Mağazadan çıkıp arabaya geçene kadar her şey sessiz ve normaldi, ama arabaya bindiğimiz saniye, teyzemin soru yağmurlarında sırılsıklam ıslandığımı hissetmiştim. Ve ben böylece kime çekmiş olduğumu daha da iyi anlamıştım. Aynı onun gibiydim: Meraklı.
Nihayetinde eve vardığımızda küçük bir vedalaşmanın ardından ayrıldık. Yolda uyanmış köpeğin içinde bulunduğu sepeti kenara bıraktıktan sonra evin anahtarını çantamdan bulup çıkardım. İnce metali ait olduğu yere geçirmeye çalışırken, yerlere küçük noktalar bırakan yağmurun çiseleyen sesi mektup çaldı kulaklarıma. Ellerimi hızlandırıp acele etmeye çalışsam da bir türlü oturmuyordu anahtar yerine. Yağmur arttıkça ben daha da hızlanıyordum. En sonunda, ellerimin arasından kayıp yere düşen anahtarla sımsıkı kapadım gözlerimi.
"Hah! Başlıyoruz yine..." Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Tenime değen damlalar, aynı zamanda tüm kokuların şahı olmaya layık toprak kokusunu yayıyordu etrafa.
Evden biraz uzaklaştım. Kollarımı iki yana açtıktan sonra yeniden kaldırdım başımı. Uzun zamandır ıslanmamıştım böyle. Yağmur'a olan bağım, ıslandıkça beslenip daha da filizleniyormuş gibiydi. Huzur ne diye sorulsa, muhtemel cevaplardan birisiydi yağmur altında ıslanmak. Arınıyormuşçasına... Özgürleşircesine...
"Açelya?"
Kollarımı indirip, sesin geldiği yöne baktım panikle. "Efendim?" diye ekledikten sonra, karşıma çıkan bedenle eve doğru ilerledim. Beni böyle yakalayan kişi, adımı deliye çıkaran çocukluk arkadaşım Selin'di.
Yerdeki anahtarı elime alıp evin kapısıyla yeniden uğraşmaya başladığım sırada, eli durdurdu beni. "Daha ne kadar süre konuşmayacaksın benimle?"
Derin bir nefes alıp adrenalimi dizginlemeye çalışırken ona döndüm. "Deli olanın her sözü boş değil miydi?" Bana sapladığı ilk bıçağı çıkardım sırtımdan.
"Açelya bak be-"
Yeniden durdurdum onu. "Hayırdır? Ortamındayken ayakların altına destek yaparak yükseldiğin kişiyi kaybedince, çabuk mu düştün?" Ve bir bıçak daha çıkardım. Her sözüm, beynimin arkasında, o anki sahneleri canlandırıyordu bana. Tek fark... Artık acıtmıyordu.
"Özür dilerim."
"Ne için? Okulun popüler kızı olmak adına, beni ve sırlarımı kullandığın için mi, adımı deliye çıkarıp bana iğrenç günler yaşattığın için mi?" Gözlerinin dolduğu dikkatimi çekti. Artık bu bile dokunmuyordu duygularıma. Çocukluğumdan beri omuz olmuştum ona, ama o ilk seferde bez parçası gibi öteye atmıştı beni. Ve şimdi de açılan yarasına yamamak istiyordu yeniden. "Git," dedim anahtarı sakinlikle yerleştirip, kapıyı açarken. Sepeti evin içine bıraktıktan sonra anahtarı çıkarıp askıya astım.
"Biz çocukluk arkadaşıyız!" diye bağırdı son bir çırpınmayla. Yağmurun, saçlarını bozmasını engellemek istercesine elini kaldırdığını görünce acıyla güldüm. Çocukken yağmurda ıslanmayı severdi...
Açık kalan kapıya yaklaşıp baktığımda yere eğdiği kafasını kaldırıp bana baktı. "Sen benim çocukluğum değilsin..." dedim sakince. Kendi sözlerim acıtıyordu canımı. "Sen, o çocukluğun katilisin."
Cevap vermesine şans bile vermeden, kapattığım kapıdan gelen o sesi dinlettim kalbime. Bu bir adımdı benim için. İlk kez kullanılmak yerine, sesimi çıkarmıştım. Ve kapının sesi çalan şarkının son ritmiydi. Dışarıda sadece onu değil, geçmişimi bırakmıştım. Tüm acılarımı, hayal kırıklıklarımı...
İşin güzel ve garip yanıysa... Şu anda mutluydum. Organlarım bile alkış tutuyordu bana. Kalbim, beynime baş eğmiş, gerektiği yerde susmayı o da öğrenmişti.
Salona geçtiğimde sevinçle, derin bir nefes aldım. Köpeği sepetinden çıkarıp koltuğun üzerine bırakırken havlama sesiyle daha da güldü içim. "Bu kez uzun süre beklemen gerekiyor," dedikten sonra odama doğru ilerledim. Islanan kıyafetlerim vücuduma yapışsa da, sıcaklığımla kuruyordu. Ve, verdiği hissiyat bunaltıcı bir etki oluşturuyordu.
Kapının kapandığından emin olduktan sonra banyoya girip ılık suda arındırdım bedenimi. Bornozuma sarılıp dolabımın yanına ilerledikten sonra kapakları araladım. Asılı ve katlı kıyafetlerin arasında yabancı eşyalar vardı. Kaşlarımı çattım ister istemez. Belime doladığım kolumu da harekete geçirip iyice karıştırdım dolabı. Bu kıyafetler gerçekten de bana ait değildi!
Tıklatılan kapı sesiyle, kendimi bir anda geriye atmamla düşecek gibi olurken son anda toparlandım. "Açelya?"
"U-Uriel?" Kekeledim kontrolsüzce.
"Kıyafetleri söylemek için geldik Kızıl Güzeli. Çok şaşırma. Bizi de bekletme," Bu ses de Aras'a aitti. İkisi beraber kapının ardındaydı. Kavga ya da zıtlaşma olmadan, ortak bir plan kurmuşlardı resmen.
Dolabın kapağının arkasına geçip, kafamı uzattım. Benden izin alamadan içeriye giremezler ve göremezlerdi, ama yine de tuhaf hissediyordum kendimi. Bu duygumun eriyip gitmesi için, dolap kapağını kalkan yapmıştım vücuduma. "Tamam," derken sesimin herhangi bir duygunun kucağında olmamasına özen gösterdim.
Adım sesleri duyulup saniyeler içinde yok olduğunda olduğum yerden çıkıp, kıyafetlere yöneldim yeniden. Mağazada denediğim kıyafet dolabıma zıt kaçan zarif edasıyla boy gösteriyordu resmen. Söyledikleri tuhaf sözlerle böyle bir plan kuracaklarını aklımın ucundan dahi geçmezdi, ama bu durum fazlasıyla hoşuma gitmişti. Bir melek ve bir şeytan, basit bir fâni için hareket etmişlerdi... Kalbime yerleşmiş, akraba olan iki duygu vardı şu anda. Birisi, beni önemsedikleri için kelebeklerle oynarken, bir diğeri kendi aralarındaki uyumlu hareketlerine gökkuşağı çiziyordu.
Düşünelerimin ardı kesilmezken, çehremde fark ettiğim geniş tebessümü yavaşça normalleştirdim. Elime geçirdiğim koyu lacivert ve beyazın kombine olduğu eşofman takımını giydikten sonra, saçlarımı havluyla kurulayıp serbest bıraktım. Omuzlarıma dökülen saçlarımı çekmecedeki tarakla düzelttiğimde, her şeyi yerine yerleştirip, yatağın üzerine bıraktığım kolyeyi alarak çıktım odadan.
Salona vardığımda, ikisinin de ayrı koltuklarda olduğunu görünce bir sıcaklık kapladı kalbimi. Onları anlaşabiliyorken görmek çok daha güzel ve özeldi benim için. Uriel tekli koltukta otururken, Aras geniş koltuğa yayılırcasına oturmuştu. Boşta kalmış tekli koltuğa yerleştiğimde ikisi birden bana çevirdi gözlerini.
"Teşekkür ederim. Çok güzeller."Yüz tuvallerine çizilen sıcak tebessümlerle, teker teker ricada bulundukları zaman bir kez daha soru yönelttim. "Nereden geldi aklınıza?"
Aras başını geriye yaslayıp küçük bir kahkaha attıktan sonra yeniden bana baktı. "Teyzeni çok sevdim Açelya."
Uriel'e çevirdim bakışlarımı. Gözlerini yere eğmiş ve yüzünün manzarasını kapatmış olsa da, gülüşünü görebiliyordum. Böyle yapıyordu... Şeytan'la tartıştıkları zaman iki azılı düşmancasına birbirlerine kan püskürüyorlardı, ama Aras'ın söylediği herhangi bir şeye güldüğü zaman hep böyle sakin, fakat çok güzel bir gülüş sergiliyordu. Onu önemsediğini hissediyordum.
"Uriel?" Başını kaldırıp bana baktı. "Aylardır seni takip ediyorum demiştin," dediğimde mırıltıyla onayladı beni. "Ama yıllar önceden yanıma geldiğini hatırladığımda, sessiz kaldın?" Sorum bittiğinde Aras olduğu yerde toparlanıp, kalktı. Bir bacağını kıvırıp koltuğa koyduktan sonra, daha rahat olacağı pozisyonda yeniden oturdu. Konuşulacak konuya hazırlık yapar gibi edası, gözümden kaçmamıştı. Tam anlamıyla tipik, dedikodu meraklısı insan tiplemesindeydi.
"Evet," dedi melek normal bir şekilde. Kaşlarımın çatıldığını hissettim.
"Yani normal mi bu?"
"Açelya," Sakinliğini bozmadan söze başladı. "Bizim zaman kavramımız ile sizin zaman kavramınız arasında eşit bir dilim yok," diye eklediğinde daha önceden söylemiş olduğu aklıma gelince, mahcupluğum yakayı ele verdi. "Gökyüzündeki zaman daha geniştir. Sizin zamanınız daha hızlı. Bu yüzden ay dedim çünkü senin dokuz yılın, benim aylarım."
Kaçırdım bakışlarımı. Düşüncelerim için kızdım kendime bir kez daha. Gerçekten aptalca hareket etmiştim. "Şey... Be-" Sözümü devam ettiremeden kesti beni.
"Önemli değil. Sıkma canını." Yakayı ele veren mahcupluk, bu kez müebbet yemişti bedenimde. Yargısız infazla öfkelenmeme rağmen, böylesine merhametli oluşu onu çok farklı kılıyordu.
Önüme eğdiğim başımı yavaşça kaldırıp şeytana baktığımda, meleğe bakıyor olduğunu gördüm. Dudaklarını sıkıyordu. Gözlerindeki karanlıkta küçücük bir parıltı vardı, ama bu parıltıyı çene hattındaki gerginlik infaz ediyordu. Başını çevirdiğinde buluşan bakışlarımızla gevşetti yüz hattını. Kasılan kaşları yumuşadı ve gergin dudaklarına tebessüm kondu.
Yeniden eğdim başımı. Elimdeki kolyeyi boynuma yerleştirmeden önce durdum. "Uriel?"
"Efendim?"
"Bu çok küçük," dedikten sonra ona baktım. "Uzun zamanlı gittiğin oluyor. Ve sanki, olduğundan daha küçük geliyor gözüme," sözlerimi devam ettirdiğim sırada olduğu yerden kalkıp, yanıma kadar geldi.
"O zaman..." Sakin hareketlerle kolyeyi aldı. "Şöyle yapalım mı?" şeklinde eklerken, kolyenin klipsinden tutup, avucunun içinde kaldırdı. Gümüşten hızla inen tüy, kolyeden ayrılıp Uriel'in altta bekleyen eline düştüğünde kapadı parmaklarını
Ayağa kalkıp, olanları daha iyi görmek istedim. Günler önce beni etkisi altına alan pırıltılı meydana geldi bir anda. Nefesimi tuttum. Parmakları yavaşça aralanmaya başladığı andan itibaren büyük, parlak tüy karşıladı beni. Mükemmeldi... Hatta dünya üzerindeki tüm güzel şeyleri kıskandıracak kadar mükemmeldi.
Gözlerimi parıltısından ayırıp ona baktım. Bakışlarımı yakalayınca gülüşünü genişletti. "Bak." Sakince komut verdiğinde bakışlarını eğdi. Dediğini yapıp baktım. Tüyün ucundan tutup gümüş zincire değdirdiğinde bir anda küçülüp gümüş, minik parça haline geldi. Gözlerim yuvalarına hoşça kal demeden önce, durdurdum onları. Hızla kaldırdım kafamı. Yüzüne baktım. Çıplak gözle göstermişti bana bir şeyi. İlk kez böyle bir şeye şahit oluyordum, ve bu kesinlikle diğer şeylerden çok daha etkileyiciydi.
"Bundan sonra her istediğin zaman, eski haline getirebilirsin," dediğinde elime bıraktı kolyeyi.
"Bu... Bu..." Sözlerime devam edemiyordum resmen.
"Muhteşem değil mi Çırak?" Aras'ın yüksek sesiyle kaldırdım kafamı aniden. Ona baktığımda olduğu yerden hızla kalkıp, yanımıza geldi. "Gerçekten çok güzel... Öyle değil mi?" diye yeniden duyurdu sesini. Amacının çok farklı olduğu ses tınısından belliydi. "Kanatlarım, alınmasaydı eğer, ben de sana bir kolye verebilirdim."
Uriel'e çevirdim gözlerimi. Gözlerini saniyelik olarak kapatıp, derin bir nefes aldı. "Aras..." Göz perdeleri aralanırken mırıldandı. "Hafızan güçlü, ama hiçbir şeyi tam hatırlamak istemiyorsun!" Ses tonu alçak olsa da dizginlemeye çalıştığı bir sinir olduğu, çok belliydi. Şeytan hiçbir şey demeden arkasını dönüp koltuğa oturdu yeniden. Melek bir eliyle yüzünü ovup sildikten sonra gözlerini dikti gözlerime. "Yarın okula gidiyoruz. Sabahçı öğrencisin. Yemeğini ye ve erkenden yat uyu."
"Ama çok erken?"
"Yemeğini ye ve uyu Açelya." Kararlı sözleri kulaklarıma girdiği saniye bir anda bir silüet geldi gözümün önüne. Büyükannemin aynı sözleri yankılandı beynimde. İlk okula başlayacağım gün, tarayıp ördüğü saçlarımı beyaz bir tokayla bağladıktan sonra yanaklarına kondurduğu öpücükleri yeniden hissettim sanki.
"Büyükannem gibi konuştun." Ses tonumdaki özlemi gizleyemedim. Kaçırdığım gözlerimi yeniden kaldırım ona. Buruk bir ifade vardı yüzünde. Acımı hissetmiş olduğu yerleşti beynime. Gözleri nemlenmişti.
"Naime Altay." Aras'ın sesini duyulunca hızla ona döndüm.
"Onun ismi!" Birkaç adım ilerledim. "Nerden biliyorsun?" Hiçbir şey söylemeden bakmaya devam etti. Yüzündeki hiçbir mimik yaşam belirtisi vermiyordu. "Aras! Bir şey söyle!" Biraz daha yükselttim sesimi.
Bakışlarını arkamda bir yere yönlendirdikten sonra yeniden bana baktı. "Beden ölçülerini sen söylemeden bilen biriyim ben. Her şeyi bilirim," dedikten sonra koltuğa yaslandı. Gözlerimi ondan ayırmak istemiyordum. Büyükannemin adını başkasından duymak çok farklı hissettirmişti. Onu biliyor olması, beni heyecanlandırmış, ama aynı zamanda germişti. Hakkımdaki her şeyi bilse de ölmüş bir yakınımın ismini biliyor olması farklı bir durumdu.
"Ben uyusam, gerçekten iyi olacak." Uriel'e döndüm. "Benim için, köpeği yedirir misin?" dediğimde, titrek gözleriyle onayladı beni.
Bir taş oturdu yüreğime. Naime Altay. Örnek aldığım tek ve ilk insandı. Büyükannem benim için gerçekten çok özeldi. On bir yaşımda bıraktığı elimi toprağına değdirip, sıkarak hissetmeye çalışırdım onu. Babamı yılda bir, iki kez belki görür, belki görmezdim. Çifte vatandaşlığı bulunduğu Ukrayna'da öldüğü söylendiğinde ise cenazesi gelmemişti Türkiye'ye. Onun özlemini de büyükannemin topraklarına sarılarak gideriyordum.
Yatağıma uzanıp yorganı omuzlarımı örtecek kadar çektim. Gözümden akan damlaları eşofmanın kollarıyla sildikten sonra sımsıkı kapadım gözlerimi. Akmayın. Akmayın. Akmayın.
"Ağlamaktan korkma benim küçük meleğim..."
Ses yankılandı hatıra köşelerimde. Ve, o günü hatırlatan sayfaları okuttum beynime. O okudukça, rol aldı satırlardaki harfler. Ve her ilerleyen bir kelime, bir damla yaş bırakıyordu yastığıma. En sonunda acımaya başlayan yorgun gözlerimi, uyku diyarlarında bir geziye çıkarmadan önce ters çevirdim yastığımı. Ağlamaktan korkma. Böyle söylerdi büyükannem.
Sabah olduğunda gereğinden de daha erken kalkıp, kahvaltı hazırladım. Zamana sıkıştırmadan, rahatça kahvaltı ederken köpekle oynayan Aras'ı ve onları izleyen, arada gözlerimizin buluştuğu Uriel'e bakıyordum.
Aras'ın hayali, daha doğrusu planları güzel işlemişti. İlk başta lakabı olan daha sonra da ismi olarak kalan Tüylü, gerçekten iyi anlaşıyordu onunla.
Ama, bunun etkisinin Uriel'den kaynaklı olduğunu daha ilk temaslarında yakalamıştım. Kafede otururken, köpeği ona vermeden önce alnının ortasını sıvazladığında sakinleşmişti Tüylü. Ve bu sakinliğe yol açan bir pırıltı işlemişti bedenine.
Uriel. Çok farklıydı gerçekten. Tabir edilemezdi. Hangi yorumu yaparsam yapayım ya da hangi eleştiriyle yaklaşırsam yaklaşayım, her defasında yanıltıyordu beni. Ve o şeylerin altından çok daha farklı ışıklar doğuyordu. Aras ise her ne kadar sürpriz bir kişilik de olsa, kendine has bir karakteri vardı. Deli doluydu ve sinsi kötülük yapmaya her an açtı, her hareketinin temel kökeni buydu.
Saat yaklaştığında evden ayrılmadan önce sarıldım yavru köpeğe. Uriel'in demesiyle, evde yalnız olmayacaktı. Dolayısıyla herhangi bir kaza yaşanmayacaktı. Yani... hayatımda kısa zamansa klişeye dönen sır perdeleri, Uriel tarafından yeniden açılıyordu.
Yaklaşık yirmi dakikalık yürüme mesafeli üniversiteye varış yolum, ilk defa bu sabah çok daha eğlenceli ve mutlu geçmişti. Aras yolun başlarında yakınmıştı, ama insanlarla karşılaşmaya başladığımızda sinsi gülüşünü sergileyip, önden ilerlemeye koyulmuştu. Birkaç hareketi beni de güldürmüştü istemsizce. Çoğu kez, yanımızdan geçen insanlara küçük sürprizler hazırlıyordu. Uzağımdaki, sonradan fark ettiğim birkaç kişiyi düşürmüş ve birkaç kişinin de, yoldan geçen araçları vesile bilip üzerlerine su sıçratmıştı. Olan bitenlere kahkaha atarken, ilk baştaki yakınmasından eser bırakmamıştı geriye. Harici birçok kişiyi Uriel kurtarsa da, sonunda sert bir uyarıdan sonra dizginleşen Aras'la, o da sakinleşti.
Okul bahçesine vardığımızda durdum. Önden giden şeytan bizim durduğumuzu hissedince anında yanımıza geldi.
"Başlıyoruz," dedim derin bir nefes alıp verdikten sonra.
"Sakin ol Açelya. Her şey yolunda."
"Bu kadar heyecan sana yakışmıyor Çırak," Uriel'den sonra söze girdi Aras. "Okulda ilk günü olanlar, biziz. Sen neden heyecanlısın?" diye devam ettiğinde Uriel'in kahkahası doldurdu kulaklarımı.
"İblise her zaman katılmam, ama bu kez haklı."
"Aaa! Teşekkür ederim Kanatlı."
Kısa konuşmaları sonunda güldüler beni. "Tamam. Umut ve Aras... Hadi gidelim!" Bahçeden ilerlerken, ilk defa böyle hissediyordum. Arkamda, sağ tarafımda Uriel'in, sol tarafımda da Aras'ın varlığını hissediyordum. Ve bu his beni gerçekten farklı kılıyordu.
Her adım bana bir güç daha veriyordu sanki. Derin bir nefes daha alıp, merdiven basamaklarını tırmanmaya başladım. Okuldan içeriye girdiğimde herkesin bir anda bana baktığını hisseder oldum. İlk defa beni rahatsız etmiyordu bu. Geniş koridorda ilerlemeye başladığımda tanıdık simalar, ilk kez alayla bakmıyordu bana. Ya da bakamıyorlardı. Sessiz bir teşekkür yolladım hemen ardımdakilere. Çünkü biliyordum, sebebi onlardı.
Üzerimdeki, ve çevreme de yayılan bu enerjinin onlardan kaynaklı olduğuna her şeyden çok emindim. Sınıflara çıkan merdivenlere ilerlediğimde oldukça tanındık başka simalar grubu karşıladı beni. Hemen başında da Selin geliyordu. Kapanan merdivenle olduğum yerde durdum. Durdular. Selin ve diğerleri arkamdaki Uriel ve Aras'a şaşkın ifadeleriyle göz gezdirdiklerinde gülmeden edemedim.
Onlar için popüler olmak her şeydi. Selin, beni ve sırlarımı bu yolda harcamıştı. Şimdi ise aralanan dudaklarıyla bakıyordu, bana ve yanımdakilere.
Uriel ve Aras, insani olarak gerçekten mükemmel görünümde gelmişlerdi yanıma. Üzerlerindeki modaya uygun kıyafetler ise bu görünüşe artı puan katan etkenlerdi.
Hiçbir şey söylemeyip harekete geçtiğimde, önümdeki grubun tam ortasından geçerken, eski günlerde beni merdivenden düşüren ve birkaç kez de yuvarlanmama yol açan kişiler, hiçbir şey söylemeden yol verdiler. Yine güldüm. Onlar için her şey boş bir havadan ibaretti gerçekten de.
Sınıfa vardığımızda içeriye geçip herhangi bir sıraya çantamı bıraktım. Beni kapıda bekleyen Uriel ve Aras'ın yanına geçtikten sonra geniş koridorun sonunda, cam kenarındaki masa ve sandalyelerin yanına ilerleyip oturduk.
"Çırak yaktın ortalığı." Aras ellerini masanın üzerine koyup öne doğru eğildi. Çehresindeki geniş sırıtışı, bal rengi gözlerine ışık dolduruyordu.
"Ben değil, siz." Sakince gülümseyip devam ettim. "Teşekkür ederim. Gerçekten."
"Sadece, kendinle gerçekten barış," diye konuştu Uriel. Ona döndüğümde tebessümünü biraz daha genişletip, başını sağına eğdi hafifçe. "Bırak etki ne olursa olsun, kendini ispatla. Güçlü ol," sözleriyle devam etti.
Aras, parmak eklemlerini masaya hızla, ritmik tınıyla peş peşe vurduktan sonra bir anda durup heyecanla atıldı. "Ben bile heyecanlandım Kızıl Güzeli!"
Yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına verirken geniş bir tebessümle güldüm. "Peki ya, sizi ne olarak tanıtacağım?"
Tam karşımda bulunan Aras'a baktım. "Ben anı yaşarım Çırak. Planları meleğe sor," dedikten sonra iki yana kaldırdığı ellerini indirip, güldü.
Uriel'e döndüm. Bir süre düşünüp dudağını büzdü. "Ne istersen, diyeceğim ama aile ferdi ya da akrabalık durumları herhangi bir yerden açık verebilir."
"Evet..." Ses tonumu düşürdüm. Düşünmeye başladım. Teyzem okul arkadaşlarım olarak bilirken, okulumdakilerin akrabam olarak bilmesi muhakkak bir gün patlak verirdi.
"Aile dostu?" Meleğin sesi yeniden duyulunca ona baktım hızla.
"Evet!" Az önceki sesim yeniden canlandı. İleride başımızın ağırmaması için sağlam zemin atmalıydık. Ve bu mükemmel bir fikirdi!
"Hiçbir açıdan açıklık olmaz," diye devam ettiğinde daha da güldüm. Aras bile gülüyordu. Melek, gerçekten de güzel bağlamıştı. Baba tarafından aile dostluğu, anne tarafından olan ve Uriel ile Aras'ı okul arkadaşım olarak tanıyan teyzem için çok uygundu. Ayrıca her iki taraftaki akrabalarımın birbirlerini adam akıllı tanıma fırsatına hiçbir zaman geçememiş olmaları, ilk kez güldürüyordu yüzümü.
"Tamam o zaman," dedim heyecanla. İçime doldurduğum nefesi yavaşça bırakırken heyecandan yumrulaşan ciğerlerimin açılmasını bekledim. Ellerimi masanın üzerinden çektiğim sırada duvardaki saat gözümü aldı. Dersin başlamasına iki dakikadan az vardı. "Hadi," derken yerimden kalktım. "Ders birazdan başlayacak." Sözlerim bittiğinde onlar da ayaklandı.
Zaten yakınımızda olan sınıfa ilerlerken omuzlarımda bir anda hissettiğim, ağırlığın sahibine baktım. Aras yanıma geçmiş ve kolunu omuzlarımın üzerine atmıştı. "İşte başlıyoruz Çırak!" Sözlerinin ardından yüzüne yaydığı gülüşünü izledim. Bu açıdan onu incelemek çok daha farklıydı. İnsanın kalp ritminin frekanslarını rahatlıkla bozabilecek gülüşü vardı. "Bu yıl, senin yılın," diye eklediğinde başını eğip, bana baktıktan sonra göz kırpıp, yeniden önüne döndü.
Biraz utanarak, biraz da heyecanla önüme döndüm ben de. "İşte başlıyoruz..." dedim sessizce. İşte başlıyoruz.
İntikam istemiyordum; bile bile yüzümü düşürenlere, benimle alay edenlere güzel bir ders vermek istiyordum. Uriel'in de dediği gibi, kimsenin, kimseden üstün olmadığını göstermek istiyordum.








