İçeriğe geç

URİEL

Bölüm 14 · 14 dk okuma

URİEL

Bölüm 14

25 Gün Sonra

Okul yoluna giderken Aras'ın her mırıltısına sessiz kalarak cevap verdim. Söyledikleri beynimin içinde devridaim yaparken, yarım hissediyordum kendimi. Anlattığı şeyler basit değildi. Üstüne üstlük yürüdüğümüz mesafe boyunca eklediği şeyler, beynimin durgunlaşmak isteyen suyuna bir çomak sokup, karıştırıyordu.

Dediğine göre ben bir piyondum. O kolye beni etki altında tutmak, kendisine daha çok çekmek içindi. Fakat, kolyeyi şu anda takmadığım halde, neden Uriel'e yine de susanıktım. Onu görmek istiyordum. Şu anda onunla yürümek istiyordum. Bir adım arkamdan gelirken ona döndüğüm zaman, küçük bir tebessüm yollayışını görmek istiyordum. Ama aynı zamanda da Aras'ın varlığı beni rahatlatıyordu. Kuralsız ve özgür hissettiriyordu.

Okulun bahçesine vardığımızda, Aras ellerini birbirine çarpıp hızla ilerledi. Bense kapının ağzında durup, bir süre gökyüzüne kaldırdım başımı. Yol boyunca beynimin arkasında melodi tutan, tekerleme haline getirdiğim sözleri söylendim sessizce. "Sağ tarafım melek, sol tarafım şeytan. Kalbim melek. Beynim şeytan. Sözlerim melek. Düşüncelerim şeytan. Ben mi melek, ben mi şeytan?"

Ben neydim? Melekten yana mıydım, yoksa kaçıp durduğum şeytandan yana mı? Daha da doğrusu, kaçtığımı sandığım... Yolun sonunda cennetim mi vardı, cehennemim mi?

Düşüncelerim öylesine dolanmıştı ki birbirine. Birkaç saniye önce söylediğim keşkeler, birkaç saniye sonra amanlarıma dönüşüyordu.

Gözlerimi sıkıca kapatıp, başımı yere eğdim. Çocukken, ne zaman darlansam ve işin içinden çıkamayacak gibi olsam, hayali bir balon yapardım kendime. Rengi her zaman gök mavisi olurdu. Yine yaptım. Ağzını düğümlediğim ipinin ucunu da beynimin içindeki en yaramaz çocuğun eline verdim. Balon uçtu. Çocuk, onunla beraber yükseldi. Ve gök mavisi balon, gökyüzünde kaybolduğu an, ben de aklımı dağıtan düşüncelerden kurtuluyordum. En azından eskiden böyle olurdu. Fakat bu kez gözlerimi açtığımda işe yaramadı. Büyümüştüm artık. Kendimi bu tatlı yalana inandıramayacak kadar çok şey görmüş ve yaşamıştım.

Şeytan arayı fazla açınca arkasını dönüp, olduğum tarafa baktıktan sonra eliyle acele etmemi söyleyen hareketler yaparak yeniden yoluna döndü. Harekete geçeceğim sırada arkamdan gelen sese durup, geldiği yöne döndüm. Oğuzhan, onu fark etmem için elindeki rulo haline getirdiği kağıtları sallıyordu. Gördüğümü anlayınca da kolunu indirip hızla yanıma koşuşturdu.

"Tünaydın. N'aber?"

"Tünaydın?" Sorusuna karşılık veremeden, ilk sözünün pençesinde buldum kendimi.

Ani cevabıma karşılık, tek kaşını eğip bileğindeki siyah saate odaklandı. "Saat 13:55," yeniden bana bakıp gülümseyerek devam etti. "Belli ki sana gün aymamış daha, kaçta kalktın?"

"Ha-hayır hayır. Erken kalktım da, ne bileyim. Şaşırdım işte, birden sen öyle diyince." Sözlerimi bitirdiğimde bir alkış tuttum kendime. Saçmalayışım on yıldızdan, on bir bile alabilirdi.

"Tamam, tamam." Genişçe gülümsedi. "Hadi sıcak bir şeyler içelim, hava soğuk."

"Ders?"

Merdivene doğru ilerlediğimiz sırada cevap verdi. "Beş dakikada bir bardak kahve içebiliriz diye düşünüyorum."

"Sıcak sıcak?"

"Soğuk mu istersin?" Sözlerinin ardından yeniden güldü. Bu konuşma beni hem utandırmaya, hem de heyecanlandırmaya başlamştı. "Eğer bitiremem diyorsan seninkini de ben içebilirim, sorun değil benim için," ekledikten sonra hızlı bir göz kırptı. Ve sol tarafımdaki yumruk şeklini alan organ, cevap olarak hızla kapıyı tıklattı.

Kantine geldiğimizde boş bir masaya geçip oturmamı söylerken kendisi de kahve bölümüne ilerledi. Kırmızı deri koltukları olan masaya ilerlerken, küçük bir parıltılı beynimin arkasından güneş gibi doğdu bir anda. Koltuğun başlığına elimi yerleştirip kapadım gözlerimi. Dedikleri şey yine oluyordu. Dolunay, beynimin içinde tüm ışığıyla parıldıyordu.

Saniyeler sonra durgunlaşan beynim, kalbimin biraz önce neden o denli çalkalandığının cevabı olmuş, beni daha da heyecanlandırmaya yetmiş de artmıştı bile.

Oğuzhan'la çok karşılaşmadığımızı düşünüyordum, ama yanılmıştım. Daha önce defalarca konuşma geçmişti aramızda. Kahve bardakları defalarca dolup bitmiş, kalbimin sinyali defalarca uyarı vermiş beynime.

Kendime bunu dillendiremeyecek kadar garip hissediyordum. Olaylarda anı yaşayamamak bir yandan üzerken, diğer yandan mutlu ediyordu. Klişe bir sözle ifade edecek olsam, aşık olmak bana göre değildi ya da ben öyle sanmıştım bugüne kadar. Karşılık alamama ihtimali, bir kişinin hayatından ve sağlığından çalacağı onca şeyin tek nedeniydi. Bence bu düşünüldüğünden daha korkunç ve saçma olaydı.

"İşte," önüme yerleşen iki bardakla beraber aniden yükseldi ses. Oğuzhan, karşıma oturup kahveyi dudaklarına götürürken gözlerime odaklandı. O an küçük bir parıltı takıldı gözüme. Yeşile kaçan gözlerinin tam ortasında yakalamıştım onu. Gözlerinin içi gülüyor derlerdi ya, işte o deyimi bilmekten çok, birebir görüyordum şu anda.

Gözlerimi kaçırıp kahveye odaklandım. Ellerimi bardağın etrafına dolayıp, üşüyen parmaklarıma bir can hediye ettim. Soğuktan çatlamak üzere olan dudaklarımı kahvenin sıcaklığıyla buluşturduktan sonra bir yudum aldım. Sıcaklığın boğazımdan inişinin her salisesini hissediyordum resmen. Fındıklı kahve. En sevdiğimdi. "Nerden biliyorsun?" dedim bardağı indirirken.

"Neyi?" Cevap verdiğinde, benim aksime bardağını kaldırıp bir yudum aldı.

"Fındıklı sevdiğimi."

"Hep fındıklı alıyordun. Dolayısıyla ben de en çok fındıklı seviyor olduğunu düşündüm."

Kaşlarımı hafif çatıp gülümsedim. "Kahve alırken, beni mi izliyorsun?"

Sorumu beklemiyor olacak ki, bir an için durup, büyüttüğü gözleriyle gözlerime odaklandı. Hemen ardından kahvesinden bir yudum daha alıp, koridora doğru cevirdi başını. "Bizim dersin profesörü mü geçti az önce?"

Baktığı yere baktığımda boşluk karşıladı görüş açımı. "Öyle mi oldu?" dedim çaktırmayarak. Konuyu değiştirmeye çalışmasına ip bağlamak istemeyerek, içimde sakladım gülüşümü. Davranışı hoşuma gitmişti. Fazlasıyla. "Hadi, gidelim o zaman," diye ekledim, yerimden kalkarken.

"Tamam." Aynı hızda kalkıp, ardımdan adımlamaya koyuldu.

Sınıfa vardığımızda profesörün henüz gelmemiş oluşu daha da mutlu etmiş ve güldürmüştü beni. İçeriye girip kendi sıralarımıza yöneldik hiç beklemeden.

Aras yandan sırıtarak karşıladı saniyesinde. Konuşmasına fırsat vermeden hemen atıldım. "Çıt bile deme. Ne söyleyeceğini gözlerin haykırdı."

"Bir şey demeyecektim ki Çırak," dedi, hiç bırakmadığı alayını takınarak.

Derin bir nefes alıp etrafa bakındım. Uriel sırada değildi. Bizden önce gelmiş olmalıydı. Arka sıralarda göz gezdirdikten sonra önümü dönüp alt sıralara bakacağım an, kapıdan giren bedenle durdum. Merakımı kısa sürdüren Uriel, tüm ihtişamıyla giriş yaptı kapıdan. Kendince sessiz bir yapısı olsa da, ortama girince tüm dikkatleri üzerine toplayan bir heybeti vardı. Buna ek etki olarak Orhan'a verdiği küçük dersten sonra, sınıfın ilgisini daha çok çekmişti kendisine.

Yanımıza vardığında yüzündeki ciddiyeti hafifletip, tebessümlerinden birini harekete geçirdi. "Hadi otur, dersinizin hocası geliyor."

Sözleri kulağımı nazikçe doldururken yüzünü inceledim. Sabahki kasveti gitmiş, yerine her zamanki hali gelmişti. Dediğini yaparak yerime geçip, defter ve tükenmez kalemimi çıkardım. Gelecek olan adam, selam sabah dinlemeden ortama adımını attığı an, dersini anlatan tiplerdendi. Ki öyle de olmuştu. Bir, iki dakika sonra profesör sınıfa girip tam da söylediğim etapları tamamlayıp, devamını getirmeye başladı. Yaklaşık on dakikalık hızlı yazı maratonundan sonra, sayfaları karıştırmasını fırsat bilip ellerimi masanın üzerinde yatırdım.

"Neden not alıyorsun ki?" Bana doğru hafif çapraz dönen Aras, masaya eğilip yüzüme baktı. "Yok mu not alan başka kişi, onlardan alırsın?"

"Neden başkasının kararına muhtaç olayım?"

"Bak..." Sinsice gülümsedi. "Bu söylediğini çok beğendim Kızıl Güzeli." Gözlerini meleğe çevirip devam etti. "Neden başkasının kararlarına muhtaç olasın, öyle değil mi melek?"

Uriel karşıya diktiği gözlerini şeytana çevirirken baygın bir ifade yolladı. "Yine neyin peşindesin iblis?"

"Ben her zaman bir şeylerin peşindeyim. Şu an sadece soru sordum."

"Haklı," vurguladı sesini melek. "Neden başkasının kararlarına muhtaç olsun. Mesela, senin kararlarına neden muhtaç olsun?"

"Hayatı görmek istiyorsa, muhtaçtır," sıranın üzerindeki elini indirirken, rahat bir tavır sergiledi şeytan.

"Şu güne kadar kaç kişiye hayatı gösterdin?"

"Sayamadım. Keşke sen saysaydın. Ama bir dakika yanında olacağına söz verip, sürekli olarak tabakaya çıktın sen." Aras'ın son kelimesinden sonra olduğu yerden kalkar gibi oldu melek.

"Sen, yine hangi zehrini salıyorsun?" Sessiz çıkan sesinin altında öyle bir hiddet vardı ki... Soğuk bir yel girdi bedenime sanki.

"Sırası değil. Mekanı hiç değil!" Baskıyla söylenip, kaldığı yerden okumaya devam eden profesörün hızına yetişme yarışına yeniden girdim. Bir kulağım anlatılanda bir kulağım da melek ve şeytanlaydı.

Fakat herhangi bir ses çıkmadı ikisinden de. Uriel önüne döndükten hemen sonra defter ve kalemi elimden alıp, kendi yazmaya başladı. Aras ise konumunu koruyordu. Muhtemelen, meleğin dışarıya çıkaramadığı siniriyle uğraşını zevkle izleme peşindeydi. Daha önce de defalarca yapmıştı bunu.

Herhangi bir taraf tutmadan sentez yapmaya çalışıyordum kendimce. Kolye boynumda olmadan nasıl hissedeceğimi iyice sezmeliydim.

Meleğe doğru hafif bir dönüş yapınca ellerine çevirdim başımı. Parmakları uzun ve inceydi. Kalemi öylesine sıkı tutuyordu ki, boğum yerleri ve parmak uçları beyaz teninin aksine kırmızı renge bürünmüştü. Yazısına yönelttim dikkatimi daha sonra. O kadar güzel ve özenliydi ki! Hızlı yazdığı halde, kalemin dansından doğan her harf özenle yerleşiyordu kağıda.

Yazısından öte yazdıklarına dikkatimi yönelttim bu kez. Ben, dilden dökülenleri yazıyordum kağıda, ama o profesörün henüz söylemediklerini yazıyordu. Yazısını bitirdiği kelime topluluğunu, birkaç saniye sonra sınıfa hakim olan tek ses okuyordu.

Hayran ve şaşkınca kaldırdım kafamı yazılanlardan. Yüzüne çevirdim bakışlarımı, ama onun tüm dikkati kağıttaydı. Gözlerini hafif kısmıştı. Uzun kirpikleri, gözlerinin içindeki ifadeyi çok güzel saklasa da kirli sakalı, çenesinin gerginliğini örtmüyordu. Aras yine sinirlendirmişti onu. Ve Uriel, istediği gibi tavır sergilemiyordu. Sanırım, rahatlıkla konuştuğu tek zamanlar, geldikleri ilk haftalarda yaşanılandı.

Yarım saat sonra, profesör derse ara vermiş ve on beş dakika sonra sınıfta olmamızı söylemişti. Oturmaktan karıncalanan ayaklarımı işleve koymak için yerimden kalktığımda şeytan da hızla yükseldi olduğu yerden.

"Sonunda! Hadi çıkalım buradan."

Ona cevap vermeden önce, arka sıralarda olan Oğuzhan'a yönelttim bakışlarımı. Bakışlarımızın birbirini bulması uzun sürmemişti. Vücut diliyle anlaştığımız kısa konuşmadan hemen sonra, sırasından kalkıp yanımıza geldi. Birkaç saniye sonra da Özge aramıza katıldı. Arkamı dönüp meleğe baktığımda, o da yerinden kalkınca harekete geçmeye başladık. Şu güne kadar her zaman yalnız takılan benim de, tabirine göre bir tayfam vardı artık. Bu durum oldukça mutlu ediyordu. Mükemmel bir duyguydu.

Sınıftan çıkana kadar, Oğuzhan, Aras ve Özge'nin kısa konuşmasıyla derse girmeden önce içemediğimiz kahvenin, yenisini alma kararı alındı. Merdivenlerden inerken, her zamanki gibi bir adım arkamda olan Uriel'e çevirdim bakışlarımı. Gözlerimi üzerinde hissettiğinde bana yöneltti dikkatini. Hiçbir şey söylemeden önüme döndüm. Fazla göz teması kurmak istemiyordum. Kantinin yanına geldiğimizde bir bir içeriye girerken meleğin sesi durdurdu beni. Herkes içeriye girdiğinde ona döndüm.

"Efendim."

"Kolye?" dedi kaşlarını hafif çatıp. Yüzüne takındığı ifade, duymak istemediği bir şey varmış gibiydi.

"Senden bir şey gizleyemem melek."

"Melek..." Kaşlarını kaldırdı bu kez. Daha sonra normal bir ifade alıp devam etmemi bekledi.

"Sadece aklımda cirit atan düşünceleri, herhangi bir şeye maruz kalmadan dinleyip, bir sonuca ulaşmam lazım."

Sözlerimin ardından gözlerini kapatıp, ellerini beline yerleştirdikten sonra arkasını döndü. Yavaşça inip kalkan geniş omuzları, üçüncüye geldiğinde yeniden arkada kaldı. Gözlerimin içine dikkatle bakıp söze girdi. "Sana ne anlattı?"

"Uriel... Lütfen, beynimin içinde bir mehter takımı var zaten. Daha fazla bir şey duymadan önce, her şeyi düzenli bir dosya haline getirmem lazım."

"Açelya, onun sözlerine gerçekten inana-" Gözlerimi bir anlık kapatıp durması için elimi kaldırdım. Durduğunda ise eski konumuma dönüp sözü devraldım.

"Lütfen, Uriel."

Berrak sudan bile durgun hal alan yüzü, bir süre kıpırdamadı. Konuşmaya geçmeden önce ise önce dudaklarını ısladı. "25 gün..." dedi sessizce.

"Ne?"

Boğazını temizleyip, iki yana hafifçe salladı kafasını. "Bugünün tarihini not et. 25 gün sonra ne olduğunu anlayacaksın."

"Urie-" Konuşacağım sırada, bu kez beni o durdurdu.

Gözlerime derinlemesine bakarken, neyi ifade etmeye çalıştığını düşündüm. "Dosyalarını hazırlayana kadar, yeterli bir süreç," dedi anlayamadığım bir tınıda. Sözlerinin ardından kaskatı kesilen yüzünü yavaşça çevirip, diğerlerinin yanına adımladı.

Derin bir nefes aldım. 25 gün. Sonunda ne bekliyordu bu kez. Yüksek Konsey'le ilgili bir şey miydi? Ya da Aras'ın söylediği şu savaşla alakalı mıydı? Yeni bir gizem miydi, yoksa başlangıç mı? Derin bir nefes daha alıp elimi boynuma götürdüm. Alışkın olduğum gümüş zincir yerine, dışı soğuk olsa da içinde alev yanarmışçasına sıcak olan tenim karşıladı beni.

Korkmamak elde bile değildi. İki sınırın ortasındaki ince çizgi üzerindeydim ve durmadan esen rüzgarın, beni nereye devrileceğini bilemiyordum. Bir denge için kollarımı iki yanıma açmıştım. İkisinden biri her an kapanıp beni diğeriyle yalnız bırakacak, ve neresi olduğunu bilemediğim yere uçuracaktı. Ama yarı yolda bırakacak kişi tam olarak hangisiydi anlayamıyordum.

Kantine girip grubumun olduğu masaya vardığımda, Özge'nin yanındaki boş yere oturdum. Elimde olmadan durgunluk hakim olmuştu duygularıma. Sessiz ve derin bir nefes alırken, küçük bir karınca topluluğu ensemden bedenime yayılır gibi oldu. Bu titreşim biraz olsun kendime getirmişti beni. Başımı kaldırıp diğerlerine odaklandığımda, Aras ve Oğuzhan'ın bana baktığını gördüm.

"İyi misin?" dedi Oğuzhan. Başını hafifçe eğip öne doğru uzattı.

"Yine ne söyledin kıza, Umut?" Bu sesin şeytandan yükselmesi, herkesin bir anda meleğe dönmesine vesile olduğunda anında gerildim.

Melek, kahve bardağını yavaşça karıştırırken ona yönelen bakışları hissettiğinde, kaldırdı gözlerini. "Kolyesini sordum."

"Bana bir şey olmadı," diye atıldım hemen. "Sadece... Sadece büyükannemi ne kadar özlediğimi fark ettim," sözlerimi bitirdiğimde, meleğe çevirdim bakışlarımı. Cevabım karşısında karıştırmakta olduğu kahvenin kaşığını bıraktı aniden. Parmakları havada kaldıktan saniyeler sonra yeniden inip, karton bardağın etrafına tutundu.

"Onu kaybettiğinde kaç yaşındaydın?" diye sordu Özge. Sesindeki yumuşama, benim için olan üzüntüsünü dile getiriyordu.

Sesimi kontrol altında tutabilmek için, cevap vermeden önce kahveden bir yudum aldım. "11."

Cevabımdan hemen sonra omzumda hissettiğim el, bedenime sıcak bir temas bıraktı. Oğuzhan'a döndüğümde kolunu çekip, yavaşça kapatıp açtı gözlerini. Yüzündeki tebessüm yerini korurken, gözlerine daha fazla bakamayarak kaçırdım gözlerimi. Kahvemden bir yudum daha aldıktan sonra içimi ısıtan kahveyi boğazımdan aşağı savaşça ittirdim.

Sol çaprazımda oturan melek sırtını dik bir konuma koyduktan saniyeler sonra, elinde sımsıkı tuttuğu bardağı hızla kaldırıp, dudaklarıyla buluşturdu. Adem elmasını hareket ettiren üç yudumdan sonra ise bardağı yavaşça indirirken, kapadığı gözlerini yavaşça araladı.

Şu anki bu durum, Özge ve Oğuzhan'a gayet normal gelirken, Aras ve benim için bunun aksiydi. İkimizde şaşkınlığımızı her ne kadar gizlemeye çalışsak da beceremediğimize emindim. Aras öylece Uriel'e dönmüş, gözlerindeki şaşkınlığa artı bir puan katan aralanmış ağzıyla onu izlemeye devam ediyordu.

Araya bir dakika girmemişti ki, terlemeye başladığını olduğum yerden fark ettim. Siyahı çalan saçları, tel tel olmayan başladı. Hemen ardından, boynundaki ter, köprücük kemiklerine doğru hız aldı. Hayatımda ilk kez bu kadar hızlı terleyişe şahit oluyordum.

"Umut, iyi misin?" dedi Oğuzhan. Sesi endişeliydi.

Karşılık olarak,"İ-iyiyim," dedi melek.

Özge, gözlerini meleğin üzerinde gezdirdikten sonra devreye girdi. "Emin misin, oldukça yorgun gözüküyorsun şu anda?"

Melek, gözlerini ona yönelttikten sonra olduğu yerde yavaşça kalktı. Oturduğu koltuğun arkasına astığı uzun, siyah kabanını giyerken, sessiz ve sakin şekilde duyurdu sesini. "Biraz dinlenmem gerekiyor sadece. İyiyim."

"İyi dinlen," Aras'ın sesi diğer tüm sesler aksine enerji dolu çıkınca, melek hariç hepimiz ona döndük. Bakışları üzerine çektiğini anladığında, omuzlarını kaldırıp indirdi. "Ne? Hepinizden iyi tanıyorum onu. Endişelenecek bir şey göremedim." Kimse bir cevap vermeyince yeniden Uriel'e çevrilmek üzere döndü bakışlar. Fakat o çoktan ayrılmıştı yanımızdan.

"Bize söylemediği bir sıkıntısı var gibi hissediyorum," dedi Özge. Kollarını masanın üzerine koyup, öne eğildi.

"Sessiz birisi. Sessizlerin her zaman içinde sakladığı bir dünyası vardır."

Oğuzhan'ın tamamlayıcı sözleri bittiğinde bu kez devreye Aras girdi. "Merak etmeyin, yok bir şeyi." Ellerini masanın üzerine koyup, yanında oturan Oğuzhan'a döndü. "Senin ismini kim koydu?"

"Dedem koymuş," diye cevaplarken dudağını büzüp, neden sorduğuna dair bir ileti yolladı.

"Deden, tarihi çok seviyor olmalı."

Anlamsız bakışlar mekana raks ederken, Özge küçük bir kıkırtı yollayıp, söze girdi. "Nereden çıkardın bu sonucu?"

Aras, ellerini masanın üzerinde iki yana açıp, oldukça bilmiş bir ifadeyle aldı çehresine. "Eee, Oğuzhan Destanı yok mu?" dedi.

Birkaç saniye süren sessizliğin ardından, kahkaha birliği doldurdu ortamı. Hemen sonra Özge devreye yeniden girdi. "Oğuz Kağan destanı o." Ve yine kahkaha attılar, ama bu, diğerinden kısa ve sessizdi. Üzerimdeki gerginlik, konuşmanın bıraktığı kahkaha etkisiyle kısa sürdüğünde, anın enerjisine bırakmak istedim benliğimi.

"Neyse..." yeniden atıldı şeytan. "Bu kadar yeter. Hadi Oğuzhan, hesapları öde de sınıfa gidelim."

"A-a. Neden Oğuzhan?"

"Kahve fikri sizden çıktı güzelim. Fikir sizden, para da sizden."

Oğuzhan dudaklarını yüzünde genişletirken, masadan kalkıp arka cebinden cüzdanını çıkardı. "Tamam, tamam. Ben öder ve yetişirim size, siz sınıfa çıkın."

Sözlerinin ardından yerimizden kalkıp, ilerlemeye koyulduk. Aras her zamanki gibi önden adımlarken Özge'yle beraber arkadan ilerliyorduk. Biraz sonra Oğuzhan da bize katılınca hızımızı arttırdık. Sınıfa vardığımızda Uriel'in yokluğu gözüme çarptı ilk olarak. Arkamı dönüp bakınacağım sırada omuzlarımın üzerine yerleşen kol sıraya doğru harekete geçirdi.

"Hadi Çırak. Çok yavaşsın."

"Melek?"

Alt dudağını öne çıkarıp geri çektikten sonra, alaycı ifadesini giyinerek kaldırdı bakışlarını. "Sence, nerede olduğu umrumda mı? Sen de fazla takılma. Çok düşünmek iyi değildir."

"İyi görünmüyordu," dedim endişelendiğimi ele vererek.

"Emin ol, ikimizden de daha iyi."

Sıraya oturduktan sonra, ona dönüp devam ettim. "Senin bildiğin başka ne var?"

Aynı şekil bana döndü. "Sözlerime inanmıyorsun sanıyordum."

"Her seferinde kendini alta çekmeye çalışıp, bunun üzerine duygusallık kurma bana," bıkkınlıkla söylendim. "Çocuk gibisin."

"Tamam. Kızma, Kızıl Güzeli."

"Başka bildiğin ne var?"

"Bildiğim her şeyi anlattım sana. İleride bir şeyler olursa onun hakkında bilgilendiririm seni. Mesela-"

Hemen atıldım. "Mesela?"

"Mesela bizim oğlan, Oğuzhan."

"Ne olmuş ona?" Nefes alış verişim hızlanırken yavaşça yutkundum.

"Sana bakarken gözlerinin içi parlıyor. Aynı şekilde senin de," dedikten sonra hafif eğilip, odaklandığı irislerimi bir göz kırpması yolladı. "Benden kaçar mı sandın?"

Geriye çekilip önüme döndüm hızla. "Yok öyle bir şey."

Aynı şekil önüne dönerken küçük bir kahkaha attı. "Bu da, doğruluk payı."

Hiçbir şey söylemeden defterdeki yazılara yönelttim dikkatimi. Kalp ritimlerim göğsümü parçalayıp, çıkmak istercesine sert atıyordu. Söylediği doğruysa, Oğuzhan'ın bana karşı beslediği duyguları var demekti...

"Ama dikkat etmen gerekiyor." Daha düz bir sesle, yeniden konuştuğunda döndüm ona.

Alnımı hafiften kırışırken, "Neye?" diye sordum.

"Meleğe. Muhtemelen, bunu o da biliyor. Ama hoşuna gitmeyecek."

"Yani?"

"Sadece dikkat et."

"Saçmaladın Sekhmet."

"Sekhmet... Demek ciddileştin," dedikten sonra kıkırtıyla güldü. "Bir şeyler biliyorum ki söylüyorum Açelya. Dikkat et." Zihin kurcalayan sözleri kulağımdan teker teker girerken iyice sentezleyip, işime yarayacak bilgileri depoya kaldırmaya çalışıyordum. Tam da bu anda söylediği bir söz, ense kökümden sırtıma oldukça soğuk buz küpü bıraktı. "25 gün sonra, sevginin elinden alınmasını istemezsin."

Bölüm sonu

8 yorum