İçeriğe geç

Uyanış

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Uyanış

Bölüm 2

Bölüm-2

Bölüm şarkısı: Black Atlass- Fantasy

-

Kendi hikayesini yazanın, hikayesini okuttuğu kişilerden bir şeyler çaldığına inanırım. Herkes kendisinden muhakkak ki bir parça bulur o hikayeden, kendisini kendisinden okumaya yettirir o cümleler. Ben... Ben üç harfe sığdırılmış bin parçalık bir yapbozum. Ben benden önce seçilmiş olanın hikayesini yaşamaya, yaşatmaya ve aktarmaya yararım. Bana sorulmadı ama eğer bana sorulsaydı, yasak elmanın cazibesine kapılır mıydın sen de diye, bir açık itiraf. Hem unutarak hem hatırlayarak bir çiğneyişte gülerek diğerinde ağlayarak yerdim o elmayı. Kimsenin de bu merak dürtüsünü baskılayıp 'yemem' diyeceğini sanmıyorum, en azından gerçek bir dürüstlükle. Kim aralamak istemezdi o kapıları, kim karşı çıkardı arzunun o çiğ haline? Kim bir kanı bir masumluğa tercih ederdi, kim diğer saf'ı merak etmezdi?

İşin özeti, bilinmezliğin ve heyecanın sınırlarında kim ince bir ipin üstünde dolaşmayı hayal etmezdi ki. Aşağısı uçurum da olsa o uçurumun vereceği acı hissi ile yolun sonundaki o cennetin gerçekten vaat edildiği gibi olup olmadığını karşılaştırmayı kim istemezdi. Akabinde böyle bir sınavın hayatımızı etkileyeceğini. Çok da sormamak ve sorgulamamak lazım aslında. Olacağı varsa bir şeyin, muhakkak olurdu ya.

Anlatmak anlamaya davettir. Şimdi gözlerimde bir korku. Sarılık gibi, hastalıklı. Size anlattığım her şeyin dilimden döküldükten sonra kaybolacağı korkusu gibi. Bunca anlatmak mesele değil ama ya anlaşılamazsam?

Şeytanın kanatlarındaki tüyleri tek tek yolarak yeni bir kanat yarattım. Adına dünya dedim. Günahına aşkı, sevabına ölümü koydum. Kapatıp gözlerimi sonra, kendimi tam merkezine koydum. Dibini göremediğim daha nice katmanın en merkezisine. Erişemedim, ulaşamadım. Ne aşktan ne ölümden bir çıkar yol bulamadım. Gözlerimi gezdirdiğimde taşların üstünde, gölgelerinde kayboldum harelerimin. Hiçbir zamana ait olmayan bedenim, her şeyle uyumlu ve her şeye muhtaç. Her türlü zaman ekinden bağımsız ama aynı zamanda her türlü zaman ekiyle bir arada. Gerçeğin de gerçeğinde, sadece bir zaman yanılsamasıyım. Zaman yoktu. Bir vardı, başka da bir şey yoktu. Masallardaki gerçekler gibi, bir varmışım bir yokmuşum.

Anlatmak anlamaya davettir. Ben anlatırken bir şeyleri, her şey bir anda olup bitiyordu. Yaşanmamışçasına hızlı akıp gidiyordu kelimeler, bazen bir cümlem bir diğerinden önce bitiyordu, bazen de sesim yetişmiyordu kelimelerime. Böylece iki köhne yaşam daha doğuyordu benden, biri köhne biri ebedi. Cennet ve cehennem gibi karşılıklı izliyorlardı birbirlerini. Yaşanır deyip gülüp geçtiğim şeylerin yaşanmamışlığı plakta takılı kalıyor, yaşanmışlıkların ise izi beyaz bir halıda kan gibi duruyordu. Bu yüzden olmuş olan da, olacak olan da birbirine giriyordu.

-

Her masal bir şekilde başlar. Her hayat kendi dalgalarına yenilerini eklerken bunlarla boğuşanlar da vardı. Kiminin işi, kiminin aşkı, kiminin kendi iç dünyası bile savaşmaya başlı başına sebepti.

Akın akın insan doluydu bu şehir. Hele ki yaşanan depremlerden sonra çevre illerden gelen insanlar şehri iyice boğmuştu. Bu kadar insanın bu küçücük şehre nasıl sığabildiğini hep merak ediyordu.

Yeni bir ev, yeni umutlar, yeni bir iş. Herkesin kendi içinde bir derdi vardı. Öncelikleri, başlarını sokacak bir evdi elbette. Güvenli bir ev. Sağlamlığından emin oldukları bir ev. Kapısı camı tahtadan olsaydı, tek göz olsaydı ama sağlam olsundu.

Memur bir ailenin iki kızından biriydi Feyza. Şehrin en büyük dil akademisi sayılabilecek bir akademide, hem küçük bir ortaklığı vardı, hem de orada bir öğretmendi. Okulunun son senesiydi artık. Ortağı sayılan Tankut ve Bünyamin Bey ayrıca Feyza'nın hocasıydı. Bünyamin hocaydı onu sınava hazırlayan, dengesiz duygu durumlarında yanında olan, onu her zaman destekleyen ve başaracağına inanan.

Tankut Bey evlenmiş ancak sonsuza dek mutlu denen evliliklerden birine sahip olamamıştı. İki küçük kızı vardı, Berrin ve Derin. İkizlerdi. Anneleriyle beraber kalıyorlardı, yaz tatillerinde babalarıyla beraber olabiliyorlardı ancak. O da iki haftalığına. Her ikisi de zehir gibi kızlardı. Yaz okulunda ara sınıflara bakarken tanışmıştı Feyza onlarla. Ana dilleri gibi akıcı konuşuyorlardı İngilizceyi. En büyük etki, elbette bilinçli bir anne babaya sahip olmalarıydı. Yine de, Berrin doğarken yaşanılan bir komplikasyon sonucu kısa süre nefes alamamıştı ve aileyi derinden ürkütmüştü bu durum. Bu yüzden Tankut Bey'de, eşi Aylin Hanım'da Derin'e kıyasla Berrin'e daha çok ilgi gösteriyorlardı.

Bu durum Feyza'ya çok tanıdık gelmişti. Feyza 8 yaşındayken annesi kardeşine hamile olduğunu öğrenmişti. Bu durum hiç hoşuna gitmemişti. Bütün ilgi sanki kendisinden alınıp henüz doğmamış kardeşine verilmişti. Babası iş dönüşleri Feyza'ya getirdiği çikolatalara ek olarak artık daha doğmamış kardeşine kıyafetler almaya başlamıştı. Bir gün annesiyle otururken elini annesinin karnına koymuş ve 'inşallah daha doğmadan ölür.' demişti. İçinden, çocuk aklıyla ettiği dua, gerçekleşmek üzere bir ihtimal olarak evrene yollanmıştı bile. Hamileliğinin yedinci ayında, eşiyle ettiği bir kavga sonrası sancılanmıştı annesi. Alelacele hastaneye götürülmüş, bir ay kadar eve gelememişti. Eve geldiğindeyse, annesinin kucağında bir bebek görmeyi hiç beklememişti. Küçücük omuzlarına çökmüştü o geceki duası. Tam doğması gereken aya kadar kardeşini hiç görmemişti. Sonra da büyüyüp gitmişti. Annesini ve babasını ondan çalarak...

Bu yüzden yaz okulu boyunca Derin ile daha çok ilgilenmişti. Yaşanılan her şey geçmişle ya da gelecekle bağlantılıydı. Feyza'nın geçmişinde yaşadıkları, Derin'in bir anısı olsun istememişti. Annesini ve babasını ondan çaldığını düşünsün istememişti. Annesiyle ve babasıyla geçirdiği anıları sorarak onu bolca güldürmüştü, saçlarını örmüştü- elbette Berrin isterse onun saçını da. Feyza zaten oldum olası kız çocuklarını severdi ancak ikiz fikri korkutucu gelirdi. Evlenmek de.

Tankut Bey de Bünyamin Bey de Feyza'yı ilk gördüklerinde çok hırslı bir kız olduğunu anlamışlardı. O dönemde, Tankut Bey yönetim kısmında daha aktif olduğu için, sınav sürecini Bünyamin Bey ile atlatmıştı Feyza. Onunla daha yakın olmuştu. Bünyamin Bey de zaten onu tanıdığı günden beri elini üstünden çekmemişti. Onun kelime sınavı kağıtlarını hep daha özenerek okumuştu, denemelerdeki yanlışlarını hep daha özenli çözmüştü. Onu en çok cezbeden, Feyza'nın ne kadar düşse de, hırsından ne kadar ağlasa da durmadan ağlaya ağlaya da olsa çalışmaya devam etmesiydi. Kız çocuklarının okumasına hep destek vermişti, Feyza da onun kızı gibi olmuştu.

Feyza'da içindeki gençlik ateşini yaşatmak istiyordu. Belki bir Bünyamin daha yetiştiriyordu. Hırslı, yeniliğe açık, ileri görüşlü bir öğretmen. Akademisyen olursa hem ülkesine hem de öğrencilerine daha faydalı olacağı düşüncesini hep Feyza'ya savunsa da, Feyza okuldan sonra bir dönem dinlenmek istiyordu. Bölümü çok ağırdı ancak onun sağına soluna da belli olmazdı. İşin içine inadı girerse eğer, her şey bambaşka olabilirdi. Onu kesinlikle bir baba, bir abi şefkatiyle seviyordu. Gözlerine bakar bakmaz anlıyordu içinde kopan fırtınaları. Bazen de dişlerini sıkışından.

Bu durum elbette akademide bazı kıskançlıklara da yol açmıştı hiç şüphesiz. Tankut Bey'de o dönemde bundan hiç hoşnut değildi, ayrımcılık yapıldığı şehirde ya da dershaneler arasında yayılırsa bu akademinin geleceği için hiç iyi olmazdı. Fakat çok geçmeden bu durumun önünü alabildiği için bunu bir sorun olarak görmeyi de bırakmıştı. Yeni bir 'Bünyamin' yetiştirdiğinin farkındaydı. Bunun üzerine Feyza için üzülmüştü. Feyza yeterince hırslı, inatçı ve kararlı bir genç kızdı, bir de Bünyamin'in ona yükleyeceği sorumluluk olunca Feyza bu tempoya çok fazla dayanamaz diye düşündü. Ta ki o güne kadar.

Feyza, sınava hazırlanmaya başlarken Hacettepe Üniversitesini isteyerek başlamıştı. Ne yazık ki yaşanan depremden etkilenmişti ve evini kaybetmişti. Ancak o zaman bile kafasını hep dersleriyle dağıtmayı başarmıştı. İyi bir derece yapmıştı ama Hacettepe'ye yetecek kadar değildi. Sınav sonuçları açıklanınca ekrana bakakaldığında, ailesi kazanamadığını düşünmüştü. Birkaç saat aramalara, mesajlara, etrafında dönen sohbetlere cevap bile vermemişti. Yapamamıştı. Olmamıştı.

Birkaç saatlik 'donma'nın ardından kusma nöbetleriyle beraber hastaneye kaldırıldı. Bir hafta boyunca hastanede yattı, aklında dönen tek bir düşünce vardı. 'O beş soruyu yetiştirebilseydim, kazanabilirdim. Aptalım. Yetiştiremedim.'

Her gün onlarca tüp kan alınıyor, binlerce tetkikten geçiyordu ancak hiçbir sonuç yoktu. Doktorlar, vücudunda buna sebep olabilecek bir hastalık bulamıyordu. Hocasının emeklerini boşa çıkarmıştı. Kendi emeklerini göz önüne almıyordu bile. Hocasının baş yapıtı olacaktı ama yapamamıştı. Beş soru.

Doktorlar en sonunda ailesine bir psikiyatrist ve psikologla görüşmelerinin iyi gelebileceğini söylediğinde, Bünyamin hocası gelmişti. En başta görmek istemedi. Bu yenilgiyi kendi içinde bile hazmedememişti. Şimdi birkaç teselli cümlesi duymaya ihtiyacı yoktu. Başkaları için basit bir şey olabilirdi bu durum hatta abartılmış olabilirdi duyguları ancak Feyza'nın sınav süreci hiç kolay geçmemişti ve Hacettepe olmak zorundaydı. Aklında dönen düşünceleri susturan şey, kaçtığı kişiden başkası da olamamıştı.

Her ne kadar tercih döneminde Hacettepe yazsalar da gelmeyeceğini biliyordu. Sistem kapanmadan bir saat önce tercih listesini tamamen boşaltmış, bulunduğu şehirdeki bölümü yazıp kapatmıştı. Kendisine verdiği ''hak edilmiş'' bir cezaydı. Hak etmişti.

Eğitiminin dördüncü ve son senesine girerken bölümde ortalaması yüksek olan birkaç kişiden biriydi. Katıldığı iki proje vardı, her ikisinin de yürütücüsüydü. Hocasının arkadaşlarıydı şimdiki hocaları ancak bir torpil durumu elbette söz konusu değildi. Erkenden tanışmıştı sadece hocalarıyla o kadar.

Şimdi, hocasının emeklerinin karşılığını verme zamanıydı. Bu yüzden bulduğu her projeye katılmış, her seminere gitmiş ve her derste en önde oturmuştu. Varlığı, insanların kendilerini unuttuğu anlarda bile parlak bir bıçak gibi oradaydı. Yürüttüğü bir projede, yeni bir dil öğrenme metodu geliştirmeye çalışıyordu. Bu elbette projesine ek olacaktı, halihazırda yurt dışı tabanlı bir ölçeği zaten Türk tabanına kazandırmıştı. Ancak aklında dönen kırk tilkinin kırkının kuyrukları birbirine değmiyordu. Proje danışmanı olan hocasının fikrini destekleyeceğine yüzde yüz emindi.

Hacettepe İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuydu. İstediği okuldan mezun olmuş, kusursuz bir kadındı. Bilgisi sonsuzdu. Eğitimlerinin ilk senesi online geçmişti. Online eğitimde kimse kamera açmadığı zamanlarda bile öğrencilerinin anlayıp anlayamadığını fark eden bir kadındı. Örnek aldığı tek kişi, Sevil Tekinoğlu.

Fikrini hocasına açıklayacağı gün çok heyecanlıydı Feyza. Onun yardımıyla her şey daha kolay olacaktı, biliyordu. Eli kolu her yere uzanan bir kadındı, elbette proje için birkaç pilot okul bulması da hiç şüphesiz zor olmayacaktı. Gece gündüz planlamıştı. Her detayını ayrı ayrı hazırlamıştı. Odasında perdelerini bile açmıyordu. Annesinin temizlemesine, dokunmasına asla izin vermiyordu. Haftada bir geliyordu zaten, yorulmasını da istemiyordu işin aslı.

Sevil Hanım, Feyza'yı gördüğünde aklında bir şeylerin döndüğünü hemen anladı. Böyle anlarda Feyza'nın yürüyüşü bile daha özgüvenli bir hale gelirdi. Ateşi yeniden keşfetmiş gibi olurdu, elleri kolları yerinde duramazdı. Onun bu açlığı, gözden kaçabilecek bir şey değildi zaten. Feyza bununla hep övünürdü. Örnek aldığı kadın tarafından böylesine bilinmek onun çok hoşuna giderdi. Tıpkı bir zamanlar Bünyamin hocasıyla olduğu gibi. Sevil Hanım zor bir kadındı. Onu etkilemek İngilizceyi düzgünce konuşmanın yanı sıra, alanında gerçekten bilgili olmakla birleşmek zorundaydı. Aksi bir durumda, herhangi fakir bir ülkeden getirilen ve Türkiye'de yaşayan insanlara ''yabancı hoca ile dil eğitimi'' başlığı adı altında satılan kalitesiz bir eğitimciden farksız olunurdu. Feyza da böyle düşünüyordu.

Feyza usulca içeriye geçip oturdu. Sevil Hanım meşguldü ve Feyza emindi ki, az sonra bakışlarını ona çevirecekti. Önce elindeki iş her neyse onu tamamlaması gerekiyordu. Feyza beraber geçirdikleri ilk yüz yüze derslerini düşündü. Delicesine heyecanlı olduğu, derse bir saat öncesinden gidip hocayı en iyi dinleyeceği yeri ayarladığı o günü. Sevil Hanım sınıfa beyaz saten gömleği, siyah kalem eteği ile girdiğinde heyecandan tuttuğu o nefesini. Beyaz gömleğinin üzerine dökülen ve neredeyse gözleriyle aynı renk olan kahverengi saçları özenli bir şekilde dalga dalgaydı. Öğrencilerine her zaman 'Sevgili öğrencilerim' diye hitap ederdi ancak eğitim dili İngilizce olduğu için, hiçbir zaman Türkçe konuşmazdı.

Derse öğrencilerden sonra geldiği ilk ve son gündü o gün. O günden sonra her zaman öğrencilerinden önce gelirdi, en az yarım saat önce. Bu yüzden öğrencilerinden de dakik olmalarını isterdi. Özgüvenli bir kadındı ve şüphesiz özgüveni bilgisinden geliyordu.

Elindeki iş bittiğinde Feyza'ya döndü çok sevgili hocası. Feyza'nın düşüncelerine daldığını fark etmişti ancak sesinin onu gerçek hayata döndüreceğini biliyordu. Gülümsedi.

''Seni dinliyorum Feyzacığım. Neymiş seni bu kadar heyecanlandıran, merak ettim doğrusu.''

''Bunu duyar duymaz benimle gurur duyacaksınız. Dil öğrenimine yepyeni bir sayfa açacağız.''

''Ben seni tanıdığım ilk andan beri seninle gurur duyuyorum zaten canım.''

''Hocam şöyle ki, biz dil eğitimini yaşlara göre veriyoruz biliyorsunuz. Özellikle konuşma alanında yaşıt olan kişilerin daha kolay öğrendiği sürüp gitmiş uzun zamandır. Bence bunu değiştirebiliriz. Normal hayatta konuştuğumuz zaman en basitinden, her zaman yaşıtlarımızla konuşmuyoruz. Bizden daha büyük yaşta olan insanlar da olabiliyor bu kişiler, daha küçük yaşta olanlar da. Eğitimi neden ayrıştırarak veriyoruz ki?''

''Feyzacığım, çeşitli gruplardan velilerimiz var biliyorsun ve onları buna ikna etmek pek kolay olmaz. Ayrıca öğrenciler için de sakıncalı olabilir bu durum. Öğrenme süreci, bilişsel bir şekilde yapıldığından, buna hazır olabilen insanlar ile henüz ergenliğe girmeyen, yani neyi neden öğrendiğini bilmeyen gruptaki kişileri bir araya koymamız pek de verimli olmaz.''

''Ama neden olmasın. Denenmedi daha önce. Farklı kültürlerden, farklı tabakalardan, farklı insanların bir araya gelmesi belki bu süreci daha iyi yönlendirir. Neyi neden öğrendiğini bilmeyen, ergenlik öncesi dediğimiz grup, neyi neden öğrendiğini bilen grupla iç içe olursa etkileşim kolaylaşır belki.''

''Eğitimler karma şekilde ancak aynı yaş grubundaki insanlara veriliyor yıllardır. Bunu hemen ve bilimsel bir alt taban olmadan değiştirebilmek, insanlara bunu anlatabilmek mümkün değil.''

''Hocam biliyorum tabii ki, bu konuda binlerce eğitim aldım, bir sürü şey okudum. İki senedir çalışıyorum. Dediğiniz her şeyi biliyorum.''

''Daha iyi ya. İnsanlarla iletişime geçip onları bir şeylere ikna etmenin hemen gerçekleşecek bir eylem olmadığının farkındasın. Bunun bilimsel bir alt tabanı olsa bile, şu anda bulunduğumuz ilde hiçbir kurum ya da kuruluş, kişi ya da veli, kabul etmez. Kimseye açmamak üzere bu konuyu kapatalım.''

Hocasının söylediği son laf bir hançer gibi kalbine saplanmıştı. Ona karşı geldiği zaman, hep örnek aldığı o kadın; sanki bir anda hiç tanımadığı, yeniliklere kapalı eski bir öğretmen oluvermişti bir anda. Gergin olmak bu kadına hiç yakışmıyordu. Şimdi hançer saplanan o kalbinden de, kan yerine hırs akıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.