İçeriğe geç

Unutulanların Soyu

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Unutulanların Soyu

Bölüm 5

Bölüm 5: Meleklerin Sessizliği

Castiel'in söylediği son cümle odanın içinde asılı kaldığında, hiç kimse birkaç saniye boyunca konuşmadı. Ben hâlâ boynumdaki madalyona bakıyordum. Kırmızı taşın içindeki ışık sönmüş, metal yeniden soğumuştu ama annemin sesi zihnimde hâlâ canlıydı. Meleklere bile güvenme. Bunu bana neden söylemişti? Annem hayatı boyunca meleklerden hiç bahsetmemişti. Din hakkında konuştuğumuzda bile konuyu geçiştirir, benim çocukken sorduğum sorulara bazen gülümseyerek bazen de sessiz kalarak cevap verirdi. Şimdi ise hayatımın tam ortasına giren ilk melek bana beni korumakla görevli olduğunu söylüyor, annemin son uyarısı ise tam tersini yapmam gerektiğini fısıldıyordu. Hangisine inanacağımı bilmiyordum ve ilk kez, hiçbir cevabın bana güven vermediğini fark ediyordum.

Castiel bana doğru bir adım attı. Onu ilk gördüğümde garip bir huzur hissetmem gerektiğini düşünmüştüm. Sonuçta karşımdaki varlık bir melek olduğunu söylüyordu. Fakat gözlerine baktığımda hissettiğim şey huzur değildi. Daha çok, çok uzun zamandır benim hakkımda bir şey bilen bir yabancının karşısında duruyormuşum gibiydi. Bakışları yüzümden boynumdaki madalyona, oradan tekrar gözlerime kaydı. “Bana bak,” dedi. Sesi ne sertti ne de yumuşak. Sanki emir vermeye alışkın olduğu hâlde bunu insanlara uygulamamaya çalışıyordu. “Neden?” diye sordum. “Çünkü sana bir şey olduğunu düşünüyorum.” “Bana bir şey olduğunu zaten herkes düşünüyor.” Castiel'in kaşları hafifçe çatıldı. “Hayır. Sen anlamıyorsun. Seni çevreleyen şey yalnızca bir lanet ya da büyü değil.” Bir an sustu. “Sende eski bir güç uyanıyor.”

Damon koltuğun arkasından ona baktı. “Bunu daha önce de söylemiştin.” Castiel gözlerini ona çevirdi. “Sen bunu daha önce duymuşsun.” Damon'un yüzünde alaycı bir ifade belirdi. “İnsanların beni dinlediğini düşünmek hoşuma gidiyor.” Dean hemen araya girdi. “İkiniz de şimdi kavga etmeye başlamayın.” Damon kaşını kaldırdı. “Ben kavga etmiyorum.” Sam kuru bir sesle, “Henüz,” dedi. Bu kısa konuşma normal şartlarda komik olabilirdi. Fakat odadaki gerginlik o kadar ağırdı ki kimse gerçekten gülmedi.

Crowley ise bütün bu süre boyunca pencerenin yanında duruyordu. Camın kırılmış olması umurunda değilmiş gibi, dışarıdaki sokağa bakıyordu. Sonunda arkasını döndü ve ellerini ceketinin ceplerine soktu. “Melekler, Winchesterlar, vampirler ve cadılar aynı odada. Üstelik ortada Vesper kanı taşıyan bir kız var.” Bakışları bana kaydı. “Cehennem bugünlerde gerçekten zevkini kaybediyor.” Dean ona döndü. “Sen hâlâ buradasın.” “Bunu kişisel algılama, Dean. Gitmem için yeterince sıkıcı bir ortam oluşmadı.” Crowley'nin yüzündeki gülümseme birkaç saniye sonra kayboldu. “Ama şunu söyleyeyim, küçük Vesper'ın kanı gerçekten açılırsa burada bulunan hiç kimsenin hoşuna gitmeyecek şeyler olabilir.”

“Kanım ne açıyor?” diye sordum.

Crowley cevap vermedi.

“Bana bakıp durmayın,” dedim. “Ne olduğunu bilmek istiyorum.”

Bobby derin bir nefes aldı ve masanın üzerine yaslandı. “Sorunun cevabı eski metinlerde olabilir. Ama önce bilmen gereken başka bir şey var. Vesper ailesinin yalnızca cadılarla, vampirlerle veya iblislerle bağlantısı yok. Onların işi, dünyalar arasındaki sınırla ilgili.”

“Dünyalar mı?”

Sam önündeki kitabı açtı. Sayfalar o kadar eskiydi ki kenarları dokunulduğunda parçalanacakmış gibi görünüyordu. “İnsanların yaşadığı dünya yalnızca bir katman. Cennet, Cehennem, Araf, ruhların geçiş yaptığı alanlar ve bizim bile tam olarak adlandıramadığımız bazı yerler var. Normalde bunların arasındaki sınırlar kapalıdır. Bazı varlıklar geçiş yapabilir, bazıları mühürlerle engellenir. Fakat Vesper ailesi...” Sam cümlesini tamamlamadan durdu.

“Kapıları açabiliyor.”

“Evet.”

İçimde bir ürperti dolaştı. “Neden?”

“Bilmiyoruz.”

“Bunu söylemekten başka bir şey bilmiyor musunuz?”

Damon hafifçe gülümsedi. “İşte şimdi bu konuda sana katılıyorum.”

Bobby, Sam'in önündeki kitabı kendine çekti. Sayfaları çevirdikçe bazı sembolleri parmağıyla takip ediyor, sonunda sararmış bir sayfada duruyordu. “Burada bir isim geçiyor.” Parmağı yazının üzerinde durdu. “Eveline Vesper.”

İsmi duyduğum anda başımın içinde keskin bir ağrı başladı.

Eveline.

Sanki bu adı daha önce duymuştum.

Nerede olduğunu hatırlayamıyordum ama kelime zihnimin içinde bir kapıyı zorlamaya başladı. Gözlerimi kapattığımda kısa bir görüntü geldi. Uzun siyah saçlı bir kadın, eski bir taş koridorda yürüyordu. Elinde bir kandil vardı. Arkasından bir adam geliyordu. Adamın yüzünü göremiyordum fakat sesini duyabiliyordum.

“Kapıyı açarsan geri dönemeyiz.”

Kadın cevap vermişti.

“Geri dönmek zaten hiçbir zaman mümkün olmadı.”

Gözlerimi açtığımda herkes bana bakıyordu.

“Ne oldu?” diye sordu Sam.

“Bir şey gördüm.”

Castiel hemen yaklaştı. “Ne?”

“Bir kadın. Eveline.”

Bobby'nin yüzündeki ifade değişti.

“Ne gördün?”

“Bir koridor. Bir adam vardı. Ona kapıyı açmamasını söyledi.”

Bobby yavaşça doğruldu. “Adamın yüzünü gördün mü?”

“Hayır.”

“Sesini?”

Bir süre düşündüm.

“Tanıdık değildi.”

Bobby başını eğdi.

Crowley, “Ben tanıyorum,” dedi.

Hepimiz ona döndük.

Crowley'nin gözlerinde ilk kez gerçek bir tedirginlik gördüm.

“Eveline Vesper'ın hikâyesi, Vesper soyunun başladığı yer değil,” dedi. “Ama bazı şeylerin ilk kez orada değiştiği söylenir.”

Dean kaşlarını çattı. “Ne değişti?”

Crowley pencerenin dışına baktı.

“Bir insan ile bir meleğin yaptığı anlaşma.”

Odanın havası ağırlaştı.

Castiel'in yüzü sertleşti.

“Bu doğru değil.”

Crowley ona döndü. “Sen doğmadan çok önce olan şeyler hakkında konuşma, melek.”

Castiel'in bakışları keskinleşti. “Benim doğumumdan önce olmuş olması, bilmediğim anlamına gelmez.”

“Bildiğini sanıyorsun.”

Crowley'nin sesi ilk kez gerçekten tehditkâr çıkmıştı.

İki doğaüstü varlığın birbirine bakışında bile odanın sıcaklığı değişmiş gibiydi. Dean aralarına girdi. “Yeter. Burada birbirimizi öldürmeye başlamadan önce Seraphine'in sorusuna cevap verelim.”

“Benim sorum var zaten,” dedim. “O melek kim?”

Crowley sustu.

Bobby gözlerini kapattı.

Sam kitabın sayfasına baktı.

Dean ise yüzüme bakmayı reddetti.

Sonunda Castiel cevap verdi.

“Bilmiyoruz.”

“Yine aynı cevap.”

“Çünkü bazı kayıtlar silindi.”

“Kim sildi?”

Castiel'in gözleri bana döndü.

“Cennet.”

Bu tek kelime, içimdeki bütün huzursuzluğu başka bir seviyeye taşıdı.

“Cennet neden benim ailemle ilgili kayıtları silsin?”

Castiel cevap vermedi.

Damon bu kez sessizce konuştu. “Çünkü belki de Vesper ailesinin ne yaptığını herkesin bilmesini istemediler.”

Castiel ona baktı.

“Belki de,” dedi.

O anda dışarıdan bir araba sesi geldi. Hepimiz istemsizce pencereye baktık. Siyah bir araç sokağın karşısında durmuştu. Arabanın farları birkaç saniye boyunca yanıp söndü. Sonra kapı açıldı.

Bir adam arabadan indi.

Uzaktan yüzünü seçemiyordum ama yürüyüşünde bir şey vardı. Sakin, kendinden emin ve rahatsız edici derecede kontrollüydü. Sokaktaki diğer insanlardan hiçbir farkı yokmuş gibi görünüyordu. Fakat Castiel'in başını ona çevirmesiyle odadaki herkesin dikkatini çekti.

“Bu kim?” diye sordum.

Castiel cevap vermedi.

Dean pencereye yaklaştı.

“Bu gece yalnız olmadığımızı söylemiştim.”

Adam binaya girdi.

Birkaç saniye sonra merdivenlerden ayak sesleri geldi.

Birinci kat.

İkinci kat.

Sonra kapının önünde durdu.

Kimse konuşmadı.

Kapı çalındı.

Üç kez.

Dean silahını kaldırdı.

“Kim?”

Kapının ardından sakin bir erkek sesi geldi.

“Benim.”

Dean'in yüzü değişti.

Sam ona baktı.

“Kim?”

Dean birkaç saniye cevap vermedi.

Sonra yavaşça, “John Constantine,” dedi.

Kalbim hızlandı.

Daha önce yalnızca adını duymuştum. Şimdi ise o isim, sanki bütün gece boyunca beni takip eden bir gölge gibi kapının diğer tarafında duruyordu.

Dean kapıyı açtı.

Karşımızdaki adam ilk bakışta beklediğimden daha sıradan görünüyordu. Koyu renkli, biraz eski bir palto giymişti. Saçları dağınıktı ve yüzünde geceler boyunca uyumamış insanların sahip olduğu yorgun ifade vardı. Elinde eski bir çanta taşıyordu. Fakat gözleri... Gözlerinde insanın uzun süre bakmak istemeyeceği türden bir deneyim vardı. Sanki cehennemi yalnızca görmemiş, oradan dönmüş birinin gözleriydi.

Constantine içeri girdiğinde ilk olarak Dean'e, sonra Sam'e, ardından Castiel'e baktı.

“Ne kadar güzel,” dedi. “Bütün felaketler aynı odada toplanmış.”

Damon koltuğundan kalkmadı. “Beni özlemişsin.”

Constantine ona baktı. “Seni değil. Sorunları özlememiştim.”

Damon gülümsedi.

Constantine'nin gözleri sonunda bana geldi.

O an yüzündeki bütün ifade kayboldu.

Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı.

Sonra yavaşça yaklaştı.

“Madalyonu çıkar.”

Elim boynuma gitti.

“Niye?”

“Çünkü üzerinde seni görebilecek bir şey var.”

“Kim?”

Constantine'in yüzü sertleşti.

“Henüz kim olduğunu bilmiyorum.”

“Sen de mi?”

“Ben en azından bilmediğimi kabul ediyorum.”

Damon kısık bir sesle güldü.

Constantine onu umursamadı.

Bana yaklaşarak madalyona baktı. “Bunu sana annen verdi, değil mi?”

Başımı salladım.

“Rüyanda.”

Constantine'in gözleri büyüdü.

“Ne gördün?”

“Bir kapı.”

“Başka?”

“Annem.”

“Başka?”

“Eveline.”

Constantine bir anda geri çekildi.

Bunu gören Dean hemen, “Ne oldu?” diye sordu.

Constantine cevap vermedi.

Bunun yerine çantasını açtı ve içinden küçük, siyah bir kitap çıkardı. Kitabın kapağı deriyle kaplıydı. Üzerinde herhangi bir isim yoktu. Constantine kitabı açtı, birkaç sayfa çevirdi ve sonunda bir çizimin üzerinde durdu.

Aynı siyah gül.

Aynı madalyon.

Ve hemen altında, benim soyadım.

Vesper.

“Bu imkânsız,” diye fısıldadım.

Constantine başını kaldırdı.

“Keşke öyle olsaydı.”

“Bu kitapta ne yazıyor?”

Constantine sayfayı bana doğru çevirdi.

Latince birkaç satır vardı. Altında İngilizceye çevrilmiş kısa bir not bulunuyordu.

“Kapının anahtarı kanını taşıyacak. Kapı açıldığında üç taraf uyanacak. Cennet onu susturmak isteyecek. Cehennem onu kullanmak isteyecek. Dünya ise ne olduğunu anlamadan savaşın ortasında kalacak.”

Boğazım kurudu.

“Üç taraf?”

Constantine kitabı kapattı.

“Cennet. Cehennem. Ve bizim dünya.”

“Peki sen?”

Bana baktı.

“Ben mi?”

“Sen hangi taraftasın?”

Constantine'in yüzünde yorgun bir gülümseme oluştu.

“Ben genellikle tarafların arasında kalırım.”

Dışarıda gök gürledi.

Sonra bütün ışıklar bir anda söndü.

Karanlığın içinde birkaç saniye boyunca kimse hareket etmedi.

Ardından Castiel'in sesi duyuldu.

“Bir şey geliyor.”

Dean silahını kaldırdı.

Sam kutsal su şişesini çıkardı.

Damon'un gözleri karardı.

Crowley ise pencereye baktı.

“Hayır,” dedi.

Sesi ilk kez gerçekten korkmuştu.

“Bir şey gelmiyor.”

Pencerenin camında siyah bir gölge belirdi.

Crowley yavaşça geri çekildi.

“Bizi buldular.”

Gölge büyüdü.

Camın üzerinde bir el izi oluştu.

Sonra bir tane daha.

Üçüncüsü.

Ve bir anda camın tamamı siyaha döndü.

Castiel bana baktı.

“Seraphine, ne olursa olsun madalyonu çıkarma.”

“Neden?”

“Çünkü şu anda seni görebilen tek şey o değil.”

“Ne demek bu?”

Castiel cevap vermeden önce odanın ortasında bir ışık patladı.

Bembeyaz.

Kulaklarımı kapattım.

Işık söndüğünde odada artık başka biri vardı.

Uzun boylu bir adam.

Siyah takım elbise.

Soluk yüz.

Ve insanın içine işleyen, tanımlaması zor bir gülümseme.

Kimse konuşmadı.

Castiel'in yüzü bembeyaz oldu.

Crowley birkaç adım geri çekildi.

Dean silahını kaldırdı.

Sam nefesini tuttu.

Constantine ise yalnızca tek bir kelime söyledi.

“Lanet olsun.”

Adam bana baktı.

Sonra gülümsedi.

“Seraphine Vesper.”

Adımı söyleyişinde beni yıllardır tanıyormuş gibi bir yakınlık vardı.

“Sonunda.”

Kim olduğunu sormama gerek kalmadan cevabı biliyordum.

Çünkü Castiel'in fısıldadığı isim odadaki bütün sesleri bastırdı.

“Lucifer.”

Lucifer başını hafifçe eğdi.

Gözlerini üzerimden ayırmadan konuştu.

“Annen sana benim hakkımda ne anlattı?”

“Hiçbir şey.”

Lucifer'ın gülümsemesi genişledi.

“İşte bu, Livia'nın en sevdiğim huyuydu.”

İçimdeki bütün kan çekilmiş gibi hissettim.

“Annemi tanıyordun.”

Lucifer'ın bakışları yumuşadı.

“Tanımak mı?”

Bir an sustu.

“Hayır, Seraphine.”

Sonra bana doğru bir adım attı.

“Ben annenin neden senden kaçtığını biliyordum.”

Ve o anda, hayatım boyunca cevap aradığım sorunun ilk kez gerçekten yakınına geldiğimi hissettim.

Fakat Lucifer'ın söyleyeceği şey, annemin beni neden sakladığından çok daha korkunçtu.

Çünkü birkaç saniye sonra bana bakıp şöyle dedi:

“Livia seni benden saklamadı.”

Gözleri madalyona indi.

“Beni senden sakladı.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.