Bölüm XV
Fotoğraftaki hayalet..
Merak etme iyi olacaksın, hep olursun.
Beynimde dönüp duran bir satır cümle atan kalbimi tekrar durdurmaya yetecek kadar güçlüydü.
Bakışları ise ruhumu tekrar öldürebilecek kadar canlı.
Onu çevreleyen bütün yakıcı hisler gittikçe büyüyordu içimde. Nefret körükleniyor ancak hissettiğim korku ve çaresizliğin ardına sığınıyordu.
Ruhumu saran zincilerin tıngırtısı duyuluyor, bir yılan gibi ayak bileğimden yavaş ama tehlikeli bir sakinlikle bacaklarıma dolanıyordu.
"Sensin." Dedim şaşkınlık karışmış bir fısıltıyla, koyu gözleri geceye inat daha da kararıyordu sanki.
Zincirlerin tenimde gezinirken ardında bıraktığı soğuk hissiyat ruhumu ürpertiyordu. Zihnimde susturamadığım çığlıkların, ruhumu boğazladığını hissediyordum.
Yine gülümsedi.
Farklı bir bedene sahip olsa da karanlık ruhuna işlemiş, kötülüğü ruhundan saçılıyordu.
"Sürpriz."
Birbirine kentlediğim dişlerimi hafifçe arayarak tekrar konuştum.
"Sen beni öldürdün."
"Anlaşılan becerememişim." dedi ardından gözlerini yola çevirerek arabayı çalıştırdı.
Çiseleyen yağmurun altında sessizce ilerlemeye başladı.
"Ben seni öldürüyorum sen canlanıyorsun."
Su damlalarının araba camında bıraktığı izlere baktım ardından Aeden'ın aynada ki karanlık yansımasına. Sakinliğini koruyordu ancak yine de güvende değildim.
"Hayata geri dönmüş ve kendine yeni bir yuva bulmuşsun."
"Kywan'ın bununla hiçbir ilgisi yok."
Sözünü kesmem hoşuna gitmemişti bakışları bunu yansıtmıştı. Söylediğimi duymazdan gelerek cümlesine devam etti.
"Varisin evcil hayaleti."
Benim öfkeli halimin aksine sakin duruşu daha da sinirlenmeme sebep oluyordu.
Ancak öfkem eğer onu kullanamayacaksam yersizdi. Küçük bir kedi yavrusuyken kendimi bile koruyamazdım.
"Beni nereye götürüyorsun?"
Herhangi bir cevap alamayınca bir süre sessizce bekledim ancak kapana kısılmışlık hissi paniğe kapılmama neden oluyordu.
"Yeni bir yuva bulduğumu söylüyorsun ancak senin de benden eksik kalır yanın yok. Yaşayan bir bedenin var. Özgürsün. O halde benden ne istiyorsun?"
Sözlerim gözlerinin aniden yoldan çekilerek aynada donukça beni bulmasını sağladı.
Karanlık bakışları sanki içime soğuk bir esintinin dolmasına sebep oluyordu.
"Özgür mü?"
Güldü, karanlıkta yarım yamalak gözüken yüzüne ve kıvrılan ince dudaklarına baktım.
"Özgür mü?!"
Öyle bir bağırmıştı ki sesiyle birlikte çakan şimşek yanında fısıltı gibi kalmış, kalbimin deli gibi korkuyla atmasına sebep olmuştu.
Dışarı çıkan küçük tırnaklarım içeri kaçarken kafes telinden yavaşça uzaklaştım.
Şuan onun elindeydim ve bu kedi halimde ona hiçbir şey yapamazdım. Artık bir bedenim olduğu için hissedebildiğim çok şey vardı ve Aedan'ın bana hissettireceği şeyin mutluluk olmayacağına da emindim.
"Sana özgür gibi mi görünüyorum? Bir insan bedenine girdim diye ruhumda ki zincirlerden kurtulduğumu mu sanıyorsun?!"
Sessizce bekledim, söyleyeceğim her şey alehime işleyebilirdi.
Derin bir kaç nefesin ardından tekrar kıvrıldı ince dudakları, bu sefer daha yavaş daha sakindi.
"Her şeyin bir oluş amacı var. Bir bedene girmiş olmanın, peşinde olduğun her şeyin ve bunların hiçbiri karşılıksız değil kedi.."
Gözlerini karanlık yüzünden seçemesem de bana baktığını sezebiliyordum.
Yağmur şiddetini hafifçe arttırırken ince parmakları direksiyonu döndürmeye başladı.
"Ancak ölülerin yaşayanların arasında yeri yoktur."
Çatık kaşlarla ciddi duruşu sinirimi bozuyordu. Anlamsız sözleri zihnimi bulandırdı. Bunu ölü olması gereken insan bedeninde kötü bir ruh mu söylüyordu? Aklımda yüzlerce soru işareti olsa da ona verecek bir cevabım yoktu sessizce kaçmak için fırsat kollayacaktım.
Geceye sis çökerken ne kadardır yolda olduğumuzu düşündüm, belki yarım saat. Her şeye rağmen Aedan da garip bir şekilde sessizliğini koruyordu.
Sonunda araba durduğunda yağmur eski şiddetini kaybetmiş, şimdi yağmurun aksine sis her yerde hüküm kurmuştu.
Aedan aynı sessizlikle arabadan indi. Çakıl taşlı yolda çıkardığı ayak seslerini dinledim.
Benim tarafıma geldiğinde kapıyı açarak kafesi kavradı ve küçük bedenimi karanlıkta soğukla buluşturdu.
Soğuk, keskin rüzgarla tüylerimin arasına girerken çoktan titremeye başlamıştım.
"Evimize hoş geldin." Dedi içinde çözemediğim duygular barındıran bir sesle.
Küçük bedenim istemsizce paniğe kapılırken karanlıkta geldiğimiz evi görmeye çalışıyor, ayrıntılarını inceliyordum. Bu evden kaçma fırsatım olursa çıkabileceğim yerleri ve atlayabileceğim yükseklikleri bulmalıydım.
Evimiz demişti, bu kelimeden tiksindim.
Evin içerisi dışarısıyla farklı değildi, karanlık ve ürkütücü bir sessizlik.
Soğuk içime işliyor bedenimi kas katı sıkmama sebep oluyordu. Evin içi de dışarıda olduğu kadar titretmişti kemiklerimi.
Aedan beni yere bıraktığında görebildiğim tek şey boydan bir ayna ve yansımasında ki karanlıktı.
Kaybolan ayak seslerini dinledim, zaman zaman uzaktan gelen ses bazen kalbimi durduracak kadar yakından geliyordu.
Sonunda yine artan ayak sesleriyle birlikte havalandığımda beni salonun ortasında duran bir masaya koyduğunu tahmin ettim.
Beni bıraktığı masanın karşısında duran uzun koltuğa kendisini atarken iyice yayılmış, başını geriye yaslayarak düzenli bir şekilde nefes seslerinin karanlık odada yankı bulmasına izin vermişti.
Mavi gözlerimi dikkatle üzerine kilitledim.
Üzerinde ki gömlekten kurtulmuş salaş bir şeyler giymişti.
Nefesi bir süre daha düzenli bir şekilde sessizliği doldurduğunda uyuduğunu düşündüm.
Ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yokken hayatta kalacağıma olan inancım tamamen Kywan'a bağlanmıştı.
Beni arardı değil mi? Öylece kayıp olmama izin vermezdi. Öylece ölmeme göz yummazdı.
Gözlerimi kapattım, odanın soğukluğu içime işlerken düşüncelerimin hayaleti burada değil Kywan'ın yanında geziniyordu.
Aedan, başını geriye yasladığı için çenesi ve adem elması gözüküyor ince nefesi dudaklarından süzülerek neredeyse buhar şeklinde odaya karışıyordu.
"Kedi olman canımı sıkıyor." Dedi.
Bir an gelen sesle afallasam da Aedan başını kaldırmadan konuşmaya devam etti.
"Aslan ya da kartal falan olamadın mı?"
Ardından başını kaldırarak siyah gözlerini benimkilere dikti.
Hafifçe sırıttıktan sonra ellerini masanın iki yanına dayayarak yüzünü kafesin demirlerine yaklaştırdı. Sıkılmışça bir nefes verdi.
"Biliyor musun bence..."
Başını hafifçe yana eğerek bakışlarını bedenimde gezdirdi. Bu çok da uzun sürmemişti. İnce dudaklarından sıyrılıp tüylerimin arasından tenime karışan sıcak nefesi içimi ürpertti.
"..kediler için dokuz can fazla."
Kalbim neredeyse boğazımda atarken korku dolu bakışlarım siyah gözlerinde boğuluyordu.
"Bir cana sahip olman-" durdu ve gülümsedi, dudakları gülümsemesiyle birlikte alayla kıvrıldı.
"Dokuz cana sahip olman, içimde hepsini tek tek alma isteği uyandırıyor."
Ondan bir kez daha nefret ettim, o acı çektirmekten zevk alan lanetlenmiş bir ruhtu, cehennemde çürümesi gerekirken nasıl bir tanrının onu serbest bıraktığını düşündüm.
"Tek bir nefese bile sahip olman, içimde onu delicesine kesme isteği uyandırıyor."
"Neden?" Dedim çıkan cılız sesimle. Duyup duymadığını bile umursamadan.
"Benim bir kediye değil sana ihtiyacım var. Senin ruhuna, bu yüzden-" dedi son kelimelerini bastırarak söylerken, ardından sakince devam etti.
"Hadi seni tekrar öldürelim."
Bir saniye bile beklemeden kafesi kavrayarak ayağa kalktı. Korku küçük bedenimi bir hastalık gibi sarmış, beynim telaşla alarm veriyordu. Beni hemen öldürecek miydi?
Kaçmaya dair kurduğum onca plan tek tek suya düşüyordu ama pes edemezdim buradan kurtulmam gerekiyordu.
Hala bir katil arıyorken kendi katilime kurban gitmek istemiyordum.
Kaçmam lazımdı, kafesi açtığı an tırnaklarımı suratına geçirecek var gücümle koşacaktım.
Attığı yavaş adımlarla birlikte karanlıkta merdiven inmeye başladık, gıcırdayan demir kapının sesiyle ışıklar yandı.
Her şey öyle hızlı oluyordu ki panik tüm bedenimi sarmış çaresizce korkuyla titretiyordu.
Gözlerim deli gibi etrafı tararken çıkış yolu arıyordum ama bu küçücük kutudan nerede olduğumu anlamak zordu.
Burası evin içinden de soğuktu, bedenim korkuyla kasılmış ne yapacağımı şaşırmıştım.
Yanan beyaz ışık fayanslara yansımış, gözlerimi alacak derecede parlaktı.
Burası küçük bir veteriner kliniğine benziyordu, depoya kurulmuş bir klinik.
Duvarlar boydan boya küçük kafeslerle doluyken tam ortada parlak gri bir masa ve tepesinde yanan beyaz bir lamba vardı.
"Lütfen yapma.." korkuyla boğazımda düğümlenen kelimeler çaresizce dökülüyordu dudaklarımdan.
"B-ben sana hiçbir şey yapmadım, artık bir bedenin var lütfen sadece beni rahat bırak."
Gülümsedi, kafesin kapağını açsa da koyu gözleri tam karşımda beni izliyordu.
"Hala anlamıyorsun değil mi?."
Demirin sürtünerek çıkardığı sesi duydum ardından birbirine çarpan metal sesleri.
"Benim istediğim bir bedene sahip olmak değil. İstediğim senin ruhun ve hiçbir söz, ruhunu bedeninden ayırmama engel olamayacak.."
Durdu ve hafifçe gülümsedi,
"Yine de istersen yalvar. Duymak hoşuma gider. "
Elleri kafesin içine uzandığında tırnaklarım çoktan yerinden çıkmıştı. Tıslayarak yaklaşan eline patilerimi geçirdim.
Hiçbir tepki vermemiş, sakince bedenimi kavrayarak kafesten dışarı çıkarmıştı.
"Bırak beni! Lütfen bırak gideyim!"
Tüm gücümü kullanıyor kendimi yere atmak için çırpınıyordum ama her hareketimde elleri sertleşiyor küçük bedenimi parmakları arasında sıkıştırarak canımı yakıyordu.
"Lütfen! Sadece bırak beni gideyim lütfen lütfen!.."
Bağrışlarım küçük depoda duvarlara çarpıyor, sessizce kaybolmadan bir başkasını serbest bırakıyordum. Beni üzerine yatırdığı demir masaya sabitlemiş kaçmaya dair bütün umutlarımı kollarıma bağladığı iplerle yok etmişti.
Çaresizliği bütün bedenimde hissediyor, korku ruhumu sarıyordu.
Masanın soğukluğu ince tüylerimin arasından tenimi bulmuş, titrememe sebep olurken göz yaşlarım net görmemi engelliyordu.
Deli gibi titriyordum.
"Lütfen sadece bırak gideyim! Lütfen beni öldürme lütfen!"
Göz yaşlarımın ardı arkası kesilmiyor, biri düşmeden bir yenisi ekleniyordu. Aedan yalvarışlarımı duymuyordu, belki de duyuyor ve bundan zevk alıyordu.
Beni öldürecekti, ne kadar yalvarırsam yalvarayım gitmeme asla izin vermeyecek, ruhumu bedenimden ayıracaktı ve yaptı da..
Saatler ölüme susamış, dakikalar yerlere dökülmüştü.
Yardım çığlıklarım ve acı inleyişlerim gece kendini güne teslim ederken durmuştu, göz yaşlarım ise daha erken.
Hissedemeyene kadar bütün acıları hissetmiş, göz yaşlarım sonunda kuruyana kadar ağlamıştım.
O geceden geriye çığlıklar yüzünden kısılmış bir ses, atmayı kesen bir kalp, bir ceset ve sakat bir ruh kalmıştı.
Zaman su gibi değil kan gibi akmış, karanlık geride bir ölüm bırakmıştı.
Gün ışığı tavana yakın küçük pencereden içeriyi aydınlatırken ben şeytanın karanlığında boğulmuştum.
Şeytan hissettiği tatminiyetle ellerindeki kanı yıkıyor, canlılığımı hissedebildiğim bütün duygularımı küçük bir lavabo deliğinden akıtıyordu.
Metal masanın soğukluğu artık yoktu, hissedebildiğim ne bir acı ne de içimde bir kalp atışı vardı.
Cansızca uzanan kedi bedenimin yanında tepkisizce metal masada yatıyordum.
Ruhum yorgun, bitap düşmüş ve sakat kalmıştı.
Hiçbir şey hissetmiyordum, katilim kendisini yorgunca köşedeki bir koltuğa bırakmış, gözlerini kapatmıştı.
Bense Aedan'a bile nefret duymayacak kadar hissizdim.
Bir süre sessizce nefes seslerini dinledim. Bütün gece uyumamıştı, bedenimi defalarca kez kanatmış hissedemeyene kadar bütün acıları doruk noktalarında yaşatmıştı, ruhuma ulaşana kadar en derinden kanamıştım ta ki kanayamayana kadar.
Bende gözlerimi kapattım, soğuk metali tekrar hissetmek için yanıp tutuşsam da hissedebildiğim tek şey ruhumdaki yorgunluk ve hissizliğimdi.
Gıcırdama sesiyle gözlerimi hafifçe araladım.
Aedan'ın ayak sesleri şimdi güneşle aydınlanan fayanslarda tok sesler çıkartıyor, yavaş adımlarla yanıma yaklaşıyordu.
Aralanan gözlerim tekrar kapanırken onu hissettim, kolları sırtıma dolaşıyor bacaklarımın altından ruhumu kavrıyordu.
Bana dokunmasını istemiyordum, benim kanım ellerindeyken bana dokunmasından iğreniyordum ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Katilimin ellerindeydim ve çaresizdim, Aedan istediğini almıştı.
Ruhumu istemişti ve işte kollarındaydım.
Bakışlarımı yavaşça Aedan'ın omzunun üstünden geride kalan cesedime çevirdim.
Cansız bedenimden uzaklaştığım her saniye ruhum daralıyor, sanki bedenimle birlikte ruhumda çürümeye başlıyordu.
Metal kapı sertçe kapandığında yavaş adımlarla merdivenleri çıkıyorduk. Gece inerken göremediğim karanlık duvarlarda doğan güneşle tablolar olduğunu fark etmiştim.
Alabora olan bir gemi tablosu hafifçe gülümsememe sebep oldu.
Hissettiğim her şey bir tabloyla özetlenmişti sanki.
Gözlerim kapanırken Aedan'ın kolları ruhumdan çekilmişti, beni nereye bıraktığını bile umursayacak halde değildim.
Kendimi sadece dün gece olduğu gibi yeniden karanlığa teslim ettim.
Süs havuzunda ki parlayan turuncu balıklar girmişti rüyama, karanlıkta havuzun altında yanan ışıklarla parlayan balıklar daha sonra Camelia'nın dakiksizliğim yüzünden asla düzelmeyen çatık kaşları ve ardından Kywan.
Kywan..
Kywan'ı bir daha hissedemeyecektim, sıcak ellerinin küçük bedenimi nazikçe kavrayışını, gözlerime değen gözlerini ve tüylerimin arasında gezinen ince parmaklarını.
Yaşamak için hiçbir sebebim kalmamıştı, bir ruh olarak bile.
Rüyalarım kâbuslara dönüştüğünde sıçrayarak uyandım.
Gözlerim bulunduğum yeri hızla tararken bir yatakta olduğumu anlamıştım.
Burası Aedan'ın odası olmalıydı, onun yatağında yattığım gerçeği tiksinmeme sebep olurken hızlıca yataktan kalkarak çıkmak için koyu kahverengi kapıya yöneldim.
Başımı içeriye uzatınca banyo olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
Buradan çıkmam gerekiyordu, Aedan ruhuma ulaşmıştı ama asıl amacının sadece bedenimden kurtulmak olmadığından emindim.
İstediği ruhumdu ve elindeydim her şey yeni başlıyordu.
Dikkatimi birden odanın karanlık olması çekti. Beni sabah gün yeni doğarken buraya getirdiğini hatırlıyordum şimdiden akşam mı olmuştu?
Koyu perdelerle kapatılmış cama giderek dışarıya baktım ama belirsizdi.
Hızlı hareket ederek odadan çıktım, üst katta olduğumu düşünüyordum ama değildim.
Karşıma geniş salon çıktığında Aedan'ın dün gece geldiğimizde beni üzerine bıraktığı masaya baktım. Ev oldukça sessiz ve karanlıktı, bakışlarım dış kapıyı bulduğunda vakit kaybetmeden süzülerek kapıya gittim.
Dışarı çıkmaya hazırlanıyordum ki gözlerim aşağı kilere inen dar merdivenlere takıldı.
Bedenim hala orada olabilir miydi?
Merdivenlere doğru yaklaştım ve aşağı baktım. Demir kapı karanlıkta kalsa da seçilebiliyordu ve alabora olan tablo. İster istemez aşağı doğru süzülmeye başladım, bedenimi görmek istiyordum. Tekrar içine girebilmek, yeniden yaşamak istiyordum.
Aedan hala ortalarda yoktu nerede olduğunu tahmin edebileceğim herhangi bir ses de çıkartmıyordu.
Bir an duraklasam da kendimi demir kapıdan içeri süzerek girdim. Fayanslarda kuruyan kırmızı kan ve duvara yakın küçük pencereden sızan loş ışık içime ince bir acı doldurmuştu.
Öldüğüm yerdeydim ama bedenim yoktu.
Aedan cesedimden kurtulmuş olabilir miydi?
Bunu yapması hiç de zor olmazdı sadece bir kedi bedeni, kim bilir belki çöpe atmış bile olabilirdi.
Metal masa hala parlak ve soğuk gözüküyordu ama bu sefer üstü kuruyan kan lekeleriyle kaplıydı.
Şeytan geri dönmeden ininden çıkmam gerekiyordu.
Arkamı dönerek demir kapıya süzüldüm içinden geçmek için hareketlendiğimde kendiliğinden gıcırtıyla açılmasıyla olduğum yerde dona kaldım.
Aynı soğuk bakışlar gözlerime kilitlenmiş, donuk ifadesi değişmemişti.
Karşımda Aedan'ı görmeyi beklemediğim için kısa bir anlığına yaşadığım şaşkınlığı hızla gizleyerek koyu gözlerine baktım.
Kelimeler boğazımdan kısık ve cansızca döküldü.
"Bedenime ne yaptın?"
Karanlık bakışları yorgun gözlerimde gezindi. Görünüşe bakılırsa o da öyleydi.
Dağılmış gece siyahı saçları ve onlar kadar koyu göz halkaları onu daha karanlık, daha cansız gösteriyordu.
"Çürümemesi için dondurucuya koydum."
Gözlerim şaşkınca yüzünde gezindi. Bu bedenime tekrar girme şansım var demek mi oluyordu? Ruhumu zaten söküp almıştı bedenimi neden saklıyordu?
Gözlerimde oluşan parıltıyı fark etmiş olmalıydı. Beynimde dönmeye başlayan sorular içimde ister istemez bir umut ışığı yakmıştı.
"Kedi bedenimi tekrar kulla-"
"Evden çıkmaya çalışma zaten denesen de çıkamazsın. Geri döneceğim sadece ben dönene kadar uslu ol."
"Bedenime tekrar gir-"
Sözlerimi tamamlayamadan arkasını dönmüş merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile.
Peşinden giderek sorularımı ardı arkası kesilmeden sıralamak istiyordum ama dün geceden sonra peşinden onu takip ederken bile korkuyu hala ruhumda hissedebiliyordum.
Banyo olduğunu tahmin ettiğim kapıyı açarak içeri girdiğinde bakışlarım umutsuzca havada asılı kaldı.
Söylediğinin doğru olduğundan emindim ama yine de çıkış kapısına doğru süzülerek elimi kapıya dayadım. Çıkamıyordum, yine onun kafesindeki bir fare olmuştum.
Sessizce koltuklardan birine yerleşerek banyodan gelen su sesini dinledim.
Salonda hiçbir ışık yanmıyor, güneş gök yüzünden kayboldukça odada ki karanlık artıyordu.
Sonunda sadece ayağa kalkarak gezinmeye başladım. Aedan'ın yokluğunda ona karşı kullanabileceğim bir şeyler bulabilirdim.
Bütün dolaplara, çekmecelere baksam da kayda değer hiçbir şey yoktu.
Televizyon ünitesinin altında ki küçük bölmeye ellerimi soktum.
Eğer Aedan'a ait bir şey varsa dokunabilirdim ama aldığı insan bedenine ait hiçbir şeye dokunamıyordum.
Boştu, elimi çekerken beraberinde bir şeyin sürüklendiğini hissettim.
Hayır, bir şey vardı ama önce çekmeceyi açmam gerekiyordu.
İki elimi de kullanarak çekmeceyi oynatmaya çalışırken bir yandan yakalanırsam ne halt edeceğimi düşünüyordum.
Çekmece hafifçe kıpırdamaya başladığında zaferle gülümsedim. Karanlığa ait olan şeyi görebiliyordum, bir kağıt parçası.
Elimle çıkartmaya çalıştığım sırada bir şeylerin eksik olduğunu hissettim.
Parmaklarımla daha iyi kavrayarak sonunda kağıt parçası sandığım fotoğrafı çıkartabilmiştim.
Parmaklarımın arasında tuttuğum fotoğrafı incelerken neyin eksik olduğunu anladım.
Su sesi.
Bakışlarım tedirgince arkama kaydığında Aeden banyo kapısında durmuş bana bakıyordu. Bakışları bir süre daha üzerimde gezindi ardından elimde tuttuğum fotoğrafı buldu.
Tepkisizliği beni şaşırtmıştı, beline bağladığı koyu bir havluyla üst kata yöneldi.
Loş ışıkta bile üzerine parlayan su damlalarını ve gözlerinden aşağı inmiş siyah saçlarını seçebiliyordum yine de koyu halkaları hala duruyordu.
Merdivenleri neredeyse yarıladığında hızlıca ayağa kalktım.
"Nereye gideceksin?"
Sorumu beklemediği açıktı, kaşlarını çatarak merdivenlerde durup bana baktı. Kywan'a zarar vermeyeceğinden emin olmak istiyordum.
Benimle şimdilik işi bitmiş, ruhumu esir almış olabilirdi ama Kywan'a zarar veremezdi.
"Bir partiye, eğer merak ediyorsan Kywan'ın da davetli olduğu bir partiye."
Tekrar önüne döndüğünde beklemeden konuştum.
"Bende gelmek istiyorum. Onu görmek istiyorum."
Hafifçe gülümsedi. Bu tavrı sinirlerimi bozuyordu sanki birkaç saat önce cinayet işleyen o değilmiş gibi.
"Aklından nasıl bir yaramazlık geçiyor senin?"
"Hiçbir şey." Dedim hızlıca. Soğukkanlığımı koruyarak gözlerine baktım. Eğer kabul ederse bu Kywan'ı korumaktan çok kendi hayatımı kurtarabileceğim bir fırsat bile olabilirdi.
"Sadece onu görmek istiyorum. Ona zarar vermeyeceğinden emin olmak."
"Vermek istersem veririm yapabileceğin hiçbir şey olmaz. Aynı sana yaptığım gibi."
Keskin sözleri bir süre havada asılı kaldı, duygusuz bakışlarını üzerimde gezdirdi ardından sessiz adımlarla üst kata çıktı. Sözleri karşısında kalbim sızlayabilirdi eğer bir kalbim olsaydı.
Karanlık bütün eve hâkim olurken bir süre sadece bekledim. Zihnim karmakarışık düşünceler fırtınasında kalmış, aklım doğru düzgün düşünemiyordu.
Bu evden tek başıma çıkmam imkansızdı, anahtarım aynı zamanda katilim, bana kapıyı kendisi açacaktı.
Onunla gitmek akıllıca değildi belki ama kaçmak için bir fırsatım olacaksa orada olacaktım, olmam gerekiyordu.
Gözlerim yavaşça elimde tuttuğum fotoğrafta tatlıca gülümseyen gence kaydı.
Sessiz odada yükselen ayak sesleriyle başımı hafifçe kaldırdım.
Aedan aşağı inerken üzerinde ki siyah takımı ve karmaşık olan saçları düzene girmiş görüntüsüyle daha iyi görünüyordu yine de bu lanetli biri olduğu gerçeğini değiştiremezdi.
Ondan sonsuza kadar nefret edecek, ilk fırsatta ondan kurtulacaktım.
Kapıya ilerleyerek yavaşça açtığında ince gıcırtı tüm odayı doldurmuştu. Bir eli kapının yanında duran bir kağıdı buruşturarak avuçladı.
Bense sessizce durmuş onu izliyordum.
"Gelmiyor musun?"
Birkaç saniye şaşkın bakışlarımı yüzünde gezdirdim, kaşları sabırsızca havaya kalktı.
Dudakları gülümser gibi hafifçe kıvrıldı.
"Elbise falan mı isterdin Sindirella?"
Sözlerini görmezden geldim, beni zaten kimse göremezdi bir de bununla alay ediyordu.
Adımlarımı hızlı tutarak yanına gittim ve tam karşısında durdum.
Kapıyı araladığı için içeri dolan sert esinti düzenli saçlarını bozmaya başlarken rüzgar beraberinde getirdiği ay ışığıyla yüzünü aydınlatıyordu.
Gözlerini inceledim, kıvrılan ve şimdi yavaşça eski düz haline dönen ince dudaklarını ardından yüzünde göçükler oluşturarak karanlıkta bırakan hatlarını.
Dipsiz bir kuyuyu andırıyordu kaybolmuş ruhumun yankı bulduğu gözleri. Dikkatle bana baktı.
Zihnimde yankılanan ses ona yenilmeyeceğimi kararlılıkla bağırıyordu.
Geceye adım atarak çıktığımda zihnimde dönüp duran düşünceler arasında gezindim.
Oydu, Aedan o çekmecede ki yırtık fotoğrafta gülümseyen gençti.
Ela gözleri ve karamel rengi saçlarıyla kocaman sıcak bir gülümsemeyle kameraya bakan genç oydu.
"Fotoğrafta ki çocuğa ne oldu?" Dedim.
Sesimin fısıltı şeklinde çıkıp, gecenin sert rüzgarına kapıldığını bilsem de beni duyduğunun da farkındaydım.
"Öldü." Dedi duygusuzca.
Dışarıya adım atmamla elimde ki fotoğraf içerde kalmış karanlık parkede gülümseyen yüzler geceye dönmüştü.
Aedan gözlerini birkaç saniye yerde ki gence dikti ardından kapıyı sertçe kapatarak çakıl taşlı yolda sert adımlarla arabaya yöneldi.