Herkese merhaba. Yazdığım ilk kitap değil ancak yayımladığım ilk kitap bu olacak. Bu sebeple, ilk iki bölümü kitabı daha iyi anlamanız açısından arka arkaya yayımlayacağım. Herkes başladığı tarihi yorum kısmına bırakırsa sevinirim. Önerim, şarkı ile bölümü okumanızdır. Şimdiden iyi okumalar dilerim, gizemli bir dünyaya hoş geldiniz!
Şarkı: The Neighbourhood: Flawless
-
İnsan ne çok tamamlanma arzusu taşıyormuş içinde. Sonsuz bir döngüde sonsuz bir şekilde tıkılmayı ne çok istiyormuş. İstemelerin elinde en sonunda esir olup kalıyormuş. Aklıma anılar batıyor. Yazmak bazen beni kendimden doğuruyor. Sayısız çocuk doğuruyorum her cümlemle, sayısız iz bırakıyorum dünyaya, sayısız.
Bu kadar kolay olmamalı diyorum. Bu kadar kolay olmamalı. Hiçbir şey bu kadar kolay olamaz. Aşk, sevgi, hatta öfke bile. Dünya bile böyle kolay oluşmadı, ki içindekiler kolay oluşsun. Zamanın varoluşsal sancılarını çekiyorum bir iple beynimden. Beynim dağılıyor, toplayamıyorum. Koskoca bir dağınıklık içinde derli toplu kalamıyorum. Belki de derli toplu kalmak istemiyorum. Kalmak istediğimden de emin değilim. Ben ne istiyorum?
Kaçmak gitmek. Uzaklara. Dağların tepelerin ardında, insanların gerçekten dertsiz tasasız yaşadığı, sevdiği ve sevildiği, gerçekten sevildiği yerlere. Yemeklerin kokularından bile lezzet akan, nezaketin kol gezdiği, hoş geldin beş gittin, teşekkürler ricalar. Bunlardan bahsediyorum.
Aşk bembeyaz bir perde misali. Bütün renkleri içinde barındıran ama renksiz. Tüm duyguları içinde barındıran ama duygusuz. Bir adam gibi, mağarasından hiç çıkmayan. Kendi topraklarında kendisine yabancı bir adam. Hoyrat bir poyraz. Sert bir lodos bazen köprüleri gemileri yakan savuran. Küllerinden doğan, bazen külleriyle yok olan. Dört mevsimi kapsayan. İlkbahar gibi yeşil, ılık bir hava. Güneşi ne yakar ne ısıtır. Dalları her daim birilerini korumaya hazır. Yaz gibi kavurucu, öldüren bir his. Rüzgarı bile bunaltıcı. Sıkıcı. Ellerini hep boğazımda hissettiğim bir mevsim. Sonbahar gibi bazen, düşer omuzları, asılır yüzü. Artık sıcak değildir ama üşütmez de sırtı insanı o kadar. Uyurken verdiği nefes gibi. Ne soğuk ne sıcak. Kış gelir sonra. Kaşları çatılır, memnuniyetsizdir. Kapkara olur günü de gecesi de. Bu hali de pek çekilecek gibi olmaz.
Bir kadın gibi aşk. Kanından doğurur, canından doğurur. Ama doğurur. Yeter ki istesin. Kararlıdır aşk, yakar yıkar ama gider alır alacaksa. Ne istediğini bilir, benim gibi değildir yani. Kaçmaz, korkmaz. Hiç kimsenin söylemediği şeyleri hiç kimsenin söylemek istemediği bir biçimde yazma arzusuyla dolup taşarken öylece durmaz. Buz kesmezdi içi zoru görünce, kaçası gelmezdi aşkın. İçi sımsıcakken bir ırmak gibi donup kalmazdı.
Aklımın terazilerini zorlayıp daha fazla bu konu üstünde yoğunlaşmadım. Ben hep böyle yapardım. Nisan'da bahçeme yağan ilk kelimelerin günü çok güzel kokardı, bazen gecesinde bozardım. Kanatlarım dağılırken rüzgarda, sözlerim denize ulaştığında kağıtlarım da dağılırdı avuçlarımda. Gecesinde bozduğum her kelime ve cümleye kendi kanatlarımdan eklerdim, yeni doğmuş bir kuş yavrusu gibi önce alırdım avuçlarıma ve ardından fırlatırdım havaya. Buharlaşırdı kelimeler, ulaşırdı gökkuşağına. Geriye kalan tek duygu, bencillik olurdu.
Bazen de öyle bir dolanırdı ki ayaklarım ayaklarıma, öyle bir yılan hikayesine dönüşürdü ki aklımla kalbimin çatışması kendi ellerimle bağladığım ipleri bile çözemezdim. Nesiydim ben kendimin? Kime göreydi halim, kimin payına düşerdi nazlanmalarım? Sebebi miydim birilerinin bahanesi mi? Temsili miydim gerçeği mi? Neresindeydim kendimin, hangi yol ayrımında kime sebeptim?
Ben öyle istediğim için açıktı bazen kapılarım, bazen de ben öyle istediğim için anlaşılmaz bir bilmeceydim. Kelimelerin anlamlı hareketlere dönüşmediği her an, kalbimin kapıları sonsuza dek kapalı, kelimeleri daha anlamlı düşüncelere dönüştürdüğüme ise anlaşılmaz bir bilmecenin sonsuz bir cevabıydım. Sırrıydım kendimin, hikayesi değil.
Her şeyin doğrusunu söyleyen ruh, kapıyı aralar da içeri sokmaz. Gerçeği gösterir ama hissettirmez. Bir şeyler söyler ama söylediklerini mi söylemek ister gerçekten belirsizdir. Kapıyı araladığı müddetçe gerçeği gösterir, gerçeği göstermekle kalmayıp hissettirirse o zaman belirlenir.
Gerçeği çeken kaderin ağlarına düşerse: yürüyüp geçtiğim yollara, içinde bulunduğum uğultulu kalabalığa, Tanrı sanılıp tapılan aşklara ve en az onlar kadar onlara tapan aşıklara eşlik ederim. Bütün insanlığı anlama çabası içinde kendisini kaybeden bir insanın mücadelesi olarak pek de muazzam bir örnektim. Kuytu köşelerde sıkışanları anlamaya çalışırken kuytu köşede sıkışıp kalan bir kadının hikayesiydi belki de bu.
Olan biten her şeyin üstüne düşünürken aşk ve mantık arasına bir köprü ekledim. Bunca harfi ardı ardına nefessizce fısıldarken, bunca harfin ardı arkasından nefessiz kalırcasına koştum. Karşımdaki aynayı doldurmazken gölgemin haleti ruhiyesi, çelişkili iki dünyanın oldum birden kıyameti. İki ayrı dünya ve iki ayrı şekil arasında gidip geldim. Hiçbir zaman örtmedim üstünü kararsızlığımın, kartlarım hep açıkken oynadım rus ruletini. Bunca yıl sonra bunca hissi ve düşünceyi, cümleyi, harfleri ve metni açığa vurmaksa kararsızlığımın bir eseri. Şimdi ben bu hikayeyi anlattığımda, okuyan da okumaya başladığında, bilinsin ki bu bir açık mektuptur. Çok kişi okuyacaktır ancak sadece bir kişi anlayacaktır cümle arası aynalarımın gölgesini, bir kişi anlayacaktır cümlelerimdeki mecazı da gerçeği de ve sadece bir kişi bilecektir her şeyin sebebini.
Aslında her şeyi bilen yanımla hiçbir şey bilmeyen yanımın çekişmesi bu.
yıkan yanımla yapan yanımın.
kusurlarım ve kusursuzluğumun.
hiçbir şey bilmeyenin bile en az yüz sene boğulacağı bir hikaye. yüz sene boğulup bir senede kurtulanın hikayesi.
