bileğine kenetlenmiş, ayakları boşlukta çaresizce savruluyordu.

"Şeytan.."

Sesi boğazında ezildi. Aedan'ın parmakları biraz daha sıkılaştı. Kadın güçlükle nefes aldı ve gözleri öfkeyle büyüdü.

Bir anda bütün gücünü kullanarak Aedan'ın elinden kurtulmaya çalıştı.

Kadının parmaklarının arasında karanlık bir ışık parladı. Odanın içindeki mum alevleri aynı anda yükseldi.

Aedan'ın yüzündeki tebessüm silinmedi.

"Cadı." Sesi küçümseyiciydi.

"Yüzyıllardır ruh topluyorum.." Dedi kadın çatlayan bir sesle. Aedan'ın gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi, sivri dişleri alaycı dudakları arasından göründü.

"Ve hâlâ neye dokunmaman gerektiğini anlayamayacak kadar aptalsın."

Kadın ona öfkeyle baktı.

"Onun ruhu..." Aedan'ın eli aniden daha fazla sıkıldı.

"Kes sesini."

Kadın sustu fakat gözleri bana kaydı.Bakışlarında değişen bir şey vardı. Az önceki öfkenin yerini sinsi bir memnuniyet almıştı.

Yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarım hâlâ titriyordu.

"Aedan..."

Başını bana çevirdi. Gözlerindeki karanlık bir anlığına üzerime düştü.

Kadının yüzündeki öfke yeniden alevlendi. Dudaklarının arasından çıkan nefes titriyordu; fakat bu titreme korkudan değil, içinde kabaran hınçtan doğuyordu. Onun pençesinde çırpınırken öfkeli gözleri beni buldu.

"...sana geçmişini gösterebilirim."

Sözleri odanın içinde ağır bir uğultu gibi yayıldı. Aedan'ın bakışları anında ona döndü. Kadın, boynundaki pençeye rağmen gülümsedi.

“Ne cömert.” dedi şeytan, Cadı yeniden çırpındı.

Aedan’ın elinden kurtulmaya çalışırken bedeninden kopan karanlık parçalar havaya dağılıyor, sonra yeniden ruhuna yapışıyordu.

Ama bu kez bakışları Aedan’da değildi. Bana çevrildi ve yavaşça elini kaldırdı.

Parmakları titriyordu ve gücü tükenmişti. Buna rağmen elini bana doğru uzatmayı başardı.

“Gel…Sadece elime dokun.”

Sesi neredeyse fısıltıydı. Şeytanın tutuşu boğazına alev akıtıyor gibi sesini yakıyordu.

“Sana her şeyi veririm. Öğrenmek istemiyor musun, nasıl öldüğünü?”

Aedan hiçbir şey söylemedi. Kadının elinin bana doğru uzanışını izledi ve sonra başını hafifçe eğdi.

Sanki karşısındaki manzara ilgisini çekmişti.

Cadı devam etti.

“Şeytan'ın senin ruhundan ne istediğini...”

Parmakları havada bana ulaşmaya çalışıyordu.

“...sana her şeyi anlatacağım.”

Nefes almıyordum, yine de ciğerlerim daralıyordu.

“Ruhunu neden esir ettiğini…” Parmaklarım istemsizce titredi.

“...neden yaraladığını.”

Aedan hâlâ kıpırdamıyordu oysa tek bir hareketi onu öldürmesi için yeterdi ama yapmadı. Bana baktı, bakışlarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Senin ruhuna dokunursa, onu senden söküp alırım. Seni de ruhunun peşinden cehenneme sürüklerim.”

Kollarım kendi bedenimi sardı, olduğum yere daha çok sindim.

Aedan'ın söylediği her cümleyi gerçekten yapabileceğini biliyordum.

Gerçekten bana geçmişimi verecek de olsa karşılığında ruhumu alacağını biliyordum. Ve yüzyıllarca bir cadının bedenine dikilmektense şeytanın esaretini kabul ediyordum.

Aedan'ın yüzündeki karanlık derinleşti, gözbebeklerinin içinden taşarak bütün bakışlarına yayıldı. Damarlarında dolaşan kızıl ışık bir anda alevlendi. Pençesinin altında çırpınan kadının yüzündeki tebessüm yavaşça silindi.

"Aedan..."

Sesim titreyerek döküldü ama bu kez bana bakmadı.

Kadın konuşmaya devam etmek için ağzını açtığı anda Aedan'ın parmakları kadının boynundan ayrıldı.

Cadı yere düşmeden havada asılı kaldı. Çünkü şeytan artık yalnızca bedenini değil, ruhunu da tutuyordu.

Odanın içindeki bütün ışıklar aynı anda söndü. Karanlık çöktü sonra bir çığlık duyuldu. Yaşlı kadının değil, evin içindeki bütün esir ruhların. Ruhumu kendisine dikerken duyduğum ızdırap dolu çığlıklar.

Ardından bir çığlık daha koptu ve ardından bir tane daha. Ve sonra yüzlercesi.

Duvarların arasından yükselen fısıltılar bir anda çığlığa dönüşürken siyah iplikler kadının bedeninden dışarı doğru fırlamaya başladı.

Her biri yıllardır içine dikilmiş başka bir ruhu taşıyordu.

Birinin yüzü belirip kayboldu sonra bir başkasının.

Yaşlı bir adam, genç bir kadın, küçük bir çocuk..

Hepsi birkaç saniyeliğine karanlığın içinde parlayarak şekilleniyor, ardından ipliklerinden koparak havaya dağılıyordu.

Kadın çırpınmaya başladı.

Aedan pençesini kadının göğsüne doğru uzattı. Parmakları tenine değmedi fakat ruhunun içinden geçti.

Kadının ağzından korkunç bir çığlık koptu. Bedeni geriye doğru kıvrıldı.

Derisinin altında siyah çatlaklar oluşmaya başladı. Önce boynunda sonra yüzünde daha sonra bütün bedenine yayıldı. O çatlaklardan içeri şeytanın ateşi sızdı.

Sanki içinde yıllardır biriktirdiği karanlık artık taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı.

Aedan elini biraz daha çekti. Kadının ruhu bedeninden sökülmeye başladı, gözlerinden siyah duman yükseldi.

Ağzından çıkan çığlık artık insan sesine benzemiyordu. Bedeninin çevresinde onlarca ruh dönmeye başladı.

Kimi ağlıyor, kimi bağırıyor, kimi yalnızca sessizce ona bakıyordu.

Kadının bedeninden kopan her ruh, odanın içinde solgun bir ışığa dönüşerek tavana doğru yükseldi.

Yüzlerindeki acı yavaşça siliniyordu. Sonuncu iplik de koptuğunda kadın dizlerinin üzerine çöktü.

Aedan önünde duruyordu.

"Ruh çalmanın ne demek olduğunu biliyor musun?" Dedi şeytan tiksintiyle. Kadın güçlükle başını kaldırdı.

Aedan eğildi.

"Bir gün çaldığın her ruhun seni içeriden yemeye başlayacağını."

Kadın cevap veremedi, öfkeliydi. Aedan'ın pençesi yeniden uzandı. Bu kez doğrudan ruhuna.

Kadının bedeni bir anda gerildi dişleri sivrildi, eti sarktı ve çirkinleşti.

“Benim değilse senin de olamaz..”

Etrafa bakıyor karşısında ki şeytanın zaafını arıyordu o anda kanlanmış gözleri beni buldu.

“Zavallı..” dedi dudaklarından kan süzülmeye başladı.

“..Sizin hikâyeniz ölümden sonra başlamadı.”

Gözleri kapandı, dudaklarından son nefesleri döküldü. Önce Aedan'a baktı ardından gözlerini ruhuma acıyarak çevirdi.

"Sen onu yaşarken tanıyordun.”

Hatırlamadığım bir hayatın kapısı yüzüme kapanmış gibiydi. Sanki unutmak, hatırlamaktan daha merhametliydi.

Aedan tek kelime etmedi. Fakat parmakları kadının ruhunun içinde daha derine gömüldü.

Cadı, Şeytanın kollarında son kez çırpındı ona nefretle baktı.

Kızıl ışık damarlarından yeniden yükseldi. Gözlerinin içindeki karanlık yoğunlaşırken, yüzünde hiçbir ifade kalmadı.

“Ille, tui amoris, erat…”

Latince kelimeler anlamını bilmediğim bir lanet gibi havada asılı kaldı.

Ne söylediğini anlamamıştım. Ama Aedan’ın yüzüne baktığım anda, kelimelerin ona ulaştığını anladım. Gözlerinin derinliğinde, bir anda koyulaşan o geçmişin karanlığı vardı.

Bir anlığına gözleri benimkilere değdi. Sonra hemen kadına döndü.

Pençesinin etrafındaki karanlık daha da koyulaştı. Cadının gülümsemesi genişledi.

"Birbirinizden kaçmışsınız.." Gözleri yeniden bana döndü.

"..Ama ölüm bile sizi ayıramamış."

Kadının sözleri havada asılı kaldı. Aniden içinden yayılan karanlık binlerce parçaya ayrıldı. Bedeninin çevresindeki siyah gölge çatlayarak dağıldı ve geriye yalnızca havada savrulan kül benzeri parçalar kaldı.

Son çığlığı odanın duvarlarına çarpıp kayboldu.

Aedan hareketsiz duruyordu.

Damarlarındaki kızıl ışık yavaşça söndü. Pençeleri yeniden insan eline dönüşürken gözleri hâlâ kadının yok olduğu yere sabitlenmişti.

Sonra başını bana çevirdi.

“Ruhun hala benim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.