''.. kısa sonsuzluk..''
Asfalt zeminde çıplak ayaklarımı izleyerek ilerlemeye devam ettim. Soluk, beyaz tenimden mavi kan damarlarım bedenime cansızca yayılarak ince bir yol çiziyordu.
Hava sıcak olmalıydı, yanımdan geçen orta yaşlı kadın sıcaktan oldukça bunalmış olmalı ki elinde tuttuğu su şişesini avucuna dökerek yüzünü ve boynunu ıslattı.
Yanımdan habersizce geçip giden diğer insanlar gibi onun da yüz ifadesi oldukça memnuniyetsizdi.
Cadde ortasına yapılan süs havuzuna yaklaştım, yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ardından eğilerek hafifçe dalgalanan suya baktım. Havuzun ortasına yapılan kadın heykeli uzun yıllardır öylece bekliyordu. Kendimi ona benzetiyor olmam içimde bir yerde onu özel kılıyordu.
Kollarından birini sanki yardım ister gibi yukarı kaldırmış, acı çeken yüz ifadesiyle göğe bakıyordu. Diğer eli havuza doğru uzanmış, hikâyesini bilmediğim bir anlamsızlıkla hareketsizce duruyordu.
İçimde garip duyguları uyandırıyordu bu yüzden her zaman yaptığım gibi bir elimi hafifçe kaldırarak selam verdim ardından yavaşça yola doğru döndüm.
Acele etmem gerekiyordu daha fazla oyalanamazdım ancak zaten şimdiden geç kalmıştım.
Dondurması yere düştüğü için çığık atarak ağlayan bir çocuğun yanından süzülerek ilerledim.
Şehir, sıcak hava derecesine rağmen hiç olmadığı kadar kalabalık ve gürültülüydü.
Camelia beni bekliyor olmalıydı, her zaman ki buluştuğumuz köprüye doğru gidiyordum ama hiçbir zaman dakik olamamıştım.
Buluşmamız gereken saat nasıl oluyorsa hep benim yola çıkış saatimle çakışıyordu.
Köprüye yaklaştığımda Camelia bir ayağını sertçe yere vuruyor bir yandan gelen geçen insanları izliyordu.
Gözlerimi kaçırarak yanına yaklaştım, alev saçan bakışları beni bulduğunda hafifçe gülümsedim. Bunun onu yumuşatmayacağını biliyordum ancak yine de bir şeyler yapmam gerekiyordu.
"Hangi cehennemdesin sen?!"
Camelia dakiklik, sorumluluk ve özveri hakkında konuşma yapmaya başlamadan söze atladım. Bu seneryoyu ilk kez yaşamıyorduk ama Camelia sözlerini tekrarlamaktan yorulmuyordu. Ben iflah olmaz biriydim sadece, bunu ne kadar çabuk kabullenirse işimizi o kadar kolaylaştırırdı.
"Henüz cehenneme gitmedim, bugün hava çok sıcak ve güneş resmen eritiyor. Cehennem buraya gelmiş olabilir."
Gözlerini devirerek yüzüme baktı önce bir şey söylemek için ağzını açtı ardından sadece başıma vurarak geri çekildi. Hiçbir şeyi hissedemiyor olsam da bu darbeyi kesinlikle hissetmiştim.
"Aptal oyunlar için zamanın bol değil mi?"
Camelia bir şirkette çalışıyordu yani öyle olmalıydı. Aslında düşününce ona yakışan tek meslek buydu. Oldukça ciddi yüz hatlarına sahipti, dışarıdan bakılınca gülümseyecek biri gibi bile durmuyordu.
Üzerinde dar siyah kalem etek ve beyaz bir gömlek vardı aslında artık kırmızı bir gömlek.
Benden yaşça büyük olduğunu anlamak için yüzlerimize bakmaya gerek yoktu o kesinlikle konuşmaları ve sorumluluklar hakkında ki öğütleriyle çoktan bunadığını kanıtlıyordu. Nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyordum ancak o büyük ablam gibiydi.
"Üzgünüm ama zamandan başka hiçbir şeye sahip değilim."
"Zamanını iyi kullan. Bir daha geç kalırsan seni-"
Gülümsedim ve yüzüne baktım. Pişkin pişkin sırıtıyordum, gülümsememe karşı kaşlarını çatmış dikkatli gözlerle beni izliyordu.
"Ne, öldürür müsün?"
Gözlerini kaçırdı ve köprüden aşağı baktı.
İnce bir nehir yavaş ve usulca akıyordu. Bugün nehirde ki balıkların bile yüzmeye mecali yoktu.
Sebepsiz bir şekilde kimsenin yaşamaya hali kalmadığı bir gün gibiydi.
"Her neyse, söylediklerimi yaptın mı?"
"Evet." Dedim hızlıca.
Günlerce bir adamı takip etmiş, telefonla konuştuğu herkesin ismini öğrenmiştim. Adamın sıkıcı hayatını onunla beraber yaşamıştım ve bu işkenceden farksızdı. O hayata yaşamak bile denemezdi. Bunun tamamen vakit kaybı olduğunu düşünüyordum ancak Camelia benimle aynı fikirde değildi, çoğu zaman olmuyordu.
Tam olarak neler olduğunu ya da nasıl oyunlar döndüğünü bilmesek de anlamaya çalışıyorduk.
Tahminlerinize göre Camelia aldatılıyordu, hakkı olan bazı şeyler ondan alınmıştı o ise bir kenara atılmış, umursanmamıştı ve şimdi biz de onların peşindeydik.
Her şeyi ortaya çıkartacak, Camelia'nın acı çekmesine sebep olan kimler varsa esrarengiz bir şekilde ölümlerine sebep olacaktık.
Aslında iş işten geçtikten sonra bu oldukça anlamsız bir savaş gibi görünebilirdi ancak amaçsız yaşamak ölmekten daha beterdir. Hafızanızın tamamen silindiğini düşünün, hayatınızı öğrenmeden ya da nasıl biri olduğunuzu bilmeden kaldığınız yerden devam etmeniz de imkansızdır. Geçmişimiz, bugün bizi biz yapan her şeydir.
Bu yüzden geçmişin peşine düşerek bugün kim olduğumuzu bulmaya çalışıyorduk.
Her şey plan dahilinde gerçekleşiyor adım adım ilerliyorduk.
Şimdiye kadar pek bir gelişme gösterebilmiş değildik ama bir yerlerden başlamak gerekiyordu.
"Aferin, şimdilik pek işin kalmadı. Sadece bay Magnos'u izlemeni istiyorum. O adam bizim için önemli."
Başımı hafifçe iki yana sallayarak ona baktım.
"Bay Magnos'un sadece şirket ofisinde ezik bir çalışan olduğunu söylemiştim. Hayatında ki tek heyecan iş molalarında karısından gizlice oynadığı at yarışları."
Arkasını dönerek yürümeye başladığında bende peşinden ilerlemeye başladım.
"Biliyorum ama gözden kaçırdığımız bir şeyler olmalı. O adamda bir şeyler olduğunu hissediyorum."
Yanılıyordu.
O adamı aylarca izlemiş evine kadar girmiştim. Kırklarının sonuna gelmiş emeklilik için gün sayan üç çocuklu ezik bir baba, ofiste stajyerlerin bile kendisine eziyet etmesine izin veren bir zavallıydı. Hayatta ki tek başarısının saçma bir şirkette iş bularak günlerini bir masada geçirmesi olduğundan emindim.
"Boşa kürek çekiyorsun. O adamdan bir şey çıkmayacak."
Camelia bana bakmıyor olsa da hissedebiliyordum, kaşlarını çatarak düşünüyordu. Aklında herhangi bir fikir ya da düşünce olduğunda etrafında ki kimseyi duymuyor ve kendi bildiğini yapıyordu. Sıkıcı bir şirket çalışanı olduğunu anlamak her açıdan zor değildi.
"Sana söylediklerimi yap. Ne daha fazla ne daha eksik."
O hızlandığında ben yavaşlamış ve sonunda durmuştum. Kahverengiye kaçan açık renk kana bulanmış saçlarını arkasından uçuşurken uzaklaşmasını izledim. Eğer beni evcil hayvanı sanıyorsa yanılıyordu, onu takip etmeyecektim.
Bana emir veriyordu ve bu bazen sinirlerimi bozuyordu.
İş ortağı ya da ekip falan değildik ama bir yola çıkmıştık ve yolun sonunu görmeden durmaya niyetimiz yoktu.
Bu bir intikamdı, ölü ruhların yaşayanlardan intikamı.
Ne kadar süredir bu halde olduğumu bende hatırlamıyordum. En kötüsü ise yaşadığım hayata dair hatırladığım tek bir anıya bile sahip değildim.
Nasıl bir hayatım vardı, okula gidiyor muydum ya da arkadaşlarım var mıydı? Belki bir aileye sahiptim ya da kardeşlere ancak hiçbir şey bilmiyordum. Dünyada bir yerlerde öldüğüm için üzülen insanların varlığını düşünmek kimsesiz ruhuma umut ışığı oluyordu.
Yüzlerce bina ve ev vardı. İçlerinden birinde bir fotoğrafım olduğunu düşünüyordum, benim için üzülen ve beni özleyen insanlar olmalıydı.
"Gittiğin yere dikkat etsene! "
Bakışlarım daldığım derin düşüncelerden sıyrılarak caddenin ortasında kavga eden insanlara kaydı.
Arabadan çıkan adam, yolun ortasında duran diğer adama bağırıyordu. Kavga ve kaos yaşayan insan dünyasının temeliydi.
"Yaya geçidinin ne olduğunu bilmiyor musun? "
Henüz uzaklaşmak için hareketlenmiştim ki arabanın yan koltuğundan çıkan bir kadın elinde tuttuğu tasması bağlı kediyi yere bırakarak tartışmaya dahil olmaya başladı. Dikkatimi çeken kadın değildi, yere bıraktığı kediye bakıyordum.
Bu dünyada varlığımı sorgulamamı engelleyen tek şey hayvanların ruhları görebiliyor olmasıydı. Kedinin gözleri üzerime kilitlenmiş dikkatlice beni izliyordu.
Onu ürkütmeden süzülerek yanına eğildim. Kaldırdığı patisini havada tutarak bana dokunmaya çalıştı ancak ruhumun içinden süzülüp gidiyordu. Elimi hafifçe kaldırarak havada tuttuğu patisine uzattım. Kayıp gitmesini bekliyordum yeniden ancak yalnızca bir saniye de olsa küçük yumuşak tüylerini parmak uçlarımda hissedebildiğimde yaşadığım şaşkınlıkla geriye doğru yalpaladım.
Siyah kedi, oynamak için yeniden üstüme doğru geldiğinde içimden süzülüp gidiyordu ancak az önce hissettiğim sıcaklık gerçek olamazdı? Hissedebilmeyi o kadar çok istemiştim ki beynim bunu uyduruyor muydu?
Hayvanların ruhları görüp duyabildiği doğruydu ancak onlara dokunamıyorduk. Ya bütün bunlar beynimin bana karşı oynadığı bir oyundu ya da ben gerçekten bir kediyi hissedebilmiştim.
Şaşkınlık ve karışmış düşüncelerim hala ruhumu istila ederken kadın elinde tuttuğu tasmayı sertçe çekerek kediyi hızlı hareketlerle yeniden kucağına almış ve aynı aceleci tavırla arabaya binerek dakikalar içinde gözden kaybolmuşlardı.
Caddelerin arasında tekrar dolaşmaya başladığımda hava kararmış güneş henüz yeni batmıştı ancak aklımda hala parmak uçlarımda hissedebildiğim o kedinin yumuşak tüyleri vardı.
Gün kendini karanlığa teslim ettiğinde ben hala sokaklardaydım.
Camelia'nın dediği gibi bay Magnos'u takip etmem gerekiyordu ancak şuan gizlice evinden birkaç sokak uzakta at yarışı oynadığına emindim. Yine kaybedecek, eğer parasının hepsini bitirmediyse gidip biraz alkol alacak ardından eve giderek karısıyla kavga edecekti. Bu sürekli tekrarlanan bir döngüden ibaretti.
Yarın, hafta tekrar başlıyordu ve bay Magnos şirkete gitmek için erken kalkacaktı. Tekrar onun peşine düşmek zaman kaybı olsa da Camelia'yı kızdırmak da pek akıllıca değildi. O adamın tek yaptığı zavallı yaşamında nefes alıp vermek ve her pazar günü kendisi kadar zavallı komedi programını izlemekti.
Merkezde kavşağın ortasında beyazdan çok, artık grileşen kadın heykeline baktım. Şimdi havuzun içi ışıklandırılmış, fıskiyeler su püskürtmeye başlamıştı.
Eğilerek başımı havuzun içine daldırdım, suda gezinen turuncu renkli süs balıklarının kaçışmasını izlerken büyüleniyordum. Belki de bay Magnos'dan pek farkım yoktu, zavallı ölü hayatımda tek zevkim bu aptal süs havuzuydu.
Balıkların ışıldayan suda süzülerek etrafta yüzmesini izliyordum.
Birden bire büyük bir gürültü koptu.
Başımı sudan çıkarttığım gibi arkama baktığımda geceyi dumanlar sarmış, karanlık alev almıştı. Karanlığı bölen ateşin ışığına uğursuz çığlıklar eşlik ediyordu.
Yolun bir kenarına savrulmuş araba ve iki parçaya ayrılmış bir motorun kalıntıları bütün caddeye saçılmıştı.
Arabadan dumanlar çıkarken alev almış motor yolun bir kenarında yanıyordu.
Motorsikletten düşen adam yerde titriyor, ağzından kanlar fışkırıyordu.
Göğsüne giren araba camları o titredikçe kana bulanıyor kanı ağzında köpürüyordu.
Birçok seçenek arasında oldukça kötü bir ölüm biçimiydi.
Olduğum yerden kıpırdamadım birazdan insanlar toplanacak ve burası kalabalıklaşacaktı. Uzaktan kazaya tanık olarak korkuyla çığlık atan insanlar olay yerine yaklaşıp yaklaşmamak arasında büyük bir kararsızlıkla gecenin karanlığında izliyordu.
Bedeni asfaltı kana bularken etraftan geçen ve olayı gören insanlar koşmaya başlamıştı. Şaşkınlık sesleri telaş ve bağrışmalar yavaş yavaş hakim oluyordu sessiz geceye.
Yerde kanlar içinde kıvranan beden konuşmaya çalışıyordu belki de son çırpınışlarında söylemek istediği şeyler vardı.
Ne zavallı bir ölüm.
Şiddetle titremeye başladığında şaşkın bakışlar sokakları inletiyordu. Yardım çığlıkları, panik ve kaos.
Yerde ki adamın şiddetli titretiyişi aniden kesildi. Bedeni kendini tamamen bıraktı, hareket kıpırtı ya da nefes yoktu.
Ölmüştü.
Göğsünden kalkan ve yavaşça doğrulan parlaklığa baktım.
Ruhu bedeninden ayrılmış, cansız beden ayaklarının dibinde bir et parçası olarak yığılı kalmıştı.
Ayrılan ruh etrafına bakıyor insanlara sesleniyordu, kimse onu duyamayacaktı.
Şaşkınlık ve korku dolu bakışları çılgınca insanların üzerine dolaşıyordu.
Ruhlar görünmez, hissedilmez ve duyulamazdı yakında bunu öğrenecekti, hepimiz gibi.
Yaklaşan siren sesleri ile saniyeler içinde karanlık, yanıp sönen kırmızı ve mavi ışıklarla aydınlanmaya başlamıştı.
Motorlu gencin bedenine yapılan kalp masajı yanıt vermiyor, çocuk şaşkınca yerde yatan cesedini izliyordu.
Dikkatlice kalp masajı yapılan bedene baktım. Sarsılıyor, titriyordu ama hiçbir canlılık belirtisi göstermiyordu.
O beden artık sadece bir et parçasıydı.
Motorlu çocuğun ruhu beni gördüğünde arkamda duran taş havuza yaslandım, benden uzakta kalsa da yüzünü seçebiliyordum, yirmilerinde olmalıydı oldukça gençti.
Gülümseyerek ona el sallamaya başladım. Camelia için yeni bir eleman bulduğumu söylediğimde ne tepki vereceğini düşündüm.
Belki de bay Magnos'u takip işini ona kilitleyebilirdim.
Ruh, şaşkınca gözlerini benimkilere sabitledi. Anlamsız korkan bakışları olanları kavramaya çalışıyor gibiydi. Başını yana eğerek daha dikkatli baktı.
Yaslandığım yerden doğrularak yanına gitmeye hazırlandığımda ruhun da yerde yatan cansız bedeni gibi titrediğini gördüm, gözlerim sarsılan bedeni bulduğunda başında duran adam şiddetle kalp masajı yapmaya devam ediyordu.
Bakışlarım ayakta duran gencin parıldayan ruhunu buldu. Ruh silikleşti, titredi ve sarsıldı. Geceyi aydınlatan o taze ruhun ışığı git gide kayboldu.
Bu sefer şaşkınca onu izleyen bendim.
Yavaşça daha da söndü, gözden kaybolduğunda yerde yatan bedenin aniden başını kaldırdığını ve deli gibi etrafa baktığını gördüm.
Şaşkındım, daha önce hiç bedenini terk eden bir ruhun tekrar geri döndüğünü görmemiştim.
Camelia'yı bulmam gerekiyordu, emin aklımda oluşan sorulara verebilecek cevapları vardı.
Peki ya ben? Kurtarılmaya çalışılmış mıydım yoksa imkansız mıydı? Deneyen biri, beni yaşatmaya çalışan biri olmuş muydu?
Beni seven birileri var mıydı?
Ambulans sesleri kulaklarımı yeniden doldurduğunda insanlar çoktan doluşmuş meraklı gözler ve telefon kameraları yerini almıştı.
Uzaklaşmak için arkama döndüğüm sırada bir yüzle burun buruna geldim.
Kendinde değil gibiydi. Sarhoş muydu yaralı mı anlayamıyordum.
Üzerime eğilmişti ve neredeyse sarılıyor gibiydik. Canlı bir bedene sahip olsaydım belki de sarılma duygusunun nasıl hissettirdiğini şuan anlayabilirdim.
Bir an bana tutunduğunu sansam da bir eli taş havuzun kenarındaydı. Soluklanıyor gibiydi.
Başımı ona bakmak için kaldırdığımda sert bakışlarını yakaladım.
Gözleri gözlerimdeydi ama beni görmediğini biliyordum. Bu mümkün değildi.
Yaşayanlar ölü insanları göremezlerdi.
Nefesi dudaklarıma değiyor yarı açık gözleri yüzümde geziniyordu.
İçimde geçip gitmesi gerekiyordu neden durmuştu?
Başını kaldırdı ve mümkünmüş gibi daha da yaklaştı artık teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Parfümünün kokusu ruhuma işlerken hızla atan kalp atışları sanki benim bedenimde can bulmuştu.
Derince alıp verdiği nefeslerle hafifçe dudaklarımı araladım, içime dolan sıcaklığı hissedebiliyordum ama bu mümkün değildi o beni göremez, hissedemezdi aynı şekilde benim de hiçbir şey hissetmemem gerekiyordu.
Garip bir şekilde onun sarhoşluğu beni etkiliyordu. Bir bedenin sıcaklığını hissetmek çok uzun bir zamandır yaşamadığım bir duyguydu.
"Çekil..önümden."
Nefes nefese söylediği kelimeler içime dolmuş, olduğum yerde şok geçirmeme sebep oluyordu.
Artık hissedebildiğim şeyler bile önemini kaybetmişti. Karşımda duran canlı biri beni görüyor muydu? O mu ölmüştü yoksa ben mi hayata yeniden dönmüştüm bilmiyorum.
Gözlerim şaşkınca açılmış gözlerine bakarken kaşlarının daha da çatıldığını gördüm. Bakışları gözlerimden bir saniye olsun ayrılmamış sert sözleriyle oluşan sıcak nefesi yüzümde gezinmişti.
"Çekil dedim. "
Yaşayan bir insan beni görebiliyor muydu?

