İçeriğe geç

VAHŞİ

Bölüm 1 · 9 dk okuma

VAHŞİ

Bölüm 1

BÖLÜM BİR // RÜYA

Vücudumu yalayıp geçen soğuk rüzgara karşı zihnim oldukça şaşkındı. Oysa uyumadan önce pencereyi kapatmış, kendimi kalın yorganla sarmalamıştım. Huzursuzca kıpırdandıktan sonra esnedim ve gözlerimi aralayarak gün ışığına alışmaya çalıştım.

Sabah mı olmuştu? Sanki birkaç dakika önce yatağa uzanmış gibi hissediyordum. Yorgun, uykusuz ve kesinlikle akşamdan kalma. Kısa bir gerinme işleminden sonra kendimi yataktan attım ve baş dönmesini yok sayarak şakaklarımı ovaladım.

Çevreme kısılmış gözlerimle bakınırken dün gece olanları hatırlamaya çalışıyordum. Kendi yatağımda uyuduğumu sanacak kadar ne içmiş olabilirdim ki? Hafızam puslu bir camın arkasından beni izliyor ve bildiklerini kendine saklıyor gibiydi. İç geçirdim.

Çantam bile ortalıkta görünmüyordu. İç sesim bir daha içki içmemem gerektiğini fısıldarken başımı salladım. Bu beyazlara bürünmüş, bana hastane odasını anımsatan yerden acilen kurtulmam gerekiyordu. İşe tenimi ısıran soğuk rüzgarı engellemekle başladım. Pencerenin sürgüsünü indirdikten sonra çantamı aramaya koyuldum. Çantamı bulmalı ve içindeki telefona ulaşarak beni burada bırakan moronu azarlamalıydım.

Beyaz zeminde eğilerek yatağın altına baktım. Hiçbir şey yoktu. Ne telefon, ne çanta. Ufak bir toz zerresi bile yoktu. Gözlerimi kırpıştırdım ve tam geri çekileceğim sırada onu gördüm. Bir çift ela göz yatağın diğer tarafından bana bakıyordu. Tabii ki de ürkmedim! Sadece korkudan altıma yaparken başımı yatağın demir iskeletine vurdum! Kısa bir inleme sesiyle geri çekilip acıyla elimi başıma yerleştirdim. Endişeli bir yüz ifadesiyle ürküp kaçmamdan çekinircesine sakin hareketlerle yanıma yaklaştı.

"İzin ver bakayım." diye mırıldandı kadife sesiyle. Ses tonuyla gevşeyerek elimi başımdan çektim. Kısa bir incelemeden sonra çarpık bir gülümsemeyle bana baktı.

"Sorun yok gibi görünüyor."

"Teşekkürler."

Gülümsemesi yüzüne yayıldı.

"Ben Anafiel."

İsmi karşısında afallasam da bozuntuya vermeden devam ettim.

"Tanıştığıma memnun oldum. Ben de..." Duraksadım. Sahi, benim adım neydi? Zihnimi yokladım, bomboştu. Beyin kıvrımlarım hala alkolün etkisinde olabilir miydi?

"Hatırlamıyorum." diye mırıldandım şaşkın bir tavırla.

"Sorun değil. Rüyalar Alemi'ne ilk gelişin. İlk seferinde hafıza kaybı yaşayan ne kadar ruh var bilsen şaşırırdın."

Rüyalar Alemi ve ruhlar? Geniş gülümsemesini, düzgün, biçimli burnunu ve yeşil benekli ela gözlerini inceledim. Bu güzel yabancının ağzından çıkan her kelimeyi beynim çarpıtıyor olabilir miydi?

"Rüyalar Alemi burası mı yani?"

"Evet."

"Yeni bir otel falan mı? Bence burası fazla beyaz. Hastane görünümünün dışına çıkmak için en azından şu yataktan kurtulun." dedim endişeli bir gülümsemeyle ve başımı yatağa çevirdim. Gülümsemem solarken endişem kanıma karışıp son hızla dolaşmaya başladı. Kirpiklerimi kırpıştırdım.

"Yatak nerede?"

"Artık ihtiyacımız kalmadığı için yok. Hadi gidelim. Adının yazdığı parşömeni almamız gerek."

Kaşlarımı çattım.

"Ne parşömeni?"

"Rüyalar Alemi'nin bu bölümüne girebilecek kişilerin adı parşömende yazı olur. Orada adın yok ise, buraya giriş yapamazsın. Burası yasaklı."

Anafiel'ın güzel yüzüne ve büyüleyici gülümsemesine aval aval bakmakla yetindim. Ne diyordu bu adam yahu?

"Hadi gel, alışacaksın."

Beni odadan çıkarınca çekingen bir tavırla etrafıma bakındım. Gizlenmek istercesine baktığım anda solan tablolar, kaybolan kapılar ve kir tutmaya cesaret edemeyecek beyazlıkta duvarlar... Anafiel ilerlerken bir anlığına duraksayarak arkama baktım. Uyandığım odanın kapısı gürültüyle kapandı ve yok oldu. Bir hayalden kurtulmaya çalışırcasına başımı sallayıp yeniden baktım.

Her şey gerçek gibi görünüyordu ya da ben kafayı sıyırmıştım. İki düşünce de birbirinden korkunç gelince yeniden yürümeye başladım ve hızlanarak Anafiel'a yanaştım. Burada tek başıma kalmak istemiyordum.

Uzun ince koridorda ilerlediğimiz süre boyunca hiç kimseyi görmemiş olmam bir yana, Ekim ayında yağan ve pencereye çarpan kar tanecikleri de ayrı bir şaşkınlık konusuydu. Yürümeye devam etmemi sağlayan etken artan merakım, biriken sorularımdı ve sessizlik kulaklarımı tırmalamaya başlayınca boğazımdan kaçan kelimelere hakim olamadım.

"Diyelim ki burası gerçek ve Rüyalar Alemi diye bir yer var. Buraya girebilecek insanları neye göre seçiyorsunuz?"

Omuz silkti.

"O işlerle ben ilgilenmiyorum. O Tanrı'nın işi ve buraya girmeni istiyorsa, bir sebebi vardır."

"Ne gibi?" diye sordum kaşlarımı çatarak.

"Tanrı'nın kararlarını sorgulayamazsın."

Kasılan çenesiyle sert ses tonu yeniden sessizliğe ve düşüncelere gömülmeme sebep olmuştu. Beynimin bir kısmı hala alkolün etkisinde olduğumu söylüyordu. Oysa her şey çok gerçekçi görünüyordu ve bu tenimin ürpermesine sebep oluyordu.

Aramızdaki gerilimin havada çıtırdadığını hissettim. Geniş ahşap kapıyı kaslı kollarıyla zorlanmadan itti ve mavi-beyaz gökyüzüyle karşı karşıya kaldık. Ben gökyüzünü ve bu yabancı yeri incelerken, Anafiel beni beklemeden basamakları inip eski bir taş yapıya yürümeye başladı. Merakla birkaç adım atıp kapıdan uzaklaşınca gürültüyle kapandı.

Arkamı dönünce ahşap kapı yerine beyaz bir duvarla karşılaştım ve içkime hap atılıp atılmadığını merak ettim. Ya da ot mu içmiştim acaba? Hafızam bana kaşlarını çatıp sessizliğini korumaya devam edince basamakları inerek karla kaplanmış toprakta yürümeye başladım.

Ayaklarım çıplaktı, üzerimde sadece ince askılı siyah elbisem vardı fakat garip olan sanki birisi üşüme hissini kaldırıp dolaba atmıştı. Kaşlarımı çattım ve gerçekliğinden emin olmak istercesine eğilerek kara dokundum. Tüm bu olanları aklım almıyordu. Eğer aklımı yitiriyorsam bundan haberdar olmak istiyordum.

Tapınağa yürümeyi kesmiş ve bir ağaca yaslanmış halde beni izleyen Anafiel'a çömeldiğim yerden baktım.

"Hissetmiyorum."

Gülümsedi.

"Neyi?"

"Soğuk havanın tenime çarpmasına rağmen üşüme hissini, ayaklarımın altındaki karın parmaklarımı ve ayak tabanımı soğuktan yakmasını."

Gözleriyle ayaklarımın altındaki kara odaklandı ve kar taneleri ayrışıp hareketlenerek çıplak bacaklarımın etrafına dolandı. Bacağıma yapışan her tane, bacağımı ısırıyor ve tenimin sıcaklığıyla eriyordu. Saniyeler ilerledikçe tenimin ısısı düştü ve yapışan taneler birbirlerine tutunarak kalıplaştı. Soğuktan birbirine çarpan dişlerimin arasından şaşkınlıkla Anafiel'e bakınca sırıttı ve kar taneleri yere düştü. Vücudumun ısısı kendiliğinden artarken, eskisinden de sıcak hissediyordum. Anafiel yaslandığı ağaçtan ayrılarak yanıma ilerlemeye başlayınca elimle onu durdurdum.

"Yaklaşma."

"Sorun yok, bana güvenebilirsin."

"Sana yaklaşma dedim!"

Olduğu yerde kaldı ve ellerini havaya kaldırdı.

"Peki, tamam. Ne yapmamızı istiyorsun öyleyse? Sonsuza dek burada dikilemeyiz."

"Gitmek istiyorum." diye mırıldandım etrafıma bakınarak. "Ne saçmalıyorsun ya da burada neler dönüyor anlamıyorum ama gitmek istiyorum. Gitmem gerek."

Ellerini yavaşça aşağı indirdi.

"Benimle gelmen gerek."

"Lanet olsun seninle gelemem! Gitmek istiyorum. Kim bıraktı beni buraya?"

Bezmiş bir tavırla başını iki yana salladı.

"Kendin geldin."

"Nasıl?" diyerek ayak direttim. Nasıl olurdu? "Richmond'tan ne kadar uzaktayız?"

Kollarını göğsünde birleştirdi ve sırtını yeniden kalın ağacın gövdesine yasladı. Uçuşan karlara bakındım.

"Hangi eyaletteyiz? Yılın bu zamanı Virginia'ya kar yağmaz. Cevap ver seni lanet olası ucube."

Ela gözlerindeki yeşil benekler genişledi ve gözleri karardı.

"Sana Rüyalar Alemindeyiz diyorum. Zorluk çıkartmazsan şu arkamızda kalan Tapınağa gireceğiz."

Kaşlarımı çatarak tapınağa baktım.

"Ya sonra?"

"Sana sunaktan su içirdikten sonra isminin yazılı olduğu parşömeni vereceğim. Sende birkaç damla kanını bir kadehe akıtarak parşömeni içine atacak ve yakacaksın. Hepsi bu."

Korkumun kokusu burnuma doldu.

"Ve gidebilecek miyim?"

İç geçirdi ve yorgun bir sesle "Evet." diye mırıldandı.

Hiç tanımadığım ve hatta aşina bile olmadığım buğulu bir ses zihnimin duvarlarına çarptı. 'Eve dönebilmek için onu takip et.'

Zonklayan başımı ovuşturdum iç geçirerek. Anafiel sorularla çevrelenmiş ela gözleriyle bana bakınca sessizce yanından geçtim ve tapınağa yürümeye başladım. Uçuşan karlar bana eşlik ederken, Anafiel fısıltı kadar sessiz bir şekilde adımlarımı takip etmeyi seçmişti. Kabul etmeliydim ki şu an beynimin içinde büyük bir boşluk vardı ve beyin kıvrımlarım alev almış durumdaydı. Hiç neler olduğunu idrak edemediğiniz zamanlar oldu mu? Tüm yaşananların hayal gücünüzün bir ürünü olduğunu, hatta belki psikolojinizin bozulduğunu ve delirdiğinizi düşündüğünüz zamanlar? Evet, benim oldu. Şu an tam o anı yaşıyordum ve neden hala çığlıklar atarak kaçmadığımı merak ediyordum.

İç sesim Evinden çok uzaklardasın, diye fısıldadı. Ve dönüş yolunu sadece Anafiel gösterebilir.

Büyük taş yapının önüne gelince duraksadım. Uzun kalın kolonların üzerindeki süslemelere kaydı gözlerim ve çekinerek parmak uçlarımla desenlere dokundum.

"Çok soğuk ama nasıl anlatsam ki? Çok tatlı, tenimi ürperten bir soğukluk. Dokunma isteğin artmıyor mu? Bu nasıl mümkün olabilir?"

Gülümsedi.

"Meleklerin Tapınakları. Sen Şeytanların Tapınağını gör bir de. Parmakların ateşten yapılmış kirişlere yapışsaydı geri alamazdın."

Gözlerim irileşti.

"Şaka yapıyorum." İçeri girdi, daha sonra ciddileşerek güçlü bir sesle "Seni Melek Tapınağına davet ediyorum." dedi.

Tuhaf ama eğlenmediğimi belirten bir ifadeyle ona baktım ve şaka yapmaya devam edip etmediğini merak ettim. Gözlerimi devirip bu saçma sapan ritüelin bir an önce bitmesi için dua ederek tapınağa girdim.

Etrafa bakındıktan sonra sıkılmış düz bir sesle mırıldandım.

"Eee ne yapıyoruz?"

"Biraz saygılı oluyoruz. Burası tapınak."

Gözlerimi devirdim ve alaycı bir tavırla "Tabii." diye mırıldandım. "Eminim öyledir."

Çatık kaşlarının arasından kızgın bir şekilde baksana da bir şey demeden berrak, ışıltılı suların köpürdüğü sunağa ilerledi, altın işlemeli bir kadehi suya daldırdı ve daha sonra bana uzattı.

"Hoşgeldin Ruh. Rüyalar Aleminin suyu seni arındırsın ve gözlerindeki perdeyi kaldırsın. "

Dalga geçip geçmediğini anlamak için ela gözlerine baktım fakat yüz hatları kadar gözleri de ciddiydi. Elindeki kadehi alıp dudaklarıma götürürken yemin ettim. Eğer bu salak bir kamera şakasıysa beni burada bırakıp gideni öldürecektim. Gerçekten. Anafiel elime sapı kemikten yapılmış bir bıçak tutuşturup geniş sunağın yanındaki melek heykeline ilerlemeye başladı. Ben bundan sonraki kısımları merakla ve sabırsızlıkla beklerken Anafiel heykelin önünde tek dizinin üzerine çöktü, başını öne eğip bir şeyler fısıldamaya başladı.

Heykelin mermer zemininde altın sarısı bir parşömen belirdi. Kirpiklerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. Anafiel ise gülümseyerek başını kaldırdı, kağıdı ince parmaklarının arasına aldı. Derin bir nefes alarak üzerindeki siyah kurdeleyi çözdü, merakla ruloyu açtı. Ela gözlerini parşömende gezdirirken gülümsemesi soldu ve kaşlarını çattı.

"Sorun ne?"

Şaşkınlığı sesine karışmıştı.

"Adın."

"Ne olmuş adıma?"

"Hala hatırlamıyorsun, değil mi?"

"Hayır." diye mırıldandım korkuyla. "Sorun ne?"

Çenesi kasıldı.

"Buradan gitmen gerek ama anlamıyorum."

"Neyi anlamıyorsun?"

"Buraya nasıl gelebildin?"

Tatlı fısıltısı yüzüme çarpınca sersemledim.

"Bilmiyorum."

İki eliyle omuzlarımdan kavradı ve sert bir sesle bağırdı.

"Biliyor olmalısın. Söyle."

"Sana bilmiyorum dedim!"

"Lanet olsun." diyerek geri çekildi ve gür siyah saçlarını karıştırdı.

"Adın parşömende yazmıyor."

Kaşlarımı çattım.

"Bu da ne demek?"

Ela gözlerindeki yeşil benekler titreşti.

"Buraya ait değilsin. Gitmen gerek."

Sonra anlamadığım dilde bir şeyler fısıldayarak beni iki eliyle sunağın içerisine itti ve bağırdı.

"Ait olduğun yere dön!"

Fısıltıları beni sarmalarken yarıktan akan berrak su, altın sarısı bir girdaba dönüşerek beni içine çekti. Su bütün nefesimi yutuyor, kulaklarıma ve burnuma doluyordu. Siyah saçlarım yüzüme dolanınca etraf karardı. Korkuyla yüzümü kamçılayan saçlarımı geri ittim ve su yerine rüzgarın bedenimi sarmaladığını fark edince şaşkınlığım kanıma işledi. Buğulu mavinin arasından aşağı kayıyormuş, adeta düşüyormuş hissi yayıldı bedenime. Sırtım gürültüyle sert bir zemine çarptı ve gümbürdeyen kalbimin sesiyle gözlerimi yatağımda açtım.

Yumuşacık güneş ışığı pencereden içeri sızıyor ve yeni günün başladığını haber ediyordu. Yatakta telaşla doğruldum ve ellerimi çevirip, açıp kapayarak gerçekçiliğini kontrol ettim. Gözlerim çıplak ayaklarıma kaydı. Uzanarak parmaklarıma dokundum. Soğuktan buz kesmişti. Zihnimde uçuşan kar görüntüsü belirince yataktan atladım ve pencereye koştum.

Gri bulutların arasından süzülen yumuşak güneş ışığı, sararmış ve arka bahçeme dağılmış yapraklar, alabildiğine kahverengi kurumuş topraklar... Rahatlayarak iç geçirdim ve "Hah," diye mırıldandım aynaya yürürken. "Aptal bir rüyaymış."

Aynadaki görüntüm içimdeki korkuyu ve telaşı yeniden ateşlerken aynaya yaklaştım. Gözlerim, aynadaki kahverengi gözlere Bu nasıl mümkün olabilir? diye sordu ve şaşkınlıkla solan beyaz yüze odaklandı, daha sonra saçlara kaydı. Siyah saçlarımın bir tutamını uzun parmaklarımın arasına alarak daha dikkatli inceledim. İç sesim korkuyla fısıldadı.

'Saçlarının arasındakiler kar taneleri mi?'

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.