"Aras. Saçmaladın artık!" Elimdeki kalemi sımsıkı kavrayıp avuç içimde sıktım. Ona dönüp, oldukça ciddi bir hal aldığımı anlamasını umarak yeniden söze girdim. "Anlattıklarını ciddiyetle dinledim, gerçeklik payını düşündüm, olanak verdim, ama bu sefer çizgiyi aştın. Uriel neden böyle bir şey yapsın? O bir melek!"
"Bir melek, tamam çok güzel!" Arttırdığı ses tonunu fark edince, etrafına gizliden bakınıp, biraz daha sessiz şekilde devam etti. "Sana yalan söylerken de melekti, gerçekleri gizlerken de."
Gözlerimin içine yolladığı bakış, o denli keskindi ki, bal renkli irisleri içindeki cehennemin kapılarını aralamıştı sanki. Siyah nurları küçüldüğü halde, daha koyu bir hale girdi göz rengi. Hiçbir şey söyleyemedim. Söylemek de istemedim. Ki zaten ne diyebilirdim ki?
Önüme dönüp, boş bir sayfa açtım defterde. Temiz sayfayı lekeye bulayan kalem darbelerini düzensizce, sağa ve sola küçük aralıklarla savurmaya başladım. Düşünmeden sürdürdüm hareketleri. Beynimin kıvrımlarından kopup gelen çığlıkları, kalemin sürtünme sesiyle dinlettim kulaklarıma.
Resim çizmek beni her zaman rahatlatırdı, ama planlamadan, gelişi güzel olması önce en incesine vardırıp düşündürüyor, düşündürdükçe sinirlendiriyor, daha sonra sakinleştirip bir çıkış kapısı sunuyordu bana.
Dakikalar boyunca süren debelenmelerim ilk dakikaya oranla fazlasıyla uysallaştı bir zaman sonra. Profesörün sesi, müzik edasında geliyordu artık. Aras, bağdaş haline getirdiği kollarının üzerine kafasını yatırıp, bir süre beni izledikten sonra gözlerini kapatmış, muhtemelen de uykuya teslim etmişti kendini. Nefes alış verişi oldukça sakindi.
Uriel gelmemişti. Endişeleniyordum, ama diğer yandan da düşünmek dahi istemiyordum. En doğru tasviri kendime söyleyecek olsam, çekiniyordum. Onca şey söyledikten sonra hâlâ daha onu görmeyi istemek, sinir bozucu gelirdi bir başka insana.
Doğru bildiğim şeylerin yanlış çıkması, güvendiğim kapıların yüzüme kapanması alışkın olduğum durumlardı. Uriel'de de öyle bir durum yaşarsam, üzerimde bırakacağı etki tüm zamanlara kadar yaşayacaklarımın en sallantılısı olurdu. Belki de bu yüzden kendimi çekmeye çalışıyordum ondan. Eğer ,söylenen doğruysa ve bir gün o durumla yüz yüze geleceksem, ne kadar uzak olursam o kadar az acı çekerdim.
"Çıkabilirsiniz!"
Daldığım düşünceleri aniden kesen yüksek sesle, uzun süredir kırpmadığım gözlerimi salise zamanla kapayıp açtım. Sınıftaki herkes harekete geçmeye başlamıştı bile. Vakit kaybetmeden toparlamaya başladım önümdekileri. Bir dakika içinde hazır olan çantamın fermuarını kapatıp yerimde doğruldum.
"Aras." Ses vermesini bekledim. "Aras..." İnip kalkan sırtından başka hareket eden bir şey olmayınca bir kez daha çağırdım. "Aras!"
"Uyumuş mu?" Özge'nin sesiyle başımı kaldırdım. Oğuzhan'la birlikte, hemen karşımızda bekliyorlardı.
Önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına verirken usulca salladım kafamı. "Aras." Oğuzhan, elini şeytanın omzuna yerleştirip hafifçe sarstı. "Hadi kalk, gidiyoruz."
Birkaç dürtmeden sonra nihayetinde bir kıpırtı meydana geldi. Aras, kafasını yavaşça kaldırırken kıstı gözlerini. Yüz ifadesi, gerçekten de derin bir uykudan uyandığını ortaya seriyordu. Avuç içleriyle gözlerini sildikten sonra dik bir konuma geçip, dikkatini bize yöneltti.
"Nihayet bitti mi masal?"
Oğuzhan, yüzüne sessiz bir tebessüm yerleştirdikten sonra elindekileri havaya kaldırıp, sözü devraldı. "Masal bitti, kafede sıra. Özge'yle topluca kafeye gitme planı kurduk. Siz de kabul ederseniz tabii."
"Olur," heyecanla atıldım. "Çok güzel olur hem de," diye ekledikten sonra Aras'a baktım. Hafif büzdüğü dudaklarını yüzünde germiş, gülümsüyordu.
"Olur olmasına, ama ben beleşçiyim. Haberiniz olsun, sonra hesap ödeme sırasında "Nereye gitti bu?" demeyin."
Oğuzhan, gözlerini devirdikten sonra küçük bir kahkaha attı. "Seninle yaşayan zarara çıkar."
"Neyse, hadi gidelim artık," daha fazla bekleyemeyip atıldı Özge. Kol çantasına götürdüğü elini saniyeler sonra çıkardığında anahtarlığa takılı metalleri Oğuzhan'ın eline bıraktı. "Bugün çok fazla kullandım, biraz da sen kullan. Sorun olmaz umarım?"
Sözlerden hemen sonra önden adımlamaya koyuldular. Sınıftan çıkmadan önce ise de Oğuzhan'ın sesi kulaklarıma ulaştı. "Harika olur, yavaş gitmek istemezdim zaten."
Onların sohbetine gülümserken, görüş açıma yerleşen bir çift gözle biraz daha ciddi hal aldım. Aras, neredeyse kapadığı gözleri altından bana bakarken, dilini kullanmadan söylemek istediği her şeyi irislerine bir kez daha okutuyordu.
"Sakın," dedim kaşlarımı kaldırırken. Yanından sıyrılıp kapıya ilerlediğimde, arkamdan geldiğini bilerek devam ettim. "Bu konuyu çok sevdin, ama ben sevmedim."
"Ha ha! Çırak, benden daha çok yalan söylüyorsun!" Yanıma tamamıyla gelip ceketine yerleştirdi ellerini. "Ona bakarken, gözlerin eriyip yere dökülecek gibi oluyor. Sevmediğin hal bu mu?"
"Susar mısın?"
"Olanak veriyor musun?"
"İmkansız şeyleri yapmayı sevmen lazım."
Merdivenlerin ilk bölümü indiğimizde, bir diğerine adımlamadan önce aradaki düzlükte önümde geçti. Ellerini cebinden çıkarmadan ceketle beraber iki yana açtı. "İmkansız olan benken, benim için imkansız yoktur Çırak. İşime geleni yaparım."
Cevabımı beklemeden arkasını dönüp, merdivende yer aldı. Yanına gelmemi bekledikten sonra harekete geçtiği sırada, yüzündeki gülüşü çoğaltıp kısa bir kahkaha attı. "İnsan olsam şair olurdum."
"İnsan olsan, tüm insanoğlunun egosunu tek başına üstlenirdin."
"Teşekkür ederim!" Sözlerinden sonra dirseğini koluma vurup, adımlarını hızlandırdı. Aracın yanına vardığımızda hiç beklemeden arka kapıya ilerlerken, şeytan önden dolaşıp Özge'nin olduğu kapıyı açtı. "Özge," garip bir edayla söze girdi. "Seni, arkaya alabilir miyim güzelim?"
"Hayır," keskin cevabın ardından emniyet kemerine götürdü elini, ama tam bu sırada, havaya kalkan elini nazikçe kavradı Aras.
"Ricada bulunmayı seven biri değilim, hadi." Sıcak ses tonu yüzündeki ifadeyi tamamlarken, sırıtış eklendi hepimizin yüzüne.
"Aras..."
"Özge'ciğim, zaten şu kadarcıksın, tek hamlede kucağıma alıp Açelya'nın yanına koyabilirim seni. İster misin?"
"Aman!" hemen atıldı. "Çekil, tamam. Kalkıyorum."
"Heh, şöyle. Aferin kızıma." Zafer kazanan Aras, büyük bir zevkle hemen geri çekildiğinde, Özge oturduğu yerden kalkıp arka koltuğun kapısını araladı. Nihayetinde ise, herkes yerini aldığında, motorun sesi ortama hakim oldu ve hemen ardından da harekete geçtik.
"Bu arada, Umut nerede?" dedi Özge. "Derse de gelmedi."
Kafamı yasladığım camdan doğrulup, ön yola bakacağım sırada dikiz aynasından bana yönelen gözler dikkatimden kaçmadı. Yeşil gözler, her seferkinden daha farklı bir edayla bakıyordu. Bana uzakta olsa, nurların içimde farkedilen o küçük ışık, bir an için her şeyi sorgulatan bir titreşim yayıyordu
Uriel'i hatırlatıyordu bana. Neden her saniye daha çok sevdiğim bir kişiyi, şu anda her saniye daha da unutmak istiyordum ki? Ona haksızlık mı ediyordum? Dinlemeli miydim? Ya da ben... Belki de kaçıyordum. Sahip olmam gereken sorumluluklardan kaçıyordum. Yapmam gerekenleri bilmek bile istemiyordum. Her şeyi yavaş yavaş yaşarken, bir anda üste aldığım mesajlar ve bilgiler beni geriye çekmişti. Uriel yine haklıydı. Her şeyin bir zamanı vardı, ama yine kendi başımı kendim ağrıtmış, zamanından önce öğrendiğim şeylerle kıvama gelmeden, kendimi pişirmiştim.
"Kimse sorumu duymadı sanırım?"
"Hı?" Düşüncelerimden sıyrılıp Özge'ye döndüm.
"Umut diyorum, nerede?"
"B-bilmem..."
"Bana bak." Yerinde küçük bir zıplayış yapıp, bana doğru döndü. "Siz tartıştınız mı?"
Aniden çatıldı kaşlarım. "Hayır."
"Eee... Hadi, ara o zaman."
Sözlere karşı Aras'a çevirdim bakışlarımı. Yanlarında gösteriş için telefon bulunduruyorlardı, ama her ikisinin de numarası yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum.
"Özge, sen neden bu kadar merak ettin?" Üzerimdeki baskıyı Oğuzhan'ın sözleri bir hışımda söküp alınca derin bir nefes alıp, geriye yaslandım.
"Adam, kan ter içinde ayrıldı yanımızdan en son? Siz hiç merak etmiyor musunuz?"
Özge'nin endişeli olduğunu hissettiren sesinin tam zıttı, hemen önünden geldi. Aras, çıkardığı cık sesinden sonra, sözü devraldı. "O gayet iyi. Biraz rahatsızdı sadece, evine gitmiştir ve uyuyordur. Aramaya gerek yok. Uyandırılma sebebi olursak, daha kötü olacak."
Şeytanın sözleri arasında park haline gelen araç motorunu kapatırken, kapı sesi ardından Oğuzhan duyurdu sesini. "İyi madem. Bir sonraki zamanda Umut da gelir," diye konuştuğu sırada, biz de onun gibi indik araçtan. Zayıf bir kilit sesinden sonra anahtarları Özge'nin eline verip, önden ilerlemeye koyulunca Aras da ona yetişmek için, koşar adımlarla ilerledi.
Özge'yle beraber peşlerinden ilerledikten sonra boşta olan bir masaya oturup, saniyeler içinde gelen garsona siparişleri verdikten sonra yarım saat içinde karnımızı doyurup sohbet havasına bıraktık kendimizi.
"Eee... Sen anlat Oğuz," dedi Aras. Kollarını masanın üzerinde bağdaş kurup, öne verdi ağırlığını. "Bize kendinden bahset."
Oğuzhan, önündeki çayı karıştıradururken, şeklini hiç bozmadan kaşlarını kaldırarak bize baktı. Çay kaşığını çıkarıp yavaşça kenara koyduktan sonra yerinde doğrulup, boğazını temizledi. "Merak ettiğiniz bir şey varsa sorun, anlatayım."
"Ne bileyim oğlum, anlat işte," dudak büzüp güldü şeytan.
"Talip misin bizim oğlana?" dedi Özge.
Aras, yüzündeki ifadeyi bir anda soldurup, yavaşça ona döndü. Çehresindeki ifade gülünç bir hal aldığında, anlamsızca oynattı ellerini. Daha sonra, bakışlarını bana yöneltip dudaklarını araladı. "Ciddi olup, olmadığını sor, şu kıza."
Küçük bir kahkaha atmadan önce dediğini yapıp sorumu yönelttim. "Ciddi misin?"
"Tabii ki değilim!" Benim gibi güldü Özge de. "Sorulara baksana. Karnı doyunca kafası güzelleşti."
"Ha. Ha. Ha! Ne kadar da komik bir kızsın, espri anlayışı alt mertebeye inince zayıflıyor mu, ne oluyor, anlamadım ki ben?" adeta dalga geçer gibi hayıflandı Aras.
Aralarındaki küçük atışma devam ederken Oğuzhan'a çevirdim bakışlarımı. Fakülteden bu yana çok sessizdi. Birkaç dakika aralıklarla etrafa bakınıyordu ve ayrıca kafede oturduğumuzdan bu yana, bacağını düzenli bir ritimde her sürekli sallıyordu. Ne olduğunu soramıyordum. Her ne kadar yakın olsak da, ona karışabilecek kadar samimi değildik birbirimizle. Kafamı çevirip camdan dışarıya yönelttim dikkatimi. Bir an, yağmurda ıslana ıslana yürümeyi diledim. Bulutlar tam sevdiğim renkteydi. Her an siyaha dönecek kadar mavi... Hepsi bir bütündü. Parçalı değillerdi.
Aklıma, melek ve şeytanın yanıma gelişlerinin ilk günü geldi aniden. Uriel'in bana söylediği ilk söz, "Senin için geliyorum."
Dudağım kıvrılırken gözlerimin yandığını hissettim. Bu gidişin sonu neydi böyle? Sadece yanımda olsalar, ne olurdu ki sanki? İlla ki bir olay olmak zorunda mıydı? Kandıran bir tarafın muhakkak olması, bu hayatın acımasız kuralı mıydı?
Bulutların rengi tam istediğim doğrultuda giderek koyulaşırken, küçük bir şimşek belirdi uzak manzarada. Hoşuma gitti. Parmak uçlarımı ısıtan bardağın ağız kısmını kavrayıp, dudaklarıma götürdükten sonra bir yudum alıp sıcaklığın dağılışını takip ettim. Eğer, şu güne kadar izlediğim gökyüzü üzerine hava olaylarındaki tahminlerim bu kez beni yanıltmazsa, on dakika içinde yağmur yağmaya başlayacağını düşünmüştüm, ki öyle de olmuştu. Tahminimden altı dakika sonra, pencereye konan küçük su birikintileri, zaferi avuçlarıma bırakıyordu.
"Açelya?" Duyduğum sesle bir an için afallayıp, döndüm.
"Efendim," dedim Özge'ye cevap olarak.
"Yağmurda yürüyüşe çıkalım dedik, gelmek ister misin?"
"Hayır... Hayır, siz gidin," sessiz tınıda söylendim. Teklif ettikleri eylem az önce arzuladığım şey olsa da, geri çevirdim. Yağmur en mükemmel sırdaşımdı. Onunla konuşurken yalnız olmalıydım. Yaşlarımızı beraber dökerken kimse görmemeliydi.
"Pekala o zaman, on dakikaya geliriz, biz," yanıtının ardından, yanımdan ayrılmaya başladıkları sırada Aras'ın yerini korumasıyla ona döndüm.
"Sen gitmeyecek misin?"
"Gideceğim Çırak, ama bir şeyden emin olmak istedim."
"Neyden?"
"İyi görünmüyorsun."
Yüzüme saniyelik eklediğim tebessüm silinirken, durgunluğumu koruyarak söze girdim. Ondan bir şey saklamak aptallık olurdu zaten. "Şu anda iyi değilim. Ve yalnız kalmak istiyorum."
Başını eğip dudaklarını birbirine bastırırken, yavaşça salladı kafasını. "Tamam, Kızıl Güzeli." Yerinden kalktıktan sonra, tam olarak gitmeden önce elini omzuma koyup, bir kez daha duyurdu sesini. "Çok fazla düşünüp, boş yere üzülme." Cevap vermemi beklemeden yanımdan uzaklaştığında, yeniden camdan dışarıya yönelttim bakışlarımı. Yağmur giderek kendini belli ediyordu.
Oğuzhan ve Özge'nin siluetleri uzaktan belli olurken, birkaç dakika sonra Aras gözüktü. Bir süre onları izledikten sonra yeniden gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Kafenin bulunduğum kesiminde fazla kişinin olmayışı içimi rahatlatırken, olanların da kalkıp gitmesi daha da hoşnut kıldı beni. Şu anda evimde, yatağımda oturup izlemek istedim bu yağmuru. Her şeyi başa sarmak istedim. Bir başkası benim yerimde olsa nasıl tercihler yapardı, onu merak ettim. Uriel, her şeye sessiz kalırken, cevapları ve olanları bana anlatan Sekhmet'ti. Yalan söyleme payı haddinden fazla yüksekti, ama yalan söyleyecek biri neden sevmediği şeyleri de söylerdi ki? Melekten haz etmediğini, yaşadığı acıları, intikamını...
Artılarla beraber ondan kaçma ihtimalimin olduğu eksilerini de söylüyordu. Bana çok yardım ediyordu. Şu anda bile yanımdaydı. İyi olup olmadığımı soruyordu? Yalan söylüyorsa eğer, neden bunları yapıp iyiliğimi düşünüyordu ki?
"Çok sinir bozucusun Yüksek Konsey..." sessizce mırıldandım. "Neden böyle olmak zorunda ki?" Sessiz feryadım, göz pınarlarımda hazır ola geçen yaşları teker teker yolcu etmeye başlamıştı bile.
Bulutların arasında dağılan şimşekler, sayılarını gittikçe arttırıyordu. Zihnimin karanlığındaki düşünceler çatıştıkça, bulutlar da birbiriyle çakışıyordu. Ortaya çıkan küçük elektrikler, her şeye rağmen garip bir rahatlama hissini konduruyordu kalbime. Bir zaman sonra gök gürültüsü de aramıza katılmış, mükemmel kadroyu tamamladı: Ben, göz yaşlarım, içinden çıkamadığım düşüncelerim, gökyüzü, yağmur, şimşek ve gökgürültüsü.
En çok da bu gürültüye aşıktım. Gök gürültüsü her zaman vazgeçilmezim olmuştu. "Gökyüzü meleği..." dedim sessizce. "Haykırışları, kahkahaya çeviren meleğim," diye devam ettiğimde, birkaç damla daha süzülüp gitti yanağımdan. Uriel, böyle söylemişti bana, gökyüzüne yapılan haykırışları, kahkahaya çevirmekti onun görevi...
Kusursuz şekilde yaptığı bu görevi, artık işlev görmüyordu bende.
Normal bir zamanda, hemen yanımda olurdu. Üzüldüğümü hissederdi. Ya da ben onu hissederdim. Neden olmuyordu artık? Eksik olan şey sadece kolye miydi? Hayır... Beni mutlu eden şey bir tüy değil, o tüyün sahibi olmalıydı. Kantindeyken yanımızdan neden uzaklaşmıştı ki? Hem de bir şeyler yiyip içemediği halde, bir bardak kahveden üç yudum alarak...
"Bilerek içti..." Aklımda kurulan düşünceyle, aniden durdum. "Kahve, ona ters etki yapardı. Ve o, bu durumdan faydalandı," diye devam ettiğimde indirdim bakışlarımı. Acı çekeceğini bile bile, bunu göze alabilecek nasıl bir durum vardı ki?
Derin bir nefes eşliğinde yeniden kaldırdım kafamı. Yağmur biraz durulmuştu. Şimşek yoktu, ama gök gürültüsü devam ediyordu. Sadece biraz daha sakindi.
Masadan gelen küçük tıkırtı sesiyle tüm dikkatim yerle bir oldu aniden. Gözlerimdeki yaşları hışımla silip sesin geldiği yöne baktım. Uzun boylu, esmer ve açık tenli kişi, elini kupa bardağından çektikten sonra siyahı çalan gözlerini bana yöneltti. "Fındıklı kahve."
"Sen..." Siması, zihnimin derinliklerinden koşarak gelip, en öne oturdu. Heyecan ve şaşkınlıktan dilim bile titriyordu. "Seni görmüştüm." Fakültenin bahçesinde otururken, Uriel'i dünyevi ismiyle çağıran kişiydi. Uriel, onun da melek olduğunu söylemişti bana. Cesaret Meleği...
"Evet, gördün Açelya Altay." Pürüzsüz ve rahat ses tonu, görüntüsüyle birebir örtüşüyor ve onu daha ihtişamlı kılıyordu resmen.
"S-sen." Onun aksine, sesimin titreyişine engel olamıyordum. Büyüsü altına girmiş gibiydim. Zihnimde heyecanla dönüp duran onlarca kelime vardı, ama ben bir tanesini bile alıp, adam akıllı bir kelime kuramıyordum.
"Benim." Derin bir nefes alıp, yüzündeki durgunluğu bozan küçük bir tebessümle devam etti. "Erelim."




