*
Odamın ahşap parkesinde yerlere saçılmış kağıtlar ve araştırma notlarıyla tımarhaneden kaçmış birine benziyordum. İç sesim makul olmamı isteyince başımı salladım. Belki de durmadan kağıtları karıştırıp duran; tımarhane kaçkını ben ile, sınav haftasına hazırlanan inek bir öğrenci arasında fazla fark yoktur.
Durmadan başımı ovalıyor, bitmek bilmeyen kahve ve ilaç stoklarımın sınırını zorluyordum. Başımın içinde beynimi kemiren bir şeyler olduğuna yemin edebilirdim. Odaklanabilmek için birkaç vitamin hapını, ağrı kesici ile birlikte mideme gönderdim, üzerine de yarım bardak filtre kahveyi.... Yüzümü buruşturdum ve süt tozu paketine bakarak bu kadar erken öldüğü için yas tutma kararı aldım.
Cızırtılı bir ses parkede titreşip kağıtları hareketlendirince, kağıt ordusunu etrafa savuşturarak telefonumu aradım. Üst üste binmiş birkaç dosya kağıdının altında esir kalmış telefonumun ekranında gözlerimi gezdirdim ve Karen'ın fotoğrafını görünce kağıtlarla yeniden üzerini kapadım.
Vitamin, kahve ve araştırma. Karen? Karen yok. Ondan neden kaçtığımı bilmiyordum, belki 36 saat uykusuz kaldığım içindi. Belki de 'İyiyim.' diyemeyecek kadar yalanlardan mahrum kaldığım için.
Başım yeniden sızlayınca iç geçirdim ve gözlerimi yumdum. Uyku, hayır. Araştırma, evet. Uyku isteği? Çok fazla. Gözlerimi açarak kağıtların üzerinde göz gezdirdim. Rüyalar Alemi hakkında bulabildiğim, işime yarayabilecek hiçbir şey yoktu. Kağıtların yarısından fazlası Melekler hakkındaydı ve kırk beş dakika kadar bir süre boyunca üç kupa filtrelenmiş kahve ile beraber Enochian dilinde yazılmış büyülere bakıyordum. Anafiel'in beni, bir girdap yaratıp içine fırlatırken söylediği büyülü kelimeleri düşünüyordum.
Zihnimdeki kelimeler silikleşmişti. Ama kesinlikle bizim dilimize ait değildi. Enochian? Gerçekten melekler olabilir miydi? Beynim Enoch alfabesini öğrenmeye çalışırken ızgara olmazsa, biraz daha iyi anlayabilirdim belki de gerçekleri. Kağıtların arasında uykusuz gözlerimle ne yapacağımı
hesaplamaya çalışırken merdivenlerin gıcırtısı vücudumdaki gerilimi tetikledi. Kapının arkasındaki beyzbol sopasını usulca aldım ve gıcırtılar artarken, kulaklarımda atan kalbimle beklemeye başladım. Birkaç adım ötemdeki gıcırtı önce duraksadı, sonra daha sessiz bir şekilde yeniden yaklaşmaya başladı. Sopayı kaldırmış, vurmaya hazır bir şekilde beklerken cılız bir ses içeri süzüldü.
"Kate?"
İç geçirerek sopayı kapının yanına yere bıraktım.
"Karen?"
Başını içeri uzatarak, biraz önce beyninin dağılmak üzere olduğundan ve kıl payı kurtulduğundan haberi olmayan Karen bana endişeli bir gülümsemeyle baktı.
"Seni tam 27 kez aradım."
"Fark etmemişim." diye mırıldandım umursamaz bir ifadeyle. Bir süre anlam veremediğim donuk bir ifadeyle gözlerini bile kırpmadan baktı. Huzursuzlanınca gözlerimi kaçırdım ve kağıt ordusunun yanına dönüp, hızlı hareketlerle toparlamaya başladım. Donduğu yerden çözülerek yanıma geldi ve toplamaya çalıştığım kağıtları elimden alarak gözlerini ışık hızında satırlarda gezdirmeye başladı. Birkaç dakikanın sonunda 40 dosya kağıdını okunmuş vaziyette toparladı ve çantasına tıkıştırdı.
"Hey, ne yaptığını sanıyorsun!"
"Büyü yapamazsın."
"Büyü falan yapmayacaktım, sadece araştırma onlar. Geri ver."
"Hayır, şimdi uyuyacaksın ve bütün bu saçmalıkları unutacaksın."
Mavi gözlerine odaklandım. İçlerinde bir yerde titreşen kızıl lekeler benim hayal gücümün bir ürünü müydü?
"Şimdi!" diye bağırdı yüksek sesle ve garip bir ultra güç ile zorla yatağa soktu.
Şaşkınlıkla ona bakarken vücudum haddinden fazla gerilmişti.
"Vücudunda doping etkisi yaratacak ne kullandın, Karen?"
"Sadece sinir."
Sonra kirpiklerini kırpıştırdı ve sevecen mavi bakışları geri döndü. "İyi uykular, Kath."
Şaşkınlıktan mı yoksa yorgunluktan mıdır bilmiyorum ama uyumaya karar vermiştim. Kahve ve ağrı kesici beni sadece 36 saat ayakta tutabilmişti. Beynimde sızlayan damarlar uyku için yalvarırken gözlerimi kapadım. Her şey aptal bir rüyadan ibaretti, yeniden aynı rüyayı görmeyecektim. Yani öyle olması gerekiyordu ve zihnimde uçuşan kar taneleriyle bir süre bakıştıktan sonra karanlık zihnime gömüldü.
*
Gözlerimi araladığımda yaratıcı birkaç küfür bulabilmek için beynimi zorladım fakat o içerisinde bulunduğu şoktan dolayı olsa gerek, oldukça sessizdi. Pencere yeniden açıktı, gökyüzü diğer her şey kadar beyazdı. Açık pencereden içeriye süzülen iri, gösterişli kar taneleri tıpkı hatırladığım gibiydi. İç geçirerek yatakta doğruldum ve şakaklarımı ovalamaya başladım. Gerçek olamazdı, değil mi?
Dejavu hissiyatını zihnimden söküp atarak yataktan indim ve pencerenin sürgüsünü aşağı indirdim. Arkamı dönüp odadan çıkacağım sırada buharlaşan yatak ise beni bu sefer yeteri kadar şaşırtamamıştı. Uzun ince koridorda yürüyüp, canlı kalıntısı ararken tablolar dikkatimi çekti. Artık baktığım zaman renkleri solmuyordu. Bu duruma sevinsem mi, üzülsem mi karar veremeyince yürümeye devam etme kararı aldım. Belki de tablolar ikinci kez geldiğim için beni tanımıştı ve benden saklanmıyorlardı?
Kim bilebilir ki? Bu deli saçması yerde her şey olabilirdi. Koridorun sonuna yaklaşınca belirginleşmeye başlayan ahşap kapı, dokunmaya kalktığım sırada hızla açıldı ve ben ilerledikçe, aşağıya doğru merdiven basamakları eklenmeye başladı. İçimde tüm bu garipliklere alışabileceğini fısıldayan yanım kıpırdandı. Ona gözlerimi devirip fantastik bir filmde olmadığımızı hatırlatmak istedim.
Çıplak ayaklarım karlı zemine değince ürperse de saniyenin onda biri kadar bir süre içinde ısındı ve bastığım yerdeki karları eritti. En azından bu sefer bacaklarım çıplak değildi. Başımı aşağıya eğince gözlerim kareli pijamalarıma kaydı. Bu pijamalarla kesinlikle bu dünyaya ait değildim.
"Hoş pijama."
Yabancı ses ile afallayarak başımı kaldırdım ve onu ilk kez orada, şiddetle yağan kardan korunmak için bir ağacın altına sığınmış, volta atarken gördüm. Birkaç düğmesinin serbest bırakıldığı, kan lekeleri olan beyaz bir gömlek ve eskimiş bir kot pantolonlaydı; tıpkı benim gibi yalın ayaktı. Yine de dünya üzerindeki tüm erkeklerden daha çekici görünüyordu.
"Kareli şeyleri seviyorum." diye mırıldandım sesimin çatlamasından endişe duyarak.
Yüzüne anlamlandıramadığım bir gülümseme yayıldı.
"Tuhaf."
Kaşlarımı çattım ve birkaç adım atarak ağacın altına sokuldum.
"Tuhaf olan ne?"
Buz mavisi gözlerindeki kahverengi kehribar lekeler kıpraştı.
"Sensin."
Bir süre atmayan kalbimle ona bakıp cevap vermeyince devam etti.
"Seni burada ilk kez görüyorum."
"Buraya çok sık gelir misin?" diye mırıldandım etrafımda göz gezdirerek.
"Fırsat buldukça kaçamak yapıyorum işte." dedi yürümeye başlarken.
Nedense onu takip etme isteğime engel olamadım ve arkasından yürümeye başladım.
"Bir tatil köyünden bahsediyormuşsun gibi, ama burası çok daha değişik bir yer."
Sıcak gülümsemesi yüzüme dokundu.
"Hiç gezme fırsatın oldu mu?"
"Aslına bakarsan bu ikinci gelişim ve hala aklımı kaçırıp kaçırmadığımı sorguluyorum kendi kendime."
Tok kahkaha sesi ağaçları sarmalayıp yankılanınca küçük bir tebessümle devam ettim.
"İlk gelişimden sonra uyuşturucu veya alkol etkisinde olabileceğimi düşündüm hatta."
Kusursuz beyazlıktaki dişlerini sergilemeye devam etti sessizce. Gözlerimi gülüşünden ayırıp tablonun bütününe odaklayınca bu sessizlikten hoşnut olduğunu düşünsem de, ben huzursuzdum ve kesinlikle meraktan ölmek üzereydim. Saniyeler birbirini kovalarken ve biz adımlarımızı sıklaştırıp yürümeye devam ederken aklıma gelen ilk soruyu dudaklarımın arasından serbest bıraktım.
"Senin ilk gelişin ne zamandı?"
Gülümsemesi ufak bir tebessüme kadar düşse de yüzünden silinmedi, fakat gözlerinde keyfinin kaçtığının sinyallerini verircesine bir ifade belirdi.
"Saymayı bırakalı uzun zaman oldu ve buradaki zaman kavramı oldukça farklı."
Üstün zekamla onu hayran bırakacak cevabı verdim.
"Hmm."
Garip bir ifadeyle bana döndü ve yüzünü buruşturdu.
"Sen titreşiyor musun?"
"Ne?"
Elimi tutarak göz hizama getirdi. Gittikçe soluyor, saydamlaşıyor ve tuhaf bir şekilde titreşiyordu.
"Sanırım uyanma zamanın gelmiş."
"Seni yeniden görebilecek miyim?"
Buz mavisi gözlerindeki kehribar rengi lekeler genişledi ve dudağının kenarları yukarı kıvrıldı.
"Bilmem, kaderimize ne yazılmışsa onu yaşarız. Belki yeniden aynı ağacın altında karşılaşırız."
İçimi sarmalayan anlam veremediğim hüzne rağmen gülümsedim.
"Belki de."
"Hadi, gözlerini kapat ve zihnini rahat bırak ki bedenine giden yolu bulabilsin."
Yatıştırıcı ses tonuyla gevşeyerek gözlerimi kapattım. Bedenim rüzgarla sarmalanmadan hemen önce kulağıma iç gıdıklayıcı bir tonda fısıldadı.
"Uyumaktan korkma. Seveceksin."
Rüzgar beni aşağıya çekerken yeniden düşme hissiyle sarsıldım ve ruhum bedenime girerken sertçe yere çakıldığımı hissettim. Acıyla gözlerimi araladığımda odamdaydım ve güneş yeni yeni ışıklarını saçmaya başlamış, şişkin gri bulutların arasından el sallıyordu. Karnımda oluşan tatlı bir sızı, zihnimde yeni sorular vardı.
Bütün bunları kabullenip alışabilir miydim? İç sesim çığlık çığlığa delirdiğimi haykırırken, tüm bunlara bir ot ya da bir tür uyuşturucunun sebebiyet verdiğini duymak istediğimi fark ettim. Böylesi daha kolay gelecek gibiydi. Yabancının sesi zihnimdeki boşlukta yankılandı.
"Uyumaktan korkma. Seveceksin."