Şehir, gece olduğunda bambaşka bir yüz takınırdı. Sokak lambaları titrek bir nefes gibi yanıp sönerken, İstanbul’un karanlığı her şeyi yutacak kadar derinleşirdi.
Kerem, dosyayı masanın üzerine sertçe bıraktı. Son üç cinayet aynı şeyi söylüyordu: kurbanlar farklı yerlerde bulunmuştu ama hepsinin vücudunda aynı sembol vardı. Küçük, keskin bir işaret… sanki bir mesaj gibi.
“Bu bir rastgelelik değil,” dedi kendi kendine. “Biri bizi izliyor.”
O sırada kapı açıldı. Genç bir polis memuru içeri girdi.
“Komiserim… yeni bir ihbar var. Aynı sembol… bu kez Boğaz’a yakın bir depoda.”
Kerem’in gözleri daraldı.
“Valentina…”
İlk kez o ismi yüksek sesle söylediğinde, içinde açıklayamadığı bir his uyandı. Tehlike mi, merak mı… belli değildi.
Valentina ise şehrin diğer ucunda, ailesinin koruması altındaki büyük malikanenin balkonundaydı. Rüzgâr saçlarını savururken, uzaktan siren sesleri geliyordu.
Ama o sirenler artık onun için yeni değildi.
Yanına gelen adam karanlıktan çıktı. Siyah takım elbisesiyle neredeyse gölgelerle birleşmiş gibiydi.
“Üç kişi daha öldürülmüş,” dedi soğuk bir sesle. “Polis yaklaşmaya başladı.”
Valentina gözlerini kısmadan ona baktı.
“Biliyorum,” dedi sakince. “Ama bu sadece başlangıç.”
Adam bir adım daha yaklaştı.
“Baban bunu öğrenirse… savaş çıkar.”
Valentina’nın bakışları bir an sertleşti.
“Zaten bir savaşın içindeyiz.”
Ertesi gün, Kerem olay yerine gittiğinde depo çoktan boşaltılmıştı. Ama duvarda aynı işaret vardı.
Ve bu kez altına yazılmıştı:
“VALENTINA UYANDI.”
Kerem bir an nefesini tuttu.
“Bu bir uyarı… ya da bir davet,” dedi.
Arkasındaki memur fısıldadı:
“Komiserim… bu isim kim?”
Kerem duvara bakmaya devam etti.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama artık oyuna dahil oldum.”
O gece Valentina, odasında tek başına oturuyordu. Telefonu titredi. Bilinmeyen bir numara.
Mesaj kısa ve netti:
“Bizi arıyorlar.”
Valentina mesajı okudu, sonra yavaşça telefonu kapattı.
Ve ilk kez gerçekten gülümsedi.
“Demek başladı…”