14 Eylül 2015
Bugün o gündü. O korkunç ama aslında bir yanı da güzel olan gün. Okulun ilk günü. Herkesin nefret ettiği, lanetlediği ama arkadaşlarıyla tekrar bir araya geleceği için çok küçücük de olsa bir yanını sevdiği gün.
Rüya kahvaltıya gitmeden önce aynada aylar sonra görüştüğü kadim dostuna baktı. Öğrencinin sürekli kavga ettiği, hiç sevmediği ama her zaman yanında olan o kutsal şey. Bildiğiniz üniforma işte. Belinin biraz yukarısındaki açık kahve saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Eliyle kaküllerini düzeltti. Tahmin ettiği gibi tüm gece anime izlediği için gözleri şişmişti. Uykusuzluk sorununu bir an önce halletmeyi umuyordu.
Babası çoktan masaya oturmuş annesi de koltukta oturmuş haber izliyordu.
"Kızım." Babası Halil Bey seslenmişti.
"Hı?" Rüya sandalyeyi çekip masaya oturdu.
"Bu yeni okul nerede biliyorsun değil mi?"
"Açelya biliyormuş yerini. Mahmut Amca'yla birlikte gidip bakmışlar."
"İyi o zaman. Gene de otobüse binerken dikkat edin, yanlış binmeyin."
"Tamam."
Açelya ve Rüya ortaokuldan beri arkadaşlardı. Lise sınavında da aralarında 3 puan fark vardı ve tüm tercih listeleri de aynıydı. Lisenin müdür yardımcısı Rüya'nın hemşehrisi çıkınca Rüya ve Açelya'yı aynı sınıfa yerleştirmişti. Geçen sene okulun inşaatı bazı sebeplerle tamamlanamadığı için bir kız lisesinde misafir öğrenci olmuşlardı. Bu sene de yeni binaya geçeceklerdi.
Evleri yan yana iki farklı sitedeydi. Aslında aralarındaki uzaklık 3 dakika olmasına rağmen sitelerin etrafına çevrilmiş teller yolu 10 dakikaya çıkarıyordu. İki sitenin arasında başlayan yokuşun başında buluştular. Açelya beline kadar uzanan dalgalı saçlarını açık bırakmıştı. Onun gözleri de uykusuzluk içeriyordu.
Birlikte durağa gittiler. Açelya'nın söylediği otobüse binseler de Rüya'nın içinde bir kötü his vardı. Rüya doğru yolda olduklarından emin olmak için yol boyunca Açelya'ya 'Emin misin?' soruları sordu. Açelya inmeleri gerektiğini düşündüğü durakta iç içe girmiş insanların içinden kendisini ve Rüya'yı zorla çıkardı.
Duraktan inip biraz yürüdükten sonra okulun kapısına geldiler. "Başımın etini yedin. Geldik işte!" Açelya başarısıyla gurur duyuyordu.
"Bizim okulun adı mı değişti Açelya?"
"Yo, ne alaka? Aynı işt-" Yukarıdaki tabelaya bakmasıyla sustu. Rüya'nın bakışları sinirliydi. "Ama duraktan geçtik yani babamla gelirken buralarda olması lazım."
"Evet, 7-8 durak sonra falan. Aman neyse, geç kalmasak garip olurdu zaten." İkisi de bu trajikomik gerçek karşısında durumu tamamen saldılar. "Birine soralım bari."
Birçok kişiye sormalarına rağmen kimseden cevap alamadılar. Okul yeni yapıldığı için kimse yerini bilmiyordu. Okula çoktan geç kalmışlardı zaten. Şu an amaçları yetişmek değil okulun konumunu öğrenebilmekti. Sonunda kızı onların okuluna giden bir kadına rastladılar ve okulun yerini öğrendiler. Yaklaşık 15 dakika yürüdükten sonra okulu buldular.
"Oha! Bu ne. Bizim mi bu okul?" Açelya şaşırmakta çok haklıydı.
Okulun girişi kocaman bir kemerden oluşuyordu. Üstünde kocaman harflerle 'Editör Adil Efe Hamlaç Anadolu Lisesi Kampüsü' yazıyordu. Gerçekten de bir kampüs kadardı. İki kocaman bina ortadaki küçük bir binayla birleşiyordu. Binaların yapısı lise değil de ünlü bir müze gibiydi.
Görevli onları sağdaki binaya yönlendirdi ama bina kocamandı ve sınıfın nerede olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu. Sağ taraftaki koridorda sınıfı bulamadılar. Hatice'ye yakalanmamayı umarak sınıfı aramaya devam ettiler.
Evet. Hatice Öztürk. Okuldaki tüm öğrencilerin - hatta bazı öğretmenlerin de- korkulu rüyasıydı. Dünyadaki en sıkı, en disiplinli, en korkunç, tek bir hatada okuldan atan kabus müdür yardımcısı. Eğer ilk gün geç kalıp ona yakalanırsanız tüm yıl peşinizde sizi okuldan def etmek için dolaşacak ve büyük ihtimalle amacına ulaşacaktır. Eğer onu düşman edinirseniz en ufak hatada kendinizi kapı dışarı edilmiş bulurdunuz. Geçen sene okuldan tam 13 kişiyi göndermişti.
Okulun müdürü ise aksine tam bir kanatlı melekti. Vedat Soylu. Olabilecek en harika müdür. Harika bir adam, pamuk kadar yumuşak birisiydi. Öğrencilerin tüm isteklerini dinler, hepsini de yapmaya çalışırdı. Geçen sene öğretmen olmadığı için Rüya ve Açelya'nın Din Kültürü ve de Sağlık Bilgisi derslerine girmişti. Tüm sınıf Vedat hocayı çok sever, boş vakitlerde onu ziyarete giderdi.
Sonunda sınıfı bulabilmişlerdi. 10-K. Giriş katın sol tarafındaki koridordaydı. Sınıf koridorun ortasındaydı. Sınıfın karşısından küçük bir bahçeye kapı açılıyordu. Bahçenin ortası boş, kenarları üstü kapalı çardaklar ve ağaçlarla doluydu.
Açelya cesaretini toplayıp kapının üst taraftaki camdan derste kim olduğuna baktı. Önce ağzı açık kaldı, sonra gülmeye başladı. Rüya açıklama beklercesine bakıyordu. Açelya gülmeyi bırakıp derin bir nefes aldı. "Sinirlerim bozuldu."
Rüya da gözünün ucuyla camdan baktı. "Yok artık!" Birbirlerine bakıp sinirden gülmeye devam ettiler.
Sınıftaki Erdinç hocaydı. Erdinç Eren. Okulun üç tarih öğretmeninden biri. Rüya ve Açelya'nın sınıfı diğer iki mükemmel hocanın değil de Erdinç'in girdiği tek talihsiz sınıftı. Adam kaçığın tekiydi. Garip garip takıntıları vardı. Masanın üstünde su bulundurmak yasaktı. Hiçbir kitap -tarih kitabı da dahil- masada duramazdı. Öğrencilere durduk yere laf sokma çabalarına giriyordu. Kendi kendine espri yapıp kendi kendine gülüyordu. Bir gün en sevdiği sınıf olduklarını söylüyor, mangala götürme sözü veriyordu. Sonraki gün en berbat sınıfsınız deyip eze eze bitiremiyordu. Ders falan anlatmıyordu zaten. Kendi kendine konuşuyor, sohbet ediyordu. Bazen atasözlerinin çıkış yerlerini ya da görgü kurallarını anlatıyordu. Ama sözlü yapıyordu. Sınavda sayfa numarası verip kitaptan çalışın diyordu ama hiçbir soruyu o sayfalardan sormuyordu. İtiraz edince de 'Ben o konuları haftaya anlatacağım size.' diyordu. Sınav notunu da karneler basılmadan bir gün önce giriyordu. Böyle değişik bir adamdı.
"Geri mi dönsek?" Açelya sınıfa girmeyi gerçekten ama gerçekten hiç istemiyordu.
"Geldik o kadar, geri falan dönemem. Teneffüsü beklerdik ama Hatice dolanıyordur şimdi."
"E giriyorum madem." Açelya kapıyı çaldı ve açtı.
Kapı açıldığında herkes onlara bakıyordu. Olacakları biraz olsun tahmin ettikleri için herkes gülmeye başlamıştı.
"Hocam, gelebilir miyiz?" Açelya içinden 'Lütfen Erdinç iyi gününde olsun." diye dua ediyordu.
Erdinç elinde kağıtlarla kızlara bakıyordu. "Ben gir dedim mi size? Çıkın dışarı ben deyince girin."
Kızlar dışarı çıktılar. Açelya sinirden dişlerini sıkıyordu. "Allah'ım sabır ver."
Bu sefer kapıyı tıklatan Rüya'ydı. İçerden ses gelmiyordu. Rüya bulundukları duruma gülüyordu sadece. Tam 16 saniye sonra içeriden onay geldi.
"Girebilir miyiz hocam?" Rüya gülüyordu çünkü bu saçma durum içten içe eğlenmesine sebep oluyordu.
" Öyle değil. 'Geç kaldığımız için özür dileriz. Yerimize oturabilir miyiz?' diyeceksin." Erdinç Hoca da onlarla alay ediyordu aslında.
"Geç kaldığımız için özür dileriz hocam. Yerimize oturabilir miyiz?"
"Arkadaşın da söylesin."
"Geç kaldığımız için özür dileriz. Yerimize oturabilir miyiz?"
"Aman efendim aman." Erdinç bir elini diğer elinin avuç içine vurup gülmeye başladı. "Siz geç gelmediniz, biz erken geldik. Buyurun, buyurun."
Kızlar geçen seneki yerlerine oturdular. Herkes gene aynı yerinde oturuyordu. Cam kenarı en arkanın bir önündeki sıraya oturdular. Rüya cam tarafına, Açelya da yanına. Oturdukları anda zil çaldı.
"Pişt!" Arkadan bir ses duyuldu. "Niye geç kaldınız?"
Bu ses Eylem'indi. Bu üçlüyü (Rüya, Açelya, Eylem) bir araya getiren mucizevi olay geçen sene üçünün de ortak aldığı Kimya proje ödeviydi. Başta sadece sıradan sınıf arkadaşı olan bu üçlünün kaderi Kimya proje ödevleri sayesinde sıkı sıkıya bağlanmıştı. Eylem, Rüya'nın arkasındaki sırada oturuyordu. Eylem'in yanındaki sıra ise dersten derse değişirdi.
"Yanlış durakta indik."
"Mükemmel bir tören kaçırdınız. Kendi binamıza geçince Hatice Hoca'ya bir özgüven gelmiş var ya."
"Ne dedi?" Açelya o anları kaçırdığına üzgündü.
"Her zamanki Hatice işte. Daha üst versiyonu ama. Zaten öğleden sonra konferans salonunda toplanılacakmış. Orada bol bol konuşur."
"Kalkın kantini bulalım, kahvaltı edemedim ben."
Açelya'nın uzun ısrarları Rüya'yı ikna etse de Eylem inatla gitmek istemiyordu. Açelya ve Rüya kantine giderken Eylem sınıfta kaldı. Kantine giden ikili şok biçimde geri döndüler. Kantinden savaştan çıkar gibi ellerinde bir sandviçle dönmeyi başarmışlardı ama onları asıl şoka sokan bu değildi.
"Eylem dışardakileri gördün mü sen?" Açelya olayı hala anlayamıyordu.
"Neyi?"
"Dışardakiler işte." Açelya gözüyle dışarıyı işaret edip Eylem'den anlamasını bekliyordu ama Eylem hala bir şey anlamamıştı.
Eylem, Açelya'yla karşılıklı kaş göz yaparak anlaşmaya çalıştı ama beceremedi. "Neyi ya!? "
"Erkekleri diyor erkekleri." Rüya bu acıya bir son vermişti.
"Hee, siz törende yoktunuz görmediniz. Ben neden inatla dışarı çıkmıyorum sanıyorsunuz."
Okulları aslında karma bir okuldu ama geçen sene bir kız lisesinde misafirdiler. Açelya'nın şaşırması bu yüzdendi. İkinci ders Erdinç Hoca tüm ders boyunca tatilde yaptıklarını anlattı - kimsenin ilgilenmediği-. Ders sonunda Erdinç Hoca çok üzgün bir şekilde sınıfı terk etti çünkü daha anlatacakları bitmemişti.
"Adam şehir şehir, ülke ülke gezsin. Ben tüm yaz gereksiz akrabalarımın düğünlerine gideyim. Her yaz 20 tane düğüne gidiyorum hala bitmiyorlar. Çil sürüsü gibi sülale ya!" Eylem'in genel ruh hali böyleydi.
"İnşallah şimdi ders Nurcuğumundur." Açelya çok hevesliydi.
Açelya'nın iki idol hocası vardı. Biri her ne kadar korkunç olsa da Hatice Hoca. İkincisi de matematik öğretmeni Nur Kandemir. Egoludan ziyade öğrencileri salak olarak gören bir insan. Geçen sene dersi anlamakta zorluk çeken öğrenciler kendisiyle konuşmaya çalışınca 'Ben doğru anlatıyorum, anlamamanız benim sorunum değil.' diye cevap vermişti. Derste anlattığı soruyu anlamayan olunca genelde 'Nasıl anlamıyorsunuz ya, kriz geçireceğim şimdi!' şeklinde tepkiler veriyordu. Derste dinlemeyen ve konuşanları kesinlikle takmazdı ki arkadaki üçlü derste sürekli değişik şeyler yapardı.
"Nur Hoca hala var mı acaba?" Rüya, Açelya'nın hayallerini yıkmıştı. Okuldaki hocalar değişmiş olabilirdi.
Bu sorunun cevabını öğrenemediler çünkü sonraki iki ders kimyaydı. Geçen seneki Selda Hoca okuldan gitmişti ve bu onları sevindirecek bir haberdi çünkü verdiği saçma ödevler ve değişik karakteri pek sevilmiyordu. Rüya'nın onun hakkında sevdiği tek şey Tardis mavisi çantasıydı. Kimya dersine Merve Çiftçi girmeye başlamıştı ki zaten istedikleri de buydu. Hem ders anlatımı hem de komik kişiliğiyle Merve Hoca okulun en sevilenlerindendi. İki dersi de tatil ve Merve Hoca'nın değişik troll hikayeleriyle geçirdiler.
Sonraki bir saati Hülya Zarlı hocanın Dil ve Anlatım dersiyle geçirdikten sonra öğle arasına çıktılar. Okul o kadar büyük ve labirent gibiydi ki yemekhaneyi bulana kadar aranın yarısını harcadılar. Normalde kart sistemiyle çalışsa da ilk gün olduğu için herkesi geçirdiler. Kocaman bir yemekhane vardı ve menüsü de güzel sayılırdı. Yemek çıkışı okulda keşfe çıktılar. Zeminin aşağısındaki katta - aynı zamanda yemekhanenin olduğu kat- üç tane cep sineması, bir sürü kurs odası vardı. En üst kattaki müzik ve yabancı dil odaları ise tam donanımlı şekildeydi. Okulun bu kadar üst düzey olmasının sebebi pozitif bilimler ve sosyal etkinlikler bakımından üstüne durulan bir deneme okulu olmasından kaynaklıydı. Koridorlarda 3'er tane ekran vardı ve öğleden sonraki konuşma için konferans salonun yeri yazıyordu. Girişte gördükleri o küçük binada kocaman bir konferans salonu ayrıca müzik ve tiyatro gibi etkinlikler için prova salonları vardı.
Öğleden sonra yoklamanın ardından herkes konferans salonuna geçti. Vedat Hoca'nın öğrenci dostu konuşmasının ardından Hatice Hoca herkesi kurallar konusunda kibarca (!) uyardı.
Onun ardından diğer müdür yardımcısı Serdar Genç mikrofonu alıp okulun gidişatı hakkında konuştu. Sınıfların haftaya erkeklerle karışacağını söyledi. Eylem buna çok sinirlenmişti. Kızlar sınıftaki sevdikleri arkadaşlarından özellikle birbirlerinden ayrılmak istemiyordu.
İngilizce kurslarından ve dil - spor etkinliklerinden bahsettiler. Okul böyle şeylerin özellikle üstünde durduğundan çok fazla seçenek vardı ve sistem biraz karışıktı. Kızların sınıfı özel İngilizce sınıfıydı, bu yüzden cumartesi günleri ve yazın bir ay İngilizce dersine geliyorlardı ve üst düzey görüyorlardı.
Bir çok spor ve sanat kursundan ve müzik grubu seçmelerinden bahsettiler ki bu kısım piyano çalan Açelya'yı ilgilendiriyordu. O kadar daldan bahsetmişlerdi ki kızların beyni yorulmuştu. Gitmek istedikleri şeyler vardı ama cumartesi günleri zaten doluydu. Konuşmanın geri kalanını uyuyarak geçirdiler. Gözlerini açtıklarında herkes toplanmış gidiyordu.
