Şuanda oluşan kalabalığın içerisinde sadece bir kişi ile göz göze gelebiliyordum. Draven… Panik olmam gereken yerde nasıl beni bu denli sakinleştirebiliyordu bu adam? Nasıl kalbimi söküp alacak kadar acımasız, fakat bir o kadarda zarar vermekten korkar gibi bakabiliyordu? İstediği nefret miydi? Yoksa sevgi mi? Kıskançlık mı? Yoksa hayranlık mı? Çok gizem dolu biri o… Onu anlayamıyordum. Ablamın kolumu sertçe tutuşu ile sarsıldım ve ona döndüm. Gerçekliğe dönünce 10 görevlinin yan yana dizilmiş olduğunu ve kız erkek karışık bir şekilde sıra olup kontrol edildiğini gördüm. Çok acımasızca kontrol ediyorlardı. Bir kaç kızın elbisesinin kenarı yırtılırken bazı soylu adamların gömleğini bile çıkartmaları emrediliyordu.
“Abla, bir şey yapalım! Sıçtık resmen!”
Ablam gözleri ile kaçabileceğimiz bir çıkış arıyordu. Anında sanki başının üstünde bir sarı ampul yanmış gibi bana döndü.
“Buldum! Kontrol için kadın görevli rica edeceğiz. Kadın görevliler aşağıda olmalı. Onlar gelene kadar kaçacağız. Dışarıya çıkarken ise kontrol yerinden geçtiğimiz için bizi sorgulamadan dışarı çıkartacaklar! Bir at çalıp gideriz? Olur bence, sence olur mu?”
Bu kadar kısa sürede bu denli düşünebildiği için içimden onu tebrik ettim.
“Olur tabikide! Kurtulalım yeter bana!”
Elimden tuttu ve ilk sıralara yerleştik. Önümüzdeki çift birlikte kontrol yaptırmak istiyordu ama görevliler o kadar sertti ki zorla kollarını çeke çeke onları ayırdılar. Kadının çekiştirilen kollarında şimdiden morluklar oluşmaya başlamıştı. Adamsa ses çıkartamıştı. Korkak adam. Sahiden bu mühür o kadar önemli miydi ya? Biz neye bulaştık böyle… Sıra bize geldiğinde sakince sordum.
“Bizi bir kadın kontrol edebilir mi?”
Görevli adam sinirlice bana baktı:
-Sence böyle bir şey mümkün olsa ben seni neden kontrol ederim! Aptal!
Ablam araya girdi.
“Hey hey hey! Ağır ol, sen bir görevlisin; o ise bir saray mensubu. Saygılı ol! Hem kardeşimin travması var. Git bize kadın birini çağır.”
Adam ağzı açık bir şekilde bize bakakaldı. Hemen Kral Alaric’e döndü. Yüzümüzde maske olduğu için bizi tanıyamıyorlardı. Kral bize sorgulayan bakışlar atarken benim kahvelerim tekrardan Draven’ın yeşilleriyle buluştu. Yüzünde anlamsız bir ifade vardı. Bizi tanımış mıydı? Hayır, bu imkansızdı! Maske vardı bir kere. Gerçi yıllardır düşman olduğum bir insan beni gözüm hariç başka yerlerimdede tanıyabilmeliydi. Kral umursamaz bir şekilde görevliye yanıt verdi:
-Boşversene şunları, zaten kızın travması varmış. Bunlardan sıkıntı gelmez. Git getir kadın personel. Uğraşamam bu değersizlerle. İstediklerini yapıp siktir olup gitsinler.
Ben bu adamı çok pis döverdim ama. Hemde öyle bir döverdim ki ağzını burnunu kıracak cinsten! Şuan çok pis kıl olmuştum adama. Neymiş “Uğraşamam bu değersizlerle. İstediklerini yapıp siktir olup gitsinler.” Düşündükçe sinirleniyordum! Ellerimi yumruk yaptım lakin vurmadım, vuramadım. Daha doğrusu cesaret edemedim. Erkek görevli bize yadırgayıcı bakışlar atıyordu. Aşağıya doğru yöneldi adam. Ablama döndüm.
“Üç diyince”
Bir…
İki…
Üç…
“Üç! Şimdi!”
Hemen ablamın elini tuttuğum gibi o büyük kargaşanın içerisinden koşmaya başladım. Arkama dönüp bakacaktım ki… Draven… Bana çok garip gözlerle bakıyordu. Sanki “Devam et, bakalım nereye kadar?” Der gibiydi. Hassiktir! Anlamıştı, başından beri herşeyi biliyordu! Başını hafifçe sola doğru eğdi. Bana omzunun üzerinden baktı. O saniyelik bakışmamız bile benim kalp atış hızımı değiştirecek seviyedeydi. Ona daha fazla zaman harcamadan saray koridorlarına daldık. Normal gözükmek için daha sakin yürürken altıma edecek gibiydim. Hemde balonun başından beri eteğimin altına sakladığım hançer beni kaşındırmaya başlamıştı. Bir umumi lavaboya daldık ablamla. Ablam bana baktı ve kararlı bir sesle:
-Camdan atlayacağız.
Şok olmuştum.
“Ne?! Nasıl abla? Ölürüz resmen! Hem aşağıda bitkilere nasıl düşeceğiz? Açı ayarlayıp mı havalanacağız? Saçmalama! Asla olmaz!”
-Sana sormadım Vaelora, sana atla dedim!
“İlk sen atlasana ya! Ben niye kurbanım?”
-Salaksın Vaelora! Sende hançer var, korunursun!”
Nasıl yani o hançerini yanına almamış mıydı yoksa?
“Senin hançerin nerde abla? Sakın evde bıraktığını söyleme bana…”
Ablam lafımı böldü ve eteğinin iç cebinden bir kaç tane kibrit, küçük bombalar ve ok-yay setini çıkartmıştı. Evet ok ve yay seti! Demekki kalçası o yüzden bu kadar büyük gözüküyordu!
-Almadım hançer falan, bunları buldum son dakika. Yeterde artar bence. Hadi uzatmada atla.
Ablama homurdanarak klozetin üstüne tırmanmaya çalıştım kocaman olan eteğimle arkadan bağırış çağırış sesleri geliyordu.
-Efendim o iki kız! Kaçmışlar!
Ah, işte tekrardan başlıyoruz… Arkamı döndüğümde ablam bana o kadar soğuk bir biçimde bakıyordu ki üşümüştüm resmen. Hızlıca klozetin üstündeki pencereye tırmandım ve içimden dilekler dileyerek kendimi yere bıraktım. Tanrım, lütfen ölmeyeyim. Ben daha çok gencim!
-Vaelora! Yaşıyor musun?
“Tanrı şahidim olsun ki seninle çok uğraşacağım! Kemiklerim kırıldı!”
Yukarıdan ablamın kıkırdamalarını duyabiliyordum.
-Abartma! Hadi bende geliyorum!
Bir süre sonra ablamda inmişti. Hiç korkmamıştı. Gün geçtikçe beni şaşırtıyordu. Ormanda belki dakikalar belkide bir saatten fazladır yürüyorduk. Fakat bileğim hep acıdığı için mola veriyorduk. İleride bir gölge görmüştüm.
“Abla, orası neresi? Mağara mı?”
Ablam hızlıca başını çevirdiğinde tebessüm etmişti.
-Kedi olalı bir fare tuttun! Evet bir mağara!
Ablam beni çekiştire çekiştire mağaraya sokmuştu. Her tarafı yosun olan mağarada ne ışık vardı ne de bir ses. Çok uzun değildi. Sanki bir geçit gibiydi. Yeraltı geçidi gibi. Bir tarafı Valerion Krallığına -yani bizim krallığımıza- ve diğer tarafı ise Aurelith Krallığına açılıyordu. Resmen gizli bir geçit bulduk! Mağaranın iki tarafındanda ses geliyordu. Korktum, titredim. Elimi ablama uzattım.
“Abla şu kibritlerden bir tanesini bana ver!“
Ablamdan kibriti alınca ellerimle ilk onu, sonra onun tarafındaki geçiti yani Aurelith’e açılan girişi işaret ettim. Yani “Sen buraya gideceksin,” ardından ilk kendimi, sonra kendi tarafımdaki geçiti yani Valerion’a açılan girişi işaret ettim. “bende buradan gideceğim.” Demekti. Ablam anlayıp sırıtmıştı. Hızlıca benim gibi ayağa kalktı. İkimizde zıt yönlere, resmen sırt sırda ayrıldık. Valerion’a açılan girişe yaklaştıkça bir at kişneme sesi ve nefes alışverişler duyuyordum. Elim eteğimin altındaki hançere ilişti. Sakince onu çıkardım. Karşıma bir anda siyah asil bir atla onu görmeyi beklemiyordum. Draven…
-Nasılsın Prenses? Umarım görüşmeyeli yalana bulaşmamışsındır.
Yalandan kaşlarını çattı. Sanki 5 yaşındaki bir çocukla şakalaşıyordu.
-Çok kızarım ama bak!
Ağzım açık, hançerim ona savruk bir şekilde aptal aptal ona bakıyordum. O ise yine alaycı gülümsemesini takılmıştı. Ağzımdan tek bir kelime çıktı:
“Bu mağara alev alacak…”
Ve evet… Dakikalardır elimde tuttuğum o bitmek üzere olan, hatta birazcık elimi yakan kibriti yere attım…