İçeriğe geç

URİEL

Bölüm 9 · 12 dk okuma

URİEL

Bölüm 9

Sır Perdeleri

Sınıfa girip, uzun sıralara yerleştik. Uriel ile Aras'ın arasında oturuyordum. İlk başta biraz gerilsem de dakikalar içinde alışmıştım. Ve bu durum, kapıdan içeriye giren herkese anlık bir şok oluşturmuştu. Sınıfta tek takılan biriyken, bir anda iki kişiyle birlikte gelmem herkeste beton etkisi oluşturmuştu.

Profesör sınıfa girdiğinde hiçbir şey söylemeden derse başladığında, Aras'ın homurdanmasını duyunca gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Ben daha dalga geçecektim. Adam hemen derse başladı!" Kitaptan okunan sözleri defterime yazmaya devam ederken kulağım hâlâ ondaydı. "Hiç sohbeti yok mu bu adamın?" diye bir kez daha yakındı. Onu duyan birkaç kişinin kıkırdadığını fark ettiğimde daha da çoğaldı gülüşüm.

"Sessiz ol. Aras," dedi Uriel. "Birazdan gidecek zaten," diye ekledikten hemen sonra, kalemi bırakıp ona döndüm.

"Ders yeni başladı?"

Sözlerime karşı tebessüm edip, gözleriyle kapıyı gösterdi. "Üçe kadar say."

Kapıya baktım hemen. Gözlerimi hafif kısarak içimden saymaya başladım. Daha üç demeden tıklatılan kapı herkesin dikkatini mıknatıs gibi kendine çekti. Hemen ardından içeriye giren görevli personel, profesörden özür dileyip yanına yaklaştı. Kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra alelacele dışarıya çıktılar.

"Hadi biz de çıkalım," dedi Aras oturduğu yerden kalktığı sırada. Ne olduğu umrunda dahi değildi. Sıkıldığı bariz ortadaydı.

Defteri kapatırken olumsuz şekilde mırıldandım. "Profesör gelebilir."

"Gelemez," diye anında karşılık verdi.

"Nerden biliyorsun?" Hemen sonra Uriel'e döndüm. "Ya sen?"

"Ciddi misin?" Ve yeniden Aras'ın sesi duyuldu. Ellerini masaya yaslayıp bana doğru eğildikten sonra devam etti. "Bu soruyu daha kaç kez soracaksın bize? 'Nereden biliyorsun?'."

Gözlerindeki bıkkın ifadenin etkisiyle yanağımın içini ısırdım. "Ne bileyim? Şaşkınlıkla soruyorum işte."

"Ahh!"

"Tamam Aras. Gitme üzerine!" Uriel, sırtını yasladığı yerden ayırıp, kollarını sıranın üzerine koydu.

"Hadi çıkalım," dedim hızla yerimden kalkarken. Az önceki konuşma beni gerçekten de utandırmış ve yaptığım soru kafilesinin farkına vardırmıştı. Aras önden adımlamaya başladığı sırada, peşine takıldım. Uriel'in hemen ardımdan geldiğine dair emin ve mutlu şekilde ilerlerken sınıfın arka tarafından duyulan sesle bir anda durdum.

"Hey, Deli!" Arkamı dönüp, sesin sahibine baktığımda Selin'in grubunda olan Orhan, olduğu yerden kalkıp yanımıza geldi. Önümde duran Uriel, bileğimden tutup bir kolunun arkasına aldı beni. Hemen ardından Aras belirdi yanımızda. Orhan önümüzde durduktan sonra gözlerini Uriel ve Aras'ın üzerinde gezdirdi. "Alem yapmışsın. Bir kişi de yetmiyor hani?" Sözlerini bitirdiğinde midemin kasıldığını hissetim. Kendi zihniyetlerini ortaya seren çirkin düşüncesi sadece beni sinirlendirmemiş, Umut ve Aras'ı da germişti.

Uriel öne atılıp, onu ittirdikten hemen sonra söze girdi. "Ne söylediğini sanıyorsun, sen?"

Orhan birkaç adım gerilediği arayı kapatıp dişlerini sıkarak güldü. "Oooo... Birilerinin zoruna gitti."

Sınıfın yarısı etrafımıza toplanmıştı bile. Kalabalıkta kısaca göz gezdirdiğimde Selin'i yakaladı gözlerim. Eliyle yarım yamalak kapadığı dudakları, gülüşünü gizleyemiyordu. Ve ben bir kez daha acıdım ona harcadığım yıllara. Daha dün gelmişti kapıma. Onun timsah gözyaşlarına inanmadığım için kutlamıştım kendimi.

"Senin zoruna giden bir şeyler var sanırım?" sert sesini duyurdu Uriel. "Başkalarını ısırmaya çalışıyorsun ama anlaşılan sana geçirilen dişlerin acısı peşindesin. Baban aracına el mi koydu?" diye eklediğinde bir anda yüzü düştü Orhan'ın. Anlaşılan, Uriel konuyla uzak olsa da rotayı değiştirmek için bildiği yerden laf başlatmıştı. Zeki melek... Oynayacağı hamleyi iyi biliyordu.

"Sen nerden biliyorsun lan?" Orhan bağırarak öne atıldığı sırada araya hızla girdi Aras.

"Hop!" Elini, onun göğsüne götürüp ittirdi. "Canın çok güzele benziyor. Mükemmel şekilde yakabilirim." Orhan havaya kaldırdığı yumruğunu hızla indirdiğinde, bir süre Aras'la bakıştı. Daha sonra arkasını dönüp kalabalığı yararak sırasına adımladı. "Siz neye bakıyorsunuz?" diye yeniden çıkıştı Aras. Etrafında dönüp öğrencilere baktıktan sonra yine bağırdı. "Ben bir hareketlilik göremiyorum!" İki yana açtığı kollarını bile henüz kapatmadan, saniyeler içinde herkes dağılmaya başladı.

"Hadi," Uriel elini omzuma koyup, ona dönmemi sağlarken su gibi duruldum, en ufak bir dokunuş ya da rüzgarda sarsılacak gibiydim. Sözler, artık canımı acıtmıyordu, ama onlara laf edilmesi beni sarsmıştı.

Aras yanımızdan sıyrılıp dışarıya çıktığında biz de ardından gidip, derse girmeden önce bulunduğumuz yere gittik. Melek oturmamı bekledikten sonra yanıma geçti. Garip şekilde ise, Aras'ın da diğer tarafıma geçmesini bizzat kendisi söylemişti.

"Teşekkür ederim," dedim arkama yaslandığım sırada.

"Seninle sadece ben dalga geçebilirim Çırak," diyerek karşılık verdi Aras. Sözleri sırasında sıcak bir ifadede olsa da, sözleri bittikten saniyeler sonra öfkeyle baktı sınıf kapısına.

Melek, olduğu yerde kıpırdayıp bana döndükten sonra her zamanki tebessümlerinden yolladı. "Çok fazla düşünüyorsun. Bazı şeyleri takmaman gerekir."

"Elimde değil. Alışığım aslında, ama..."

"Zayıf olduğunu düşünüyorsun." Gözlerini kıstığında, bakışlarımı kaçırdım hemen. Beni açık bir kitap gibi okuması hem sevindiriyor, hem de geriyordu. Onlara haddini bildirmek istiyordum, ama ilk fırsatı da kaçırmış, benim yerime onların yapmasını izlemiştim.

"Sen çok güçlüsün Açelya, ama farkında değilsin."

"Teşekkür ederim."

"Hayır. Ciddiyim."

Bakışlarımı ellerimden alıp ona baktım. Fakat hiçbir şey söyleyemeden, yeniden ellerime yönelttim.

"Bana bak Çırak," Aras, sesini aniden duyurunca, refleksle ona baktım. "Boşuna mı çırak diyorum sana... Ne bu haller?"

Yüzüme saf bir tebessüm yerleşti bir anda. "Bazen, senin de melek olduğunu düşünüyorum," Gözlerimi hafif kısıp karşılık verdiğimde, şaşkınlıkla çattı kaşlarını.

"O ne demek öyle?"

"Bana yardım ediyorsun," diye cevapladığımda gözlerini kaçırıp başka yere odaklandı. Hemen ardından meleğe çevirdi bakışlarını, sonra yeniden bana baktı.

"Kuralları yıkamadığım için bunlar."

"Sekhmet'lik ayarlarını gevşetiyor musun?" Uriel'in sesiyle şaşkınlıkla ona döndüm.

"Sen öyle san," hemen ardından, Aras'ın sessiz ve hırçın sesi duyuldu. Bu kez ona döndüm.

"Sekhmet... Senin adın mı?" Dudaklarım arasında eş mıknatıs var gibiydi. Kapatmaya çalışıyordum ama birbirlerini itiyorlardı. Onun gerçek ismini hiç düşünememiştim. Benim için sadece şeytandı. Kendine Aras denilmesini seven bir şeytan.

Bir süre sessiz de kalsa, sahte olduğunu anlamamı istediği bir tebessüm eşliğinde, "Tanıştığıma memnun oldum," dedikten sonra, alaya döndü ifadesi. Önüme yavaşça dönerken ismi tekrarladım beynimde. Sekhmet... Nedensizce tanıdık hissetmiştim ismi. Sanki daha önce bir yerde duymuştum?

Biraz daha derinlere daldım. Gözlerimi yavaşça kıstığım an, bir film şeridi geçti göz perdelerimin altından. Tamamen kapadım. Yarım yamalaktı her şey, varla yok arasıydı. Buna rağmen, zorladım bilincimi ve nihayetinde hatırlamaya başladım.

Zihnime doluşan hatırayla bu kez bir anda açtım gözlerimi. "Ben rüya gördüm!" Heyecanım yakayı ele verirken gözlerimin fal taşı gibi açıldığına emindim. "Uriel, ben rüya gördüm!"

"Her insan gibi." Aras'ın alaylı ve gülünç sesine aldırmadan Uriel'e bakmaya devam ettim.

Gözlerini hafif kısıp ciddiyetle karşıladı beni. "Ne gördün?"

"Bi-bir vadideydim. Çok geniş. Ve parlaktı." Bakışlarımı indirip devam ettim. "Birisi vardı... Bir melek, erkek," dediğim an hemen söze girdi.

"Nasıl biri?"

"Çok uzun boyluydu. Biraz zayıftı. Beyaz uzun saçları vardı, ama çok etkileyici duruyordu. Duruşu çok heybetliydi. Bana bir anahtar uzattı. Ve-"

"Ve?" Yeniden sesini duyurduğunda ona baktım. Heyecanını dizginlemeye çalışır gibiydi. Koyu gözleri gece olmuş, yıldızlarına yuvalık yapıyordu resmen.

"Ve bana, zamanı geldiğinde bu anahtarla adım atacağımı söyledi. Birkaç isim sayıkladı, hatırlayamıyorum. Fakat Sekhmet dediğini çok iyi hatırlıyorum," sözlerimden hemen sonra Aras'a baktı melek. "Bu ne demek? Neden böyle bir rüya gördüm?" Kafama doluşan seslerle birlikte son zerreye kadar gerildiğimi hissettim. "Kimdi o? Ve neden bana anahtar verdi?"

Uzun bir nefes bıraktı sakince. "Bahram," dedi sessizce. Gözlerinin içi parlasa da biraz düşünceli gözüküyordu.

"Bahram da kim?" dedim dizginolmaya çalışarak.

Bana dönüp, yüzünü sıvazladı. Derin bir nefes daha bıraktıktan sonra söze girdi. "Bahram, zafer meleğidir Açelya."

"Benimle ne alakası var?"

"Düt düt. Bu erken oldu," Aras söze girince ona baktım. Gözleri meleğin üzerindeydi. Hem ciddiydi hem de alaylıydı. Rahat tavırları, Uriel'inkilerle zıtlık oluşturuyordu.

"Soru sorduğumda da kızıyorsunuz ama. Artık bir şeylere açıklık getirecek misiniz?"

"Eve gidiyoruz Açelya. Çantanı sınıftan al," Uriel keskin sözünü duyurduğunda daha da gerildim. Çok farklı olaylar yaşanıyordu. Ben bunun içindeydim, ama hiçbir şeyden haberim bile yoktu.

Dediğini yapmak için yerimden kalkıp Uriel'in yer açtığı yerden geçerek sınıfa ilerledim. Kapıdan girdiğimde profesörün masasına oturan Yeliz adındaki kızın sesi ilişti kulağıma. "Deli? Ne bu acele, hani yanındakiler?"

Durdum. Birkaç kişinin kıkırtısı kulağıma gelse de umursamadım. "Sana cevap verirdim Yeliz, ama hangi yüzüne konuşmalıyım, bilmiyorum."

Yeniden harekete geçip sırama vardığımda, çantamı aldım. Kapıya doğru ilerlerken masadan kalkan Yeliz, tiz sesini yeniden duyurdu. "Bana baksana sen!"

"Kapat çeneni. Zamanımı çöpe veremem," dedikten sonra söyleyeceklerini umursamadan sınıftan çıktım. Melek ve şeytan hemen kapının yanında bekliyorlardı. Beni gördüklerinde her zamanki gibi önden yürümeye başladı Aras. Uriel yanıma geçtiğinde ilerlemeye koyulduk. Yol boyunca kimseden bir çıt çıkmamıştı. Aras kimseye karışmadan yürüyordu. Ve melek ilk defa böylesine düşünceliydi. Eve varınca anahtarla uğraşmama gerek kalmadan kapıyı bile açtı. İçeriye girdiğimde çantayı kenara bırakıp, salona ilerledim. Peşimden gelip koltuklara oturdular. "Dinliyorum."

"Rüyayı ne zaman gördün?" Gözlerimin içine derinlemesine baktı.

"İki ay olmuştur." Kararlaştıramamış şekilde dudak büzdüm.

"Bak," söze tam başladığı sırada durdu. Bakışlarını önüne çevirdikten sonra biraz bekleyip, yeniden döndü. "Sana, şu anlık bilmen gerekenleri söyleyeceğim, ama şimdilik soru sormayacaksın. Her şeyin bir sır perdesi var, ve zamanı gelince açılmazsa kötü sonuçlar doğurabilir."

"Tamam." Her ne kadar merak etsem de tüm olan bitenleri, sabretmem gerekiyordu. Bu kez ısrar etmeyecektim. Bu kadar öğrendiğim şeyler bile başımı döndürecek kıvama getirmişken, ihtiyacım olandan fazlası bana hiç iyi gelmeyebilirdi.

"Dünyada çok kişi var. Senin gibi. Yani doğaüstü olayları görebilen."

"Görebilen mi?"

"Gördüğün çoğu şeyi başkaları göremiyor." Yüzüme bakarken üzgün bir ifade oluştu gözlerinde. Çenesi kasılmıştı yine.

"Kaç kişi?"

"Yüzlerce," söze girdi Aras. Ona baktığımda durgun sularda yatırdığı alay ifadesini, çok az da olsa görebiliyordum.

"Peki Bahram?" dedim meleğe dönerken.

"Bunu daha sonra öğrenirsin," diye karşılık verdi. Sessiz kaldım. Olan biteni aklımda düzenle sıraya koymaya çalıştım. Zafer meleği, neden rüyamda benimle buluşmuştu ki? Ya da o anahtarı neden bana vermişti? "Uyu Açelya. Uyumalısın. Erken olduğunun farkındayım, ama zihnin bulandı, hissedebiliyorum." Merhamet dolu ifadesi hüzünle harmanlıktı. Oturduğu yerden kalktığı sırada, "Benim gitmem gerekiyor," diye devam ettiğinde ayaklandım.

"İşlerin bitmemiş miydi?"

"Hayır," dedi sakince. Gözlerinin üzerine düşen gölge, onu yorgun gösteriyordu bu kez.

"Tamam." Oldukça yumuşak bir ton kullanmaya çalıştım. İnsan bedenleri onları yoruyor olmalıydı. Ve benim için bu yorgunluğa katlanıyor olmaları göz ardı edilecek bir durum değildi.

Odama ilerledikten sonra üzerimdeki kıyafetleri değişip rahat bir şeyler giydim. Yorganın altına girdikten sonra kapadım gözlerimi. Beklenmedik, tatlı bir sarhoşluk bedenimi ele almıştı saniyeler içinde. Sanki, tenim yumuşak zeminimi kolluyormuşçasına aniden mayıştı. Ve sonra uyku diyarına ilk adımımı atmaya koyuldum.

———-

Gözlerimi yavaşça araladığımda odanın kararmaya başladığını görünce hızla doğruldum. Oturur pozisyona geçtikten sonra yanı başımdaki çekmecenin üzerine koyduğum telefonu aldım elime. 18:23 Yedi saat uyumuştum. Bir gecelik uykumu sabah saatlerinde devralmıştım resmen.

Hızla kalkıp, lavaboda elimi yüzümü yıkadıktan sonra salona geçtim. Aras hâlâ ordaydı. Çift kişilik koltuğa uzansa da sığmamış, bacaklarını koltuktan dışarı sarkıtarak rahatını bulmuştu. Bir kolunu gözlerinin üzerine kapatmıştı ve diğer kolu karnının üzerindeydi. Fazlaca insancıl bir duruştu bu.

"Aras?" Yanındaki koltuğa ilerlerken sesimi duyurdum. "Uyudun mu?" Ses gelmemişti. "Aras?" Yeniden çağırdım. "Uyuyor musun?" Yine bir ses yoktu. "Aras?"

"Uyudum Açelya, uyudum!" Gözünün üzerindeki kolunu kaldırıp, bana baktı. Küçük bir kahkaha attığımda gözlerini devirip kolunu yeniden koydu yüzünün üzerine. "Siz insanlardaki bu saçma soruları anlamıyorum."

"Şeytanlar da uyur mu?" Elimi çeneme götürüp destek sağladım. Nedensizce onunla uğraşmak istiyordum şu anda.

Olduğu yerde hışımla toparlandı. Oturur pozisyona geçtikten sonra dizlerini dirseklerine yaslayıp, öne doğru geldi. "Fırsat verseydin alırdın cevabını. Ben, seni uyandırıyor muyum?"

Yeniden güldüm. "Sekhmet."

Dirseklerini dizlerinden çekip dikleşti. "Çok mu sevdin?"

Dudak büzüp, başımı salladım. "Normal bir isim. Anlamı var mı?"

"Biz isim almayız kendimize Çırak. O isimler bizi bulur." Sözleri, kulaklarımı bıçak gibi kestiğinde devam etti. "Ve evet, anlamı var." Daha rahat bir pozisyon aldığında nasıl anlatacağını düşündü bir süre. "Bir kabile gibi düşün. Biz de her ismin bir kabilesi vardır. Efsanelerde Sekhmet, aslan başlı dişi tanrıça diye anılır."

"Aslan başlı tanrıça mı?"

Hoşnutsuzca mırıldandı. "Biz öyle değiliz tabii ki! Dedim ya, efsane. Nasıl bilmezsin? Siz fâilerin efsanesi bu," yakınırcasına konuştu. "Sekhmet'in anlamı intikam demek, ama siz faniler, daha doğrusu Mısır Topraklarındakiler, yine tanrıça olarak sınıflandırıyor bu ismi." Sözlerinin sonunu yandan bir gülüşle kapattı. Söyledikleri beynimde dolaşırken idrak etmeye çalıştım. Süzgece koyduğum konuşmasını ekledikten sonra sadece İntikam sözünü esas aldım.

"Neden intikam?"

Gülüşünü soldurduktan bir süre sonra yeniden söze girdi. "Eğer yaşadığın bir olaya intikam ant içersen, Sekhmet olursun. Kimse doğuştan hırçın olmaz."

Bahsettiği şeyi çok iyi anladım. İçim sızlamıştı. Kaşlarım eğilirken, ifadem kırıldı. "Çok acıdı mı?"

Bakışlarını bir anda gözlerime dikti. "Umursuyor musun?"

"Neden umursamayım?" Dudak büzdüm.

"Ben bir şeytanım." Yandan bir gülüş eklese de yüzüne, gözlerindeki anlama yoğunlaştım. Durgundu.

"Neden alındılar?" diye sordum aniden. Onunla birlikte, onun hakkında ilk defa konuşuyordum. Belki tehlikeliydi. Beni her an kandırabilir ya da buna zemin hazırlayabilirdi, ama merak ediyordum.

"Alındılar işte." Başını eğdi. "Boş ver," diye devam ettikten sonra yeniden baktı gözlerime.

Onu böylesine durgun görmeye alışık değildim. Sinirli görmüştüm, şaşkın görmüştüm, kahkaha atarken görmüştüm... Ama durgunluğunu ilk kez görüyordum. Ve anlamsız şekilde kalbimi acıtıyordu bu durum. Bir an hayal ettim kanatları alınırken onu. Çektiği acıyla nasıl başa çıkabilmişti? Dediğine göre onu Sekhmetlik'e iten neydi?

"Sekhmet'ten önce neydin?" Aklıma gelen soruyu hiç durmadan yönelttim ona. Bunu beklemiyor olacak ki, kaşlarını çatarak karşıladı beni.

"Ben kendimi bildim bileli Sekhmet'im. Herkesin soy adı gibi olan bu sıfat, benim asıl ismim oldu." Hiçbir şey demeden bakışlarımı eğdim. Konuştukça gizemleniyordu her şey. Ben cevap arıyordum, ama her soru bir labirent kuruyordu bahçeme. "Her neyse!" Bir anda ayaklandı. "Hadi sen yemek ye, ben de Tüylü'yle oynayayım."

Ayağa kalktığım sırada tebessüm yerleştirdim çehreme. Aras'la böylesine yakın olmak ve konuşmak, düşündüğüm kadar kötü değildi aslında.

Mutfağa ilerledikten sonra eşofmanımın cebine koyduğum telefonu çıkarıp masaya bıraktım. Dolabı açıp birkaç şey çıkardıktan sonra aynı masaya dizdim. Isıtıcıya koyduğum su kaynayana kadar atıştırmalık şeyler hazırlamış ve paket çayı yanıma almıştım. Alet, küçük bir sesle kapandığında tezgahın üzerinden almak için oturmakta olduğum sandalyeden kalkacağım sırada, telefonumun sesi beni durdurdu.

Elime alıp, ekrana baktığımda yabancı numarayla kaşlarımı çattım. Yeşile dokunup kulağıma götürdüm. "Alo?"

"Alo." Olgun bir adamın sesi karşıladı beni.

"Kimi aramıştınız?"

"Ben..." Sakin de olsa, hızlı nefes alış verişi bir süre doldurdu kulağımı. "Ben Naime Altay'ın torunu Açelya Altay'ı aradım. Sizsiniz değil mi?"

Bir buz kovası başımdan aşağı döküldü sanki. İki günde iki kez duymuştum bu ismi. Kaşlarım havalanırken dudağım aralandı. "Si-siz kimsiniz?" Ses titreyişine engel olamadım.

"Ben bü-" Sözlerini tamamlamadan sustu aniden.

"Alo..." sesimi duyurdum. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrana baktığımda arama hâlâ aktifti. "Orada mısınız?" Heyecan ve panikle atıldım. Fakat fazla zaman geçmeden kapandı telefon. Son aramalara girip, numarayı tıkladığımda, kulağıma götürdüm. Sonra bir kez daha denedim. Ve bir kez daha... Her seferinde meşgule düşüyordu.

Ulaşamıyordum ona. Yine bir gece çöktü üzerime. Ne oluyordu böyle, neden böyleydi? Her şey gizeme karışıyordu. Labirente yeni bir etap ekleniyordu sürekli olarak. Omuzlarımda anlamsız bir yükün oluşunu hissettiğimde, derin bir nefes alıp, ciğerlerimi havayla doldurmaya çalıştım.

"Sen nasıl biriydin Büyükanne..?" mırıldandım iki dudağım arasından. "Nasıl biriydin?"

Bilinmeyen bu karmaşanın içinde cevabımı er ya da geç bulacaktım. Zaman ne kadar geçerse geçsin, aklımdaki soru işaretlerine bir çözüm oluşturacaktım. Ve... Gerçekten de güçlü biri olacaktım, olmak zorundaydım. Büyükannem ve bana göz kırpan sır perdelerinin ardındaki gizem dolu diyarlar için... Bunu yapacaktım.

Bölüm sonu

15 yorum