Sahne- Tanrı’nın Öldü Sanılması
Mekan- Kötülük Dolu Bir Hayatın İyi Olanı Öldürdüğü Yer
Kişiler- Adem’in savurup Havva’nın Doğurdukları
Zaman- Tanrı’nın Katlinden Sonraki Vakit
Bölüm: Bir
BAŞLANGIÇ
“Her hayat bir tuvalde çizilirken Tanrı renklere kısıtlama getirebilir. Ressamı yazgı olan hayatın renklerine sadece Tanrı karar verir.”
Kısa tırnaklı soğuk ellerini kapının kulpuna uzattı. Güneydeki bu kasaba diğerlerine göre daha soğuktu. Uzun parmakları kulpu kapladığında dizini duvara dayadı, ince bacağından destek aldı. Kapıyı kontrolden geçiriyordu. Tüm gücüyle kilidin sağlamlığını denemek için kendine çekecekti.Derin bir nefes alıp göğsünü şişirdikten sonra gücünü toplayıp yeniden kapıyı kendine doğru hızla çekti. Gelen çıtırdama sesleri bir nevi ahşap eski kapıya olan hayal kırıklığının sesiydi. Tekrar bir güçle kulpa asıldı. Kapı çıkardığı yeni çıtırdamalarla gerektiği kadar sağlam olmadığını gocunmadan yine itiraf etti.
Yavaşça dizini çekip, ayağını hayal kırıklığı ile yere bastı. Zaten sağlam olmadığı belliydi fakat insan itiraf denen sözlü azabın ve tecrübe dediği deneysel hayatların kölesiydi. Siyah spor ayakkabıları ahşap parkelerde güçlü dururken bileğini açıkta bırakan taytından beyaz teni gözüküyordu. Porselen teni göz yakıcıydı. Kışın güneşe bulanan göz yakıcı karın görselindeki sızıyı insanlara hatırlatabiliyordu.
Ona bakanın gözü yukarı doğru çıktıkça; ince bacaklarındaki sert kaslar, zayıf beli, ona güzel bir orantı veren kürek kemiği görürdü. Genç kız herkesin ayrı fikirlerde bulunacağı fakat ortak bir noktada güzel bulacağı bir yüze sahipti. Saçları, dağınık ışıklarının kara laneti gibiydi adeta bir gece sevdasıydı. Güneş gibi ışığını değil, gece gibi karanlığını serpiyordu. Siyah, uzun ve şelaleyi pürüzlü sayacak düz saçlarını yukarıdan sıkıca toplamıştı. Gecenin göğsüne benzerdi, beyaz tenine tezat gelen boyalı simsiyah saçları... Gerçeği reddetmeye -ki bununda bir katletmek mevzusu olduğundan bi’ habersiz- saç tellerinden başlamıştı. Onlar bile gerçeğin reddiyle doluydu. Kahverengi saçlarının katlini siyah ucuz boyayla gerçekleştirmişti.
Aniden salonu kırbaçlayıp, havanın zerreciklerine kadar dolan sesle yerinden sıçradı. Kalbi bile daha korkusuna tepki vermeden; hızlıca atmadan, saçını savurarak arkasına döndü. İnce dudakları, gelecek nefesi açıkta beklerken burnuna güvenememişti. Uzun kirpikleri hiçbir şeyi kaçırmamak için sahte kahverengi (lens) irislerin önünü kesmiyordu. Kocaman açtığı gözleriyle korkudan belli olan ürkekliği içinde etrafa bakındı. Bazı evlerin sessizliği, vahşiliği kusan sesinden iyi olurdu.
Görünürde bir kaç koli vardı sadece. Yeni taşındıkları evin salonunda bunları görüyordu. Gerisi sıvası dökülmüş, bazı yerlerde eski boya renginin bile anlaşıldığı kirden grileşen duvarlar. Eski sahiplerinin belkide güzel anılarını astıkları çerçeveler için çakılan ama şimdi çıplak kalan çivilerde vardı. Toz nedeniyle koyu renkte bir ahşap olduğu zannedilse de parkeler aslında kavak ağacından yapılmaydı.
Bilinmezlik, az önceki sesi sakladığında bu durumu daha da korku dolu yapmıştı. Cesaretini toplayıp ileriye bir adım attı . Az önceki sesi arıyordu. Fakat tekrar ses duymak yerine ayağının altında hissettiği yumuşaklık ile hemen gerilerken gözlerini yere indirdi. Gördüğü karşısında istemsizce gerileyip kapıya yaslandı. Nisan ayının soğuğunu hissettiğinde tüyleri dikelmişti, şimdi hissettiği korku onu hızlı nefeslere sürükleyince vücudunu alevler yalıyordu. Tenine yayılan gevşemeyi korkudan dolayı hissedemiyordu oysa genç kıza sorulsa kaskatı kesildiğine yeminler ederdi. Zeminde kafası ters dönmüş, bir kaç tanesi çıksada minik bedeninden diğer tüylere tutunmuş sarı bir kuş vardı. Bir kaç aydır onlarla yaşayan ve kafesinde olması gereken sarı kuştu. Aslında bunun olacağını bildiğinden tatlı kuşa bağlanmamıştı.
“Böh!”
Düşüncelerinden koparan bu ses tekrar sıçrattı onu. Kapıya dahada yaslandı, avuç içlerini bastırıp kafasını neredeyse yapıştırdı. Kulağına gelen sesi nabzı silip atmıştı. Az önceki korkuyu bağırtısında fısıldayan, alaycı sesin sahibini tanıyordu. Kalbi göğsünden çıkmaya yeltenirken bunu açıkça belli etmesi büyük bir hataydı. Kendine gelmeye, toparlanmaya çalıştı.
Çünkü onunla yaşayan ve yaşamda savaşan biri vardı. Korkudan beslenen bir canavardı. İnsanlardaki korkuyu sökercesine ruhuna katmak isteyen, etlerindeki kanın damlası için Tanrı’ya kafa tutmuş biri vardı. Onların korkusunu ve yaşam için dilenmelerini seven biri... Kanın rengine aşık, çığlıkları beyninde yankı yapıp zevkle kendinden geçen biri. İlk cinayetde Tanrı’yı öldürmüş olan Jason buradaydı.
Koridora çıkan kapıya dayanmış, bir ayağını diğer bileğine yaslamıştı. Kollarınıysa göğsünde birleştirmiş, keyfi yerinde gibi duruyordu. Kahverengi kısa saçlarını boyunda yaşamayan ama kirpiklerinde taşıyan, kırklı yaşlarında olan fakat sarışınlığı ile daha genç gösteren bir adamdı. Kısa kirpiklerinden alayla parlattığı, gri çizgilere sahip mavi renkteki gözleriyle onu seyreden genç kıza gülüyordu. Orta yaşlı bir erkeğe göre fazla cilveli göz parlaklığı vardı.
Genç kız tedirginlik içerisinde hemen toparlanıp kendine geldi. Gözlerini etrafta kaçamak gezdirerek korkmamış gibi davrandı. İnce parmağıyla düzeltilmeye gerek olmayan saçını düzeltmeye koyuldu. Oysa yaptığı her hareket onu daha çok ele veriyordu. Yersiz bir sahtelikten kendini alamıyordu. Kapıdaki kişiye bakmamak, yutkunmamak için kendini zor tutarak ilerledi. Kuşun üzerinden geçip onu geride bıraktı.
Kapıdaki adam "Adreanna!" diye sessiz bir tınıyla ona seslendi. Zihnini ve duygularını yokluyordu. Gitmek isteyen, korkmamış gibi yapan genç kızı durdurdu. Az önceki kuşun ölümünü yaşadıkları hayat normal kılardı, bu yüzden olağan görüp konuşmaya değer görmüyorlardı. Zaten genç kızın korkmasına ölü bir kuş neden olmamıştı, güçsüz bir hayvanı gözü göremeyen sadist adam korkutuyordu.
“Ne var, Jason?" deyip sorguyla kaşını kaldırdı. Ona verdiği her cevap korkusunu kapatarak cüretkâr gösteriyordu. Baş kaldırıları Jason için leziz gözüküyordu, bu doyumlar nedeniyle itaatsizliği için bu sefer cezalandırmayacaktı.
Jason bu durumun korkudan olduğunu düşününce bile mutlu olmaya başladı. Kollarını çözüp yaslandığı yerden doğrularak ayrıldı. Ona karşı cesur numarası yapan genç kıza doğru siyah postallarıyla adım attı. Bilerek ayaklarını kuvvetle yere basıyordu, ses çıksın diye zorluyordu. «Geliyorum, görmezden gelsen de duyarsın» der gibi.
“Kızım...”
Sesini hiçbir zaman olmadığı şefkatli baba tınısıyla çıkardı. Kızına daha acı versin diye alaycı rollerinde hep böyle davranırdı. “Sabahın dördünde ne işin var?” deyip gözlerini onun üzerinde sırıtışıyla gezdirdi. Oyun oynuyordu, ölüm meleğinin sinirlendiren oyunlarından biriyse genç kız zarar görecek demekti. Adımlarını ona ulaştırdıktan sonra etrafında yürüyerek devam etti. İçini kızıyla dolduracağı güzel ve tehlikeli bir çember çizmeye çaşılıyordu. Avının etrafından daireler çizerek uçuşan bir kartal gibiydi. Adımları kanatlar kadar sakin süzülüyordu. Yapmacık endişeye sahip yüzünü, kızınınkine yaklaştırdı."Yoksa... Korktun mu?" Konuşurken sıcak nefesiyle onun teninde ıslaklık bırakan bir nem oluşturdu. Usta bir oyuncu gibi rol yapıyor ve günah için sızan şeytanın yerine geçerek genç kızı habire sinirlendirmek için uğraşıyordu.
“Aa! Neden korktun ki?” diyerek diğer tarafına geçti kızının. Bu seferde yüzünün sol kısmına doğru yaklaştı. Daha sonra alaycılıkla büründüğü tüm rollerden sıyrılıp gerçek kimliğiyle yeni bir soru sordu. Soğuk ruhumu sıcak nefesiyle karıştırarak mavilerindeki korkutucu ciddiyetle baktı. "Yoksa... Benden mi?"
Adreanna ondan sıyrılıp kurtulmak için- hiçbir şey demeden gitmek istedi. İleriye doğru adım attığında Jason hemen önüne geçiverdi. Karşına dikilip gözlerini onunkilere sabitledi. “Seni uykunda öldüreceğimden mi korkuyorsun?”
Genç kızın içini korku doldurarak ciddi bir tavırla sordu. Adreanna ses çıkarmadı... Bu sessizlikte, Jason'a fırsatta verdi. Tekrar etrafında yürümeye başlayıp bir yandan da konuştu. "Biliyorsun, ben öyle sevmem." dedi kinayeyle. Kız bilmemeyi dilerdi, hemde ölmeyi dilediği kadar. Sanki güzel bir öykü anlatırmışçasına devam etti babası kızda mecbur dinledi. "Böyle tenine dokunacaksın kurbanının." elini kızın yanağına sürdü. Etrafında bir tur attıktan sonrada işaret parmağını kızının korkudan daha hızlı atan atar damarına bastırdı.
“Hayatta olduğunun kanıtlarını hissedeceksin. Bunlar Tanrı’nın işaretidir iyi yoklarsa bana olan kinini bile duyarsın. Ama Tanrı’dan sakın korkma, ben onu öldürdüm zaten.”
Soğuk ruhunun sesi kızın kulağında yankılanırken bu durumdan memnun bir şekilde gülümseyip yine etrafında gezdi. Bu sefer durduğunda daha coşkulu bir sesle "Ya da ilk o sarı derinin kesikle nasıl ayrıldığını göreceksin." diyerek elini kızın omzuna koydu. Dostane bir tavırla tüm sırlarını verirken ki hali genç kızın midesini bulandırıyordu. Bir kızın babasında öğrenebileceği bir çok şey varken Adreanna öldürmeyi öğreniyordu. Babasının bahsettiği Tanrı’nın kini için, yaşam izlerine değil sürdürdüğü yaşama bakması yeterdi. Çocukluğundan beri İsa’nın sahip çıkmamasından yakınırken şeytanın gölünden vaftiz olduğu biliyordu.
"Hele o etinin ayrıldığı zaman kasları kestikçe kan çıkar. Onların ikiye ayrılışını görmek içinse daha hızlı kesersin. İki saniye sonra orada kan dolar. Hele dudaklar..."
Babasının dudağını manasızca titremeye başladığını farketiğinde şeytani ruhununda açlık çekiyor olabileceği aklına geldi. Buna daha fazla dayanamayarak hızla geri çekildi. Göz bebeklerine kadar korkuyla titriyordu. Yinede Jason’a sezdirmemek ve korkusunu kullanmasını önlemek için yutkundu. Ama babası daha can alıcı bir bakışla üstüne gitti. Gözlerinin maviliğini onu yutmak ister gibi büyütüp yaklaştı.
“Babandan korkuyor musun kızım?”
***
“Hayır!”
Titreyen sesiyle olabildiğine tiz bir çığlık atarken hâlâ daha koşuyordu. Kaçmanın bile çözüm sayılmayacağı bir hayatın içerisinde olan genç kız, sadece koşuyordu. Sık ormanın içinde alacakaranlıkla dans edercesine süzülürken evden çıktığından beridir hiç durmadan ilerliyordu. Şeytanın evinde yakılmış tüm ateşleri kendi içinde taşıdığına inanırken sıcaklık tüm boğazını kurutmuştu.
Gözünden hayatının yaşları dökülüyordu. Bazen ağaçların arasında bir hülya ile yaşadıklarını gözünün önüne geliyordu. Bazı ağaçların arasında kan içinde bir el uzanıyor bazen ise bir çığlık yükseliyordu. Sadece onun gördüğü ve duyduğu her şey anılarından başka bir şey değildi. Çünkü o kimsenin bilmediği bir hayat yaşıyordu.
Babasını bir ağacın arkasından ona şeytan gibi gülümserken görürken gerçek olmadığının farkındaydı. Bazı yalanlar insanoğlu için farkındalıkla daha korkutucu olabilirdi. İlerlediği orman biraz açıklığa kavuştuğunda kendini geçmişinde gördü. Altı yaşındaki halini; elleri arkadan bağlı hıçkırarak ağlarken buldu. O günü unuttuğunu zannediyordu, hatırladığına şaşırdı. Tüm bunlara dayanamıyordu, altı yaşında bir çocuğa işkenceye vahşi olmayanlar dayanamazdı. Tekrar koşusuna hız kazandırdı, durup geçmişte nefeslenmek hata olacaktı.Ciğerleri nefes için yalvarırken ağzını dahi açmadı. Soluksuz koşuyordu, sanki kaçıyormuşçasına aceleceiydi. Ama sürekli içinden ondan asla kaçamayacağını söylüyordu.
Yirmi yıllık hayatında öğrenmesi gereken, hayati meseleler çok olmuştu. Babasının canavar olduğunu, katil olduğunu ve ondan kaçılamayacağını çok iyi öğrenmişti. Kaçamayacağını düşünüp duruyordu, her zaman Jason’ın kazandığı şiddetle öğretilmişti. Gereksiz bir savaş içindeymiş gibi hissetti. Savaşmak, bir vahşi ile savaşmak?.. Sadece fanilik arzusu ile yaşamak istemesinden mi yoksa elde edilmek istenen bir hayat için miydi emin değildi. Onun için hazırlanılmış bir son olduğuna emindi. Bundan kaçamıyorsa savaşmalıydı; nefes almak için ya da hayat için, ne fark ederdi ki.Ormanı aşıp nemle kaygan olan yeni çıkmış çimenlerden kurtuldu. Karşına çıkan ve onu durduran şey denize merdiven olan yüksek kayalıktı. Hızla dönüp arkasına baktı, babasının gelmeyeceğini biliyordu. Çünkü kendi isteği ile onun yaratmış olduğu cehenneme dönünce Jason, çaresizliği karşısında mutlu olurdu. O adam bir bataklık gibi içine çekilenlerle büyüyor ve büyüleri ile içine çekiyordu.
Annesini anımsadı, babasının ona karşı kullandığı en büyük kozdu. Ruh hali nedeniyle düşünceleri annesini bile sakladı. Bu hayattan kurtulmak istiyordu ama nasıl yapacağında hâlâ daha emin değildi. En büyük düşünce içinde fırtınalar kopararak zihninde çığlık atıyordu. «Kurtul!»
Kayalıkların aşağısı denizdi bunu yeni gelen güneşin sayesinde görebiliyordu. Koyu deniz, kara parçalarının arasındaki kıymıktı. Onun lensle kapattığı baba geninden gelen mavi gözleri gibi. O adama benzemekten öyle korkuyorduki bu fiziksel görünüşünü bile değiştirmeye çalışmasından belli olurdu. Saç rengi ve göz rengi babasındandı, hiçbir noktasıyla annesine benzemiyordu. Korkudan kurtuldu ve kalbine cesaret birikti. Artık kurtulmak için cesareti bulabiliyordu kendinde, büyüdüğünde ya da daha fazla büyüyemeyeceğinden dolayı olabilirdi. Cesaretin ilk hareketleri ayaklarında oldu ve hızla koşmaya devam etti. Ölüm meleğinin göz hizanına gelip hayatı hakkında karar vermek istiyordu. Eğer ölüm meleği onun ruhunu alırsa bunu gecikmiş bir iş olarak sayabilirdi. Belki de ölüm meleği ona gidip yaşamasını beklenilen zamanın henüz gelmediğini söyleyecekti.
Bunlardan hangisi ise kesin bir sonuca varmak için riske girebilirdi. Huzur dolu bir yaşam için her şeyi yapardı ama önce emin olmalıydı. Ölürse kurtulurdu, kurtulmazsa savaşacak ve ölecekti.
Saçları kadife kuşak misali ardından sallanırken bir kaç dakika sonra ayağı basacak zemini kaybetti. Deniz onu büyük bir arzu ile kendine çekiyordu. Boşluktaki nefes harbi ve varlığın ağırlığı midesinin yukarısında bir baskı oluşturmuştu. Hava yüzüne çarparken bedenine bir yudum misali nefes aldı. Ölmeyi diledi, Tanrı’ya çocuğun yap beni diye dua ediyordu.
Süratle suyla buluştuğunda onun yerine sular yükseldi havaya ve o suların yerine gömüldü denize. Saklanırcasına indi dibe...
Gözleri denizin tuzundan acırken bu hoş acıyla inatlaşmasında lenslerini kaybetti. Karanlık ve hâlâ soğuk maviye bakıyordu. Görüleceklerden çok beklediklerinde dolanan gözleri asla kalıydı. Kaçmak istemeden ve yaşamak istemeden suya uyum sağlayıp, dalgalan vücudu ile kalbi umutsuzluk içinde dibe yüzdü. Yaşam için aldığı son nefesinide dudaklarında denize üfledi. Hava yerine olan gökyüzüne dönerken arkalarından baktı. Yükselen hava baloncukları denizden yavaşça yükseldi o ise yerinden memnun bir şekilde gözlerini kapadı. Ölüm böyle tatlı olabilirdi, babasından daha şevkatliydi. Aslında gözlerini açıp ölüm meleğine bakmak istiyordu. Neye benziyordu acaba? Babasının öldürdüğü insanlar en son kimi görüyordu merak etti. Ölüm meleğinin göz hizasına gelebilmiş miydi?










