Deli olmakla suçlandığım dokuz yıl bırakmıştım geride. Sadece dile kolaydı. Dokuz yıl. Birbirini düzenli olarak takip eden, on iki ay, ve her ayın haftalara paketlenmiş zaman dilimleri. Haftalara bel bağlayan günlerin tam sayısıysa üç bin iki yüz seksen beş. Belki de daha fazlaydı... Saymıştım. Düzenli olarak hesaplamıştım. Her hesaplamamda bir not düşmüştüm beynimin derinliklerine: Deli olan sen değilsin.
Ben değildim. Bana ve söylediklerime inanmayanlar asıl meczup olanlardı.
Ve şimdi.
Beni bu yığıntıdan kurtaran kişi... Kişiler. İnandıklarımdan da ötede bir mevzu hakkında, neredeyse birbirlerini yiyecek dereceye tırmanıyorlardı. Korkuyordum. Ama gözlerime gece gibi çöken bu düşünceler korkumu esir almış, konuşmasına müsaade vermiyorlardı bile. Sadece dinliyordum.
"Sen çukurunu özlemişsin." Uriel, ona dayılık taslayan Aras'a umursamaz şekilde mırıldandıktan sonra, kalktığı koltuğa geri oturmaya koyuldu. Tam bu sırada sinir ve nefretle yüzünü kırıştıran şeytan, yapmak istediği şeyi engellemek istercesine kolundan tuttu. Melek, bedenine temas eden ten karşısında saliseler içerisinde geri dönüş yaparak, hızla ittirdi onu. Şeytan birkaç adım gerilediğinde, düşmekten son anda kurtulurken sesini yeniden duyurdu Uriel. "Bir daha, bana dokunmaya kalkarsan, cehennemindeki ateşleri kanat izlerinden bedenine sokarım! Ve yemin olsun, canını acıtmamaya hiç özen göstermem!"
Sesimi çıkartabilmek için kendimle savaş halindeydim adeta. Ağzımı aralasam bile dilim beyaz bayrağını çekmiş, işlev yapmıyordu. Bu ikisinin arasında geçen 'Emanet' mevzusu her neyse, fazlasıyla önemliydi. Geçmişlerine dayanan bir yarış olduğunu, ve bu yarışta şeytanın mağlup gelmesiyle kanatlarından mahrum edildiği yönünde bir takım olaylar olduğunu düşünmeden edemiyordum. Gözleri, intikam kusuyordu adeta.
"Ben!" diye bir anda bağırdı. "O dediğini, ben yapacağım Melek!" Biraz önce gerilediği adımlarını tamamlayıp yüz yüze kaldıkları pozisyona gelince, dudağını kıvırdı. Yüzüne yerleştirdiği sırıtış Uriel'in ellerini yumruk haline getirip, damarlarını dahi belli ettirecek şekilde sıktırdı. "Kanatlarındaki tüyleri teker teker yolacağım!" ekledi şeytan.
"Yeter!" Nihayet, esir olmuş iplerden kurtulan dilim kendine gelerek, beynim ve kalbimle ittifak kurdu. "Yeter!" ikinci kez bağırdığımda, Uriel başını iki yana yavaşça sallayıp bana baktı. Yüzünün her bir karesindeki sertlik yavaşça yumuşarken, hem üzüntüyle hem de şaşkın bir ifadeyle yanıma yaklaştı.
"Sen... Ağladın mı?" Sesi kulağıma geldiğinde odaklandığım gözlerinden kurtulup elimi yüzüme götürdüm. Islanan tenimi ve yanan gözlerimin acısını o ana kadar hissetmemiştim bile. Birbirlerine nefretle tükürdükleri sırada kurdukları kelimeler, zihnimde canlanıyordu. Dayanamazdım. Meleğe öyle acı çektirilmesine asla dayanamazdım. Ama daha da kötüsü bu duyguyu şeytan için de hissediyordum. Kendimi ona yakın görmek istemesem de onun acı çekmesini de istemiyordum. Şu an başka bir kişiliğe bürünebilseydim, sırf bu duygum için kendimi defalarca darbelerdim.
Ellerimi yüzümden indirdikten hemen sonra bize bakan Aras'a dikkatimi yönelttim. Gülmüyordu. Sinirli de değildi. Sadece bakıyordu. Okuyamıyordum duygularını, ama bu bakış, maruz kalmak isteyeceğim türden değildi.
"Özür dilerim. Yanındayken kontrolümü sağlamam gerekirdi," Boynunu biraz eğip gözlerime odaklandı melek. "Denizlerini aleve verme."
"Sen." Neredeyse hiç duyulmuyordu sesim. Ama bunun sorun dahi olmayacağı bilgisiyle devam ettim. "Sen de, o alevlerde oynama." Başını dikleştirip gözlerini kıstı. Yüzündeki mimikler belli belirsiz olsa da kalbime doğan duygular, onun ne hissettiğini kulağıma fısıldıyordu. Bu bizim özel alanımızdı. Şeytan'ın kulak misafiri olamayacağı en güvenli yerdi. Zihin. "Sarılabilir miyim?" Dudaklarımın aniden tekerlediği sözlerle duraksadım, utandığımı hissettim ama söylemiştim bile. Sadece düşündüğüm bir şeyi dilimin benden izinsiz çevirmesi kızarmama zemin hazırlamış, ben de usta bir şekilde o zeminde zaman kaybetmeden koşar adımlarla ilerletmiştim. Artık geri dönüş yoktu.
Göz kapaklarını yavaşça indirip kaldırdıktan sonra, ellerini iki yana hafif şekilde açtı. Bir adımın ardından ona daha da yaklaşınca kollarımı etrafına doladım. O an bir okyanus kokusu vurdu burnuma. Gökyüzünden akan bir okyanus... Bağrı huzurlu ve serindi. Gelecek için kaygılarım vardı. Bu çekişmelerin, aralarındaki en basitleri olduğuna şüphe yoktu. Korkuyordum. Kaybetmekten korkuyordum. Saniyeler içinde milyonlarca şeyi bir anda düşünmeye meyillenen beynimi susturmak ve hızla çarpan kalbimi dindirmek için istemiştim bunu belki de. Her ne kadar söylevim iznim dışı çıksa da şu an minnettardım.
Meltem rüzgarının parmaklarımın arasından geçerken bıraktığı o tatlı doku tüm bedenime yayıldı sanki. Meleğin yanında olmak bile huzur verirken, ona sarılmak paha biçilemez bir şeydi. Bir anne kucağı kadar huzur dolu ve bir babanın kolları arasında olmak kadar güvenliydi.
Daha fazla bu konumda durmanın yanlış anlama gebe kalacağı hissiyatıyla, yavaşça ayrıldım ondan. Çöldeki bir bardak suydu o benim için. Ama şeytan etrafımdayken o bir bardak suya bile hasret kalma korkusu etrafımda fink atıyordu. Ortam sessiz kaldığında herhangi bir sözlü ya da fiziksel tartışmanın yeniden kök salmaması için birkaç gündür aklımın bir köşesinde bulundurduğum şeyi ortaya sermeye karar verdim. "Okula gitmem gerekiyor." Melek, kavgadan önce kalktığı koltuğuna geri oturdu. Dirseğini koltuğun kenarına koyup yumruğunu çenesi ile dudakları arasına yerleştirdi. "Belirlenen devamsızlık çoğaldı. Derslerden kalmak istemiyorum."
"Devamsızlık çoğalmadı." Sesin sahibi olan Aras'a baktığımda, onun da eski konumunu aldığını fark ettim. Az önceki hiddetinden hiçbir eser yoktu adeta. Daha sonra yeniden Uriel'e döndüm. Bakışlarını yere yönlendirirken elinin ardından sırıttığı dikkatimden kaçmadı.
"Nasıl?" Her zamanki akıl karışıklığımın eseri olan soru, avazı çıktığı kadar bağırmak istese de sessiz ama rahat duyulabilecek şekilde çıktı dudaklarımın arasından. Melek, elini çenesinden indirdikten sonra geriye yaslandı.
"Gelmemiz sessiz ve dikkat çekmemeliydi. Senin yokluğun ise dikkat çekerdi."
Anlamamış gözlerle baktım ona. Yine bulmaca gibi konuşuyordu. Ya da ben, beynimdeki sesleri susturmaya çabalarken onun tam olarak ne söylemeye çalıştığını anlamıyordum.
"Yani..." Sesini yeniden duyurdu Aras. "Sen buradaydın, ama aynı zamanda bizden önceki zamanın gibi düzenli olarak okula gidip gelmeye, sınavlara ve derslere girmeye devam ettin," Soldan bir gülüş sergileyip devam etti. "Ve alaya alınmaya da."
Şaşkınlığın etkisiyle, "Bu nasıl olur?" diye söylenip, yerimden kalkar gibi oldum.
"Her zaman eziklenmiyor muydun zaten? Ne nasıl olur?" dedikten sonra dişlerini boy gösterip güldü. Parlayan gözleri, yarım kalan savaşını benimle tamamlamak istiyordu sanki.
"Onu demiyor." Uriel'in sesi dikkatimi hemen kendisine çekti. Ona baktığımda şeytana çevirdiği bakışlarını bana yöneltti. "Bunda bir iş yok, Açelya. Bizim gelişimiz; nasıl imkansız gibi gözüküp, imkana kenetlenebiliyorsa, o durum da öyle. Hatta yapılabileceklerin en basiti."
Kendi yüzümde oluşan şaşkın ifadeyi dışarıdan görür gibi oldum. Kafamı sallayıp kendime geldikten sonra, sözlerim devreye girdi. "Öğrendiğim şeyler?"
Cevabı Aras verdi. "Geldiğimizden bu yana, aklının normal günlerden daha karışık oluşunu neden sanıyorsun?"
Bu olay, onlar için her ne kadar basit olsa da, benim için onların gelişinden bile daha büyük bir olaydı neredeyse. Benden bir tane daha vardı, ve benim yerime her şeyi yapıyor olduğunu savunuyorlardı. Bir zamanlar hayalini kurup durduğum istek gibi...
"Bu ne kadar süre devam edecek?"
"Bu konuyu, meydana halı gibi serdiğine göre, diğer seni bugün halıya sarıp kaldırıyoruz," diye konuştu Aras. Kıvrılan dudakları, bedenindeki garip heyecanın resmiyeti olduğunda kaşlarımı çattım.
"Neden bu kadar heyecanlısın?"
Uriel, "Biz de seninle okula geleceğiz. O da insanoğluna karıştığında, yapacağı kötülüklerin listesini şimdiden yazmaya başladığı için böyle," diye, yerinden kalkmadan önce cevap verdi. Aklımdaki neredeyse tüm sorular cevap bulmuş da olsa, büyük bir yoğunlukta, dört duvar arasına sıkışan bedenimi kurtarmak için uzanan bir el arıyormuşçasına yorgun hissediyordum.
"Geçecek," dedi Melek. Gözlerimi boş koltuktan ayırdığımda baş ucumda buldum onu. Yerimde kıpraştığım sırada ellerini omuzlarıma yerleştirdi. "Geriye yaslanabilir misin?" dediğinde, söylediğini hemen yaptım. Tavanın beyaz duvarını izlerken koyu gözler yeni manzaram oldu. "Kapat gözlerini," emir verir gibiydi, ama yumuşak sesi bir ricadan farksız kılıyordu söylevini.
Kapattım. Karanlığımla baş başaydım. Beynimin alev misali yandığını hissediyordum. Her saniye artan ısısı vardı. Daha sonra serin parmaklar yerleşti şakaklarıma. Karanlık manzarama silinik bir ay merhaba dedi saniyeler içinde. Gittikçe şekil alırken, en sonunda net görünüme kavuştu. Buzdan bir ay, tüm ısıyı ve karanlığı topluyordu. Zihnimdeki, kuyrukları birbirine dolanan tüm o düşünceler yavaşça çözülüyor, kendi bağlarına yöneliyorlardı.
Ne zaman yaşadığımı hatırlamadığım birkaç an geldi gözümün önüne. Saniyeler içinde sayıları gittikçe çoğalsa da, kendini gösterdikten hemen sonra kaybolanları bir daha hatırlayamıyordum. Fırsat bulamıyordum. Sürekli yenisi ekleniyordu aralarına. Sahneler hızlandığında bir anda durdu her şey. Tam bu sırada, ay son parıltısını gösterip, tamamen soldu. Yeniden karanlığa düştüm. Şakaklarımdaki parmaklar da gidince araladım göz perdelerimi. Bulanık alanımı netleştirme ümidiyle gözlerimi birkaç kez daha kırpıp, açtıktan sonra istediğimi elde ettim sonunda.
Uriel yanı başımdan ayrılıp koltuğa oturana kadar onu izledim. Daha sonra Aras'a döndüm. Yüzündeki merak dolu ifade, bakışlarımız buluştuğunda sıcak bir tebessüme dönüştü. Alay tohumu bir nebze olsun karışmamıştı dudaklarına bu kez. Kalbimdeki küçük kıpırtıya izin verip birkaç saniye daha izledim gülüşünü. Daha önce, bu şekilde görmemiştim onu. Bir şeytan nasıl böyle gülebilirdi?
"Nasıl hissediyorsun?" Meleğin sesiyle topladım düşüncelerimi.
"Artık, bir şeyleri nasıl yaptığını sormayacağım," dedim ona döndükten sonra. Nasıl sorabilirdim ki? Kendisi bile bir mucizeyken, yapılanları anlamak istercesine nasıl sorgulardım?
"Dolunay işe yaramış." Olası bir sessizliği Aras, sesinde gizlediği kıkırtıyla bozdu.
Dolunay... Zihnimde canlanan o buzlu ay. Bir nevi terapiye girmiştim belli ki. Anlaşılan oydu ki, onlar bu olaya, bu isimle hitap ediyorlardı.
Ay tüm evrelerini tamamladığında her bölgesini eksiksiz belli ederdi. Her yüzünü gösterdikten sonra, yeni bir maceraya atardı kendini. Belki de o yüzden bu tabiri kullanmayı tercih etmişlerdi? Artık ben de, tüm yüzü görmüş ve yeni bir maceraya hazır hale gelmiştim belki de?
"Yaşamadığım birkaç görüntü gördüm."
"Sayısız görüntü..." Derince nefesledi melek. "Hiçbiri aklında yok sanıyorsun. Günlük hayatına yeniden başladığında, onlar kulağına yaklaşıp fısıldayacaklar sana."
Gülümsedim. Garip bulduğum ve imkansıza yorduğum şeylerin, ne de basit kökenleri vardı.
Bakışlarımı eğip, bacaklarımın üzerine baygın bıraktığım ellerime götürdüm. Parmaklarımla oynamaya başladığım saniye, Aras sesini duyurdu. "Aslında pek umrumda değil, ama yemeğini yemen lazım." Bakışlarımız buluştuğunda, hiçbir şey demeden ona bakmaya devam ettim. Kısa süre önce; bambaşka bir ortam, bizim üzerimize tozlarını serperken, şimdi yumuşak bir bulut, üzerimize şefkatle çökmüştü adeta.
Kanatlarını düşündüm. Nasıldılar ve nasıl alındılar? Oldukça acı çekmiş olmalıydı. Belki de bu azgın dalgalarının sebebi buydu?
Peki ya... Ne uğruna kaybetmişti onları, gerçek anlamda neler yaşanmıştı aralarında?
Bakışmamız devam ederken, dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini iki yana açtı. Neden baktığımı ya da ne söyleyeceğimi beklermişçesine kafasını hafifçe salladı. Sessizliğimi koruyarak çevirdim başımı. Durgun sularda ferahlayan beynim, her türlü düşünceye kucak açmaya meyilliydi. Fazla bakışma iyi gelmeyecekti.
Yaşanacaklar ve geçmişte tüm o yaşadıklarım, basit değildi. Olmayacaktı da. Her şeye hazır olmalı ve kilitli bir kafes yapmalıydım beynimi. Kalbimle birlikte tüm beyaz ışıkları o kafese koymalı ve kötülüklerden uzak tutmalıydım. Leke dokunmamalıydı. Aşık olsam da gecelere, vazgeçmeliydim. Siyahtan, karanlık olan her şeyden...
Gün boyunca maraton geçmişti her şey. Melek yine gitmişti. Kısa olacağını vurgulamıştı ama daha önceden dediği gibi, onun kısası dünya hayatıyla kıyaslamada uzun bir süreçti. Şeytan garip bir şekilde suskundu. Hiçbir zaman bir konu başlatmamış, hatta benim başlattıklarıma bile çoğu zaman sessiz kalmıştı.
Ertesi gün olduğunda yine değişen hiçbir şey yoktu. Hatta yeniden akşam olana kadar. Gece yatağıma giderken bile aynıydı. Melek gelmemişti. Şeytan bana yine karışmamıştı. Sanki hiç yoklarmış gibi, birkaç günüm aynı maratonda geçmişti. Artık okula gitmem gerekiyordu, ama bunun için meleği bekliyordum. Onun sözü dışına çıkmak istemiyordum. Yanlış bir şey yapmaya çekiniyordum. Ve en kötüsü de gittiği günden bu yana, yalnız hissetmeye başlamıştım. Yeniden.
Sabahın ışıkları kendi çapında büyük olan odamı aydınlatırken, ben çoktan uyanmıştım. Teyzemden gelen mesajı cevapladıktan sonra, hazırlanmak için dolabıma ilerledim. Dışarıya çıkmak istemesem de tatil gününü yeğeniyle kutlama planları yapan teyzemi kırmak istemiyordum.
Uriel'i en son gördüğüm günden bu yana beş gün geçmişti. Bana verdiği kolyeyle avutuyordum kendimi. Nerede olursa olsun, her zaman benimle birlikte...
Odadan çıkıp salona vardığımda Aras'ı hiçbir yerde bulamadım yine. Şu günlerde alışık olmadığım durum değildi.
"Ben çıkıyorum." Sesimi duyacağını biliyordum. Varlığını hissettiriyordu. Herhangi bir karşılık gelmezken çıkış kapısına varıp ayakkabılarımı giyindim. Yere bıraktığım çantamı alıp arkamı döndüğüm sırada karşımda duran bedenle korku dolu, derin iç çektim. Aras hafif kısık gözleri altından hiçbir mimiğine söz hakkı vermeden, bana bakıyordu. Gözlerimi bir süre kapatıp anlık korkumun oluşturduğu çarpıntıyı geçirmeyi umup az bekledikten sonra yeniden araladım.
"Nereye?" Nihayet sesini duyurdu bana. Daha doğrusu karşılık verdi. Bakışlarındaki o sessizlik devam etseydi eğer, gerçek anlamda ondan korkmaya başlardım.
"Teyzemle buluşacağız."
Gözlerini kapatıp dudaklarını genişletti. "Onu biliyorum. Nerede buluşacaksınız?" dedi, konumunu bozup kapıya ilerledi. Kulpu çevirip bana bakarken, açık kalan yere bir elini uzattı.
"Önce sen," dedim hafif şekilde sırıtırken. En son yaşadığımız vakaya benzer pozisyondayken, bir kez daha düşemezdim kazdığı çukura.
Omuzlarını kaldırıp indirdikten sonra dışarıya attı kendini. Gözlerim onu takip ederken, ayaklarım da katıldı aralarına. "Neresi olduğunu bilmiyorum. Buluşunca karar veririz büyük ihtimalle."
Anladığını ifade eder şekilde salladı başını. "Senin tüylü nerede?" Yürümeye koyulduğumuzda, adeta o da insanmış gibi bir sohbet havasına girmiştik şu anda. Ellerini, uzun ve biraz kalın olan siyah hırkasının ceplerine sokarken bakışları yerdeydi. Uriel gibi uzun boyluydu. İkisi arasında ölçüm yapacak olursak eğer, ama yine de Uriel, ondan uzundu.
"Teyzemle. Bugün yanıma alacağım onu."
"Harika!" Mutlulukla çıkan sesi, beni şaşırtmıştı. Ona baktığımda tam karşısına bakıp sırıttığını gördüm. Fazla zaman geçmeden, izlendiğini anlayarak bana çevirdi bakışlarını. Alt dudağını büzüp başını salladıktan sonra eski konumuna döndü. "Ne var? Siz ikiniz, çok iyisiniz. Belki ben de minik tüylüyle çok iyi dost olurum?"
"Yanlış hatırlamıyorsam, seni ilk gördüğünde delice havlamıştı." Onun gibi güldüm. Aklımda canlandı o sahne.
"Bize," baskıyla söyledi. "Bize havladı."
"Neyse ne." Biten sözlerimin ardından, aniden önüme geçince ona çarpmaktan son anda kurtulup, kendimi durdurdum hemen. Çehresine yönlendirdiğim bakışlarımı, eğlence dolu ifadesi süsledi.
"Eğer, onunla anlaşabili-"
Söze girdiği ilk an durdurdum onu. "Seninle iddia oynamak, yapacağım en son şey olur."
"Ha-haa!" Zafer kazanmışçasına gülerken yeniden yanıma geldi. Ama ilerlemedi. "Her neyse Çırak. Ben eve dönüyorum."
Kaşlarımı çatıp yüzüne baktım. "Gerçekten mi?"
Mırıltıyla onayladı beni. "Yoksa teyzenle mi tanıştıracaktın beni?" Kaşlarını kaldırıp başını biraz öne doğru uzattı. "Tanıştıracaksan, gelirim."
"Hayır hayır. Hadi git." Elimi yüzünün önünde kaldırıp birkaç adım geriye gittim. O da benim gibi gerilerken, elini kaldırıp bir beşlik yolladı elime. Daha sonra arkasını dönüp, koşmayla yürüme arasında bir hızla ilerledi.
Kolumu indirip avuç içime baktım bir süre. İçimde oluşan duyguyu başarılı bir operasyonla atmak istesem de bunu yapamadım. Bana sıcak davranması hoşuma gitmeye başlıyordu. Bu her saniye çoğalan bir histi sanki. Bu duygu ne kadar hoşuma gitse de, korkutuyordu da. Aynı elimi kolyeme götürdüm. Gümüş tüyü iki parmağımla sıkıca sararken Uriel'i düşündüm.
"Neredesin?"
Adımlarım yeniden devreye girdiğinde bile elim hâlâ kolyedeydi. Biraz daha büyük olsaydı da, sıkı sıkıya sarabilseydim kendime. Meleğin yokluğunda bana ilaç gibi gelse de, boyutu yetersiz kalıyordu.
Birkaç dakika sonra trafiğin arttığı mekanlara geldim. Etrafta işlek yerler yoktu. Hatta neredeyse sessizdi ama zemini rahat yollar, araçların bir numaralı tercihi olduğundan, trafiği işlek bir yerdi burası. Teyzemle buluşma noktasına yaklaşık on, on beş dakikalık yürüme mesafesi vardı. Ama bunun için yan yana uzanan iki yolun karşısına geçmem gerekiyordu.
Elimi kolyeden çekip çantamı omzuma daha iyi oturttuktan sonra cebime yerleştirdim. İlk yoldan geçen araçlardan biri beni fark edince yavaşlayıp yol verince, hemen harekete geçtim. Araç içindeki şoföre tebessüm edip ilerlediğim sırada, yanından geçecek olan diğer araçta durdu. Ona da aynı şekil teşekkür ederken, iki yol arasında bulunan küçük yere gelip, derin bir nefes aldım. Şimdi tek bir yol kalmıştı önümde. Araçlar biraz daha seyrekti ama hızlıydılar. Az öncekiyle aynı şekilde bir araç daha durup yol verdi bana. Önünden geçtiğim sırada yine tebessümle teşekkür ettim. İlk kez bu kadar basit olmuştu bu iki yoldan geçişim. Son aracı geçip önümde kalan küçük mesafeyi kolaylıkla kapatabilirdim. Hiç değilse, öyle sanıyordum...
Tam, hızımı arttıracağım sırada, art arda gelen korna sesleriyle olduğum yerde donakaldım. Başımı kaldırıp bana doğru hızla gelen araca bakarken o an, on bir yaşıma geri dönmüştüm sanki. Aynı durum... Aynı korna sesleri... Hareket etmeliydim ama parmağımı dahi oynatamıyordum.
Ve yine.
O gün olduğu gibi bir anda aydınlandı etrafım. Gözlerimi sıkıca yumduğumda, bir beden hissettim yanımda. Vücudumu saran kollar vardı. Göz perdelerimi yavaşça aralarken, devasa kanatlar karşıladı beni. Kubbe şeklinde üzerime kapanan parlak, beyaz kanatlar...
Etrafımı saran kollar gevşediğinde olduğum yerde kıpraşıp sahibine baktım. Uriel'e.
Gözlerindeki sakinliği, pürüzsüz tenini biraz olsun kırıştıran tebessümü ısıtıyordu. Gözlerimin içine bakarken yavaşça kaldırdı kanatlarını. Daha sonra silinikleşip yok oldular.
Zihnimin sinemasına, eski anılarım yerleştiğinde gözlerine baktım. Garipçe duygular sarıldı bağrıma. Ne hissedeceğimi bile bilemez şekilde, dudaklarımı araladım hemen. "Bu kanatları hatırlıyorum." Titrek sesimi umursamadan devam ettim. "Bu kanatları hatırlıyorum!"
Hiçbir şey söylemeden gözlerini kırptı. Tebessümü, yüzünde biraz daha genişlerken sessizliğini korumaya damga vurmuş gibiydi.
Bu kanatları nasıl unutabilirdim ki? O gün, evime geldiğinde, bana gösterdiğinde... Nasıl olur da hatırlamamıştım? "Sendin değil mi?" Yuvalarına elveda mektubu yazan yaşlarımı teker teker serbest bıraktım. "Bir şey söyle, sendin değil mi?"
Yine sessiz kaldı. Gözlerine daha da çok odaklanıp, izledim. Derinliğine düşmek ve bir cevap arayıp, bulmak istercesine baktım. Çenemin titremeye başlamasıyla bakışlarını kaydırdı. Fazla bir zaman geçmeden yeniden gözlerime odaklandı.
"Uriel..." dedim sessizce. "On bir yaşımda beni kurtaran kişi... Sendin değil mi?"








