
Kadını gördüğüm anda içimde bir şeyin koptuğunu sandım. Şapelin arkasındaki orman gecenin içinde neredeyse tamamen kaybolmuştu; ağaçların gövdeleri ay ışığını parçalıyor, dalların arasından süzülen rüzgâr kuru yaprakları taş zeminin üzerinde sürüklüyordu. Fakat o kadın bütün karanlığın içinde garip biçimde belirgindi. Üzerinde eski, siyaha yakın uzun bir elbise vardı ve saçları omuzlarının üzerine dökülüyordu. Yüzünü tam olarak seçemiyordum ama boynundaki kolyeyi seçebiliyordum. Benim kolyemi. Aynı siyah gül, aynı ince zincir, aynı merkezdeki küçük kırmızı taş. Parmaklarım kendi boynuma gittiğinde orada olması gereken ağırlığı hissettim. Kolyem hâlâ bendeydi. O zaman karşımdaki şeyin ne olduğunu anlayamadım. Bir kopya mıydı, bir ruh muydu, yoksa Vesper kanının bana gösterdiği başka bir hatıra mıydı? Castiel birkaç adım önümde durmuş, gözlerini kadından ayırmıyordu. İlk kez onun yüzünde gerçekten şaşkınlık gördüm. Meleklerin bile açıklayamadığı bir şey vardı karşımızda. Kadın bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ay ışığı yüzüne vurduğunda nefesim kesildi. Yüzü bana yabancıydı, fakat gözleri değildi. O gözlerde annemin bakışını, kendi bakışımı ve yıllardır rüyalarımda gördüğüm o karanlık odanın izlerini aynı anda görebiliyordum. Kadın başını hafifçe eğdi. Sanki yıllardır beni bekliyormuş gibi sakindi.
Kadın: “Sonunda.”
Castiel hemen önümde durdu.
Castiel: “Seraphine, geri çekil.”
Kadın gözlerini Castiel'e çevirdi.
Kadın: “Sen hâlâ onu koruduğunu sanıyorsun.”
Castiel'in yüzü sertleşti.
Castiel: “Sen kimsin?”
Kadın cevap vermedi. Bunun yerine bana baktı.
Kadın: “Beni gerçekten hatırlamıyor musun?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
Kadının yüzünde çok hafif bir tebessüm oluştu.
Kadın: “Henüz.”
O anda ormanın içindeki bütün kuşlar aynı anda havalandı. Kanat sesleri karanlığı doldurdu ve kadın bir anda gözlerimin önünden kayboldu. Castiel ileri doğru atıldı fakat eline yalnızca soğuk hava geldi. Yerde ise tek bir şey kalmıştı. Küçük, siyah bir gül. Gülü yerden aldığımda parmak uçlarımda sıcaklık hissettim. Sonra görüntü geldi. Bir çocuk odası. Eski bir tahta beşik. Pencerenin önünde Livia. Kucağında ben. Ve karşısında aynı kadın. Bu kez onu açıkça görebiliyordum. Kadın bebeğim olan beni Livia'nın kucağından almış, alnıma parmaklarını dokundurmuştu. Sonra kolyeyi boynuma takmıştı. Görüntünün içinde Livia ağlıyordu.
Livia: “Bunu yapmak zorunda değilsin.”
Kadın: “Zorundayım.”
Livia: “O daha bir çocuk.”
Kadın bebeğe bakmıştı.
Kadın: “Hayır. O bir hatıra.”
Görüntü parçalandı.
Gözlerimi açtığımda Dean önümdeydi. İki eliyle yüzümü tutmuştu. Castiel birkaç adım geride duruyor, Sam ve Bonnie hızla bize doğru geliyordu. Annemin yüzündeki korku ise her şeyden daha belirgindi. Çünkü Livia o kadını tanıyordu. Bu kez kaçamayacaktı.
Dean: “Seraphine, benimle kal.”
Nefesimi toparlamaya çalıştım.
“Onu gördüm.”
Livia: “Kimi?”
Anneme baktım.
“Senin yıllar önce gördüğün kadını.”
Livia'nın yüzündeki renk tamamen çekildi.
Livia: “Hayır.”
“Evet.”
Livia bir adım geri çekildi.
Livia: “O burada olmamalı.”
---
O gece Vesper ailesinin geçmişi yeniden önümüze serildi. Şapelin arşiv odasında bulunan eski belgelerden biri diğerlerinden farklıydı. Kâğıdı sararmış değildi. Mürekkebi hâlâ koyu görünüyordu. Sanki biri belgeyi yüzyıllar boyunca saklamış ama zamanın ona dokunmasına izin vermemişti. Üzerinde tek bir isim vardı: Eveline Vesper. İsmi gördüğümde içimde garip bir yankı oluştu. Eveline. Bu ismi daha önce duymuştum. Bobby yıllar önce Vesper soyundan bahsederken aynı ismi söylemişti. Fakat o zaman bunun yalnızca eski bir aile büyüğü olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise önümdeki fotoğraf her şeyi değiştiriyordu. Fotoğraftaki kadın Eveline'di. 1897 tarihli fotoğrafta Livia da vardı. Ama Livia'nın yanında başka biri daha görünüyordu. Küçük bir çocuk. Fotoğrafın arkasında yalnızca şu cümle yazılıydı: “Hatırlayan kan, kendi geçmişini seçemez.” Parmaklarım fotoğrafın kenarına dokunduğunda yine başım ağrıdı. Bir flashback daha başladı. Bu kez 2004 değildi. Çok daha eskiydi. Taş bir evde Eveline, genç bir Livia'ya eski bir kutu veriyordu. Kutunun içinde siyah gül biçimli bir kolye vardı. Livia kutuyu almak istemiyordu.
Livia: “Bunu ona verirsem onu bulurlar.”
Eveline: “Onu zaten bulacaklar.”
Livia: “Hayır.”
Eveline: “Livia, Vesper kanı saklanmaz.”
Livia gözlerini kapattı.
Livia: “Peki onu nasıl koruyacağım?”
Eveline'in cevabı çok sakindi.
Eveline: “Onu senden bile saklayarak.”
Flashback bir anda kesildi.
Gözlerimi açtığımda Livia karşımdaydı.
“Sen Eveline'i biliyordun.”
Livia uzun süre cevap vermedi.
Sonunda başını salladı.
Livia: “O senin soyundaki en tehlikeli hatıraydı.”
Sam: “Neden?”
Livia ona baktı.
Livia: “Çünkü Eveline mühürleri yaratmadı.”
Bonnie kaşlarını çattı.
Bonnie: “O zaman ne yaptı?”
Livia'nın gözleri bana döndü.
Livia: “İlk mührü kendisi taşıdı.”
Odadaki hava ağırlaştı.
Damon: “Bu ailede normal bir akraba yok mu?”
Gabriel hemen cevap verdi.
Gabriel: “Bence aile ağacını yakıp kül etmek daha kolay.”
Damon başını salladı.
Damon: “İlk kez mantıklı bir şey söyledin.”
Gabriel: “Ben genellikle mantıklıyım.”
Damon: “Sen melek olduğun için insanlar bunu söylemeye korkuyor.”
Sam gözlerini kapattı.
Sam: “İkiniz beş dakika susabilir misiniz?”
Damon: “Hayır.”
Gabriel: “Kesinlikle hayır.”
Bonnie istemsizce gülümsedi. Ben de gülümsemeye çalıştım. Fakat içimdeki ağırlık geçmedi.
---
O gece ilerleyen saatlerde herkes dağıldığında Dean'le şapelin yanındaki küçük odada yalnız kaldık. Gün boyunca gördüğüm görüntüler zihnimi tüketmişti. Eveline'in yüzü, Livia'nın korkusu, çocukluğum, kolyem ve ormandaki o kadın birbirine karışıyordu. Dean pencerenin önünde dururken bir süre onu izledim. Sonra yanına gittim. Bana döndüğünde yüzündeki ifade yumuşadı. Hiçbir şey sormadı. Sadece elimi tuttu. Bu, o gün ihtiyacım olan tek şeydi. Başımı omzuna yasladım. Parmakları saçlarımın arasında dolaşırken gözlerimi kapattım. Dudaklarımız buluştuğunda önce yavaş ve tereddütlüydü. Sonra bütün gün içimizde biriken korku, özlem ve gerilim o yakınlığın içinde erimeye başladı. Dean beni kendine çekti. Ben de kollarımı onun boynuna doladım. Öpüşmelerimiz derinleşti, aramızdaki mesafe giderek azaldı. Bir süre yalnızca birbirimize sarıldık. Dışarıda dünya hâlâ karanlıktı, melekler ve iblisler hâlâ peşimizdeydi, Vesper kanının geçmişi hâlâ çözülmemişti ama o küçük odada bunların hiçbirinin önemi yoktu. Geceyi birlikte geçirdik; yakınlığımızın geri kalanı ise mum ışığının ve kapalı kapının ardında kaldı. Sabah olduğunda Dean'in kolunda uyandım ve birkaç saniye boyunca nerede olduğumu bile hatırlamadım. Sonra başımı kaldırıp ona baktım. Dean hâlâ uyuyordu. Yüzünde alışılmadık derecede huzurlu bir ifade vardı. Parmağımı yanağına dokundurduğum anda gözlerini açtı.
Dean: “Bunu özellikle yaptığını biliyorum.”
“Ne?”
Dean: “Beni uyandırmak.”
“Belki.”
Dean: “Tehlikeli bir kadınsın.”
“Bunu dün de söylemiştin.”
Dean: “Dün haklıydım. Bugün daha da haklıyım.”
Tam o sırada kapı açıldı.
Damon içeri baktı.
Damon: “Kahvaltı.”
Dean yastığı Damon'a fırlattı.
Dean: “Çık!”
Damon yastığı havada yakaladı.
Damon: “Ben sadece yemek söylüyorum.”
“Beş dakika sonra gel.”
Damon sırıttı.
Damon: “Beş dakika mı?”
Dean ona baktı.
Dean: “Damon.”
Damon: “Tamam, tamam.”
Kapıyı kapatırken sesini duyduk.
Damon: “Ama kahvaltı soğuyor.”
Dean yüzünü ellerinin arasına aldı.
Dean: “Bu adamdan kurtulmanın bir yolu yok.”
Ben gülmeye başladım.
---
Öğlene doğru şapelin arkasındaki ormana geri döndük. Bu kez hepimiz birlikteydik. Sam elinde eski haritalarla ilerliyor, Bonnie çevredeki büyü izlerini kontrol ediyor, Stefan ve Damon iki farklı yönden alanı tarıyordu. Castiel sessizce yürüyordu. Fakat onun sessizliği diğer herkesinkinden farklıydı. Sanki bir şey dinliyordu. Birkaç dakika sonra aniden durdu. Hepimiz ona baktık. Castiel yere eğildi ve toprağın üzerindeki siyah gül yapraklarından birini aldı. Yaprakta küçük bir sembol vardı. Vesper işareti değildi. Melek sembolü de değildi. Daha eski bir şeydi. Rowena bunu gördüğünde yüzündeki ifade değişti. Sembolün bir aile işareti değil, bir hafıza mührü olduğunu söyledi. Eveline'in kullandığı mühürlerden biri. O anda toprağın altında bir şey olduğunu fark ettik. Sam ve Dean taşları kaldırırken küçük bir metal kutu ortaya çıktı. Kutunun kapağında benim kolyemin aynısı işlenmişti. Anahtar gerekmeden açıldı. İçinde tek bir mektup vardı.
Mektubun üzerinde benim adım yazıyordu.
Seraphine Vesper.
Ellerim titredi.
Mektubu açtım.
İlk satırı okuduğum anda içimdeki bütün sesler sustu.
> “Bunu okuyorsan, Eveline seni bulmuştur.”
Altında ikinci bir cümle vardı.
> “Ve artık annenin sana anlattığı hiçbir hikâyeye tek başına güvenme.”
Başımı kaldırıp Livia'ya baktım.
Annem hiçbir şey söylemedi.
Dean: “Mektup ne diyor?”
“Bana güvenmememi söylüyor.”
Dean'in bakışları Livia'ya döndü.
Dean: “Kime?”
Mektubun son satırını okudum.
> “Özellikle de seni koruduğunu söyleyen kişiye.”
O an arkamızdan bir ses geldi.
Eveline: “Geç kaldın.”
Hepimiz döndük.
Kadın yine oradaydı.
Bu kez kaçmadı.
Eveline, ağacın gölgesinden çıkıp üzerimize doğru yürüdü. Yüzünde korkutucu bir sakinlik vardı. Boynundaki kolye ay ışığında parlıyordu. Ben kendi kolyemi tuttuğumda ikisinin aynı anda parladığını gördüm. Eveline bana baktı ve ilk kez yüzünde gerçek bir duygu belirdi.
Özlem.
Eveline: “Seni en son bebekken gördüm.”
Nefesimi tuttum.
“Sen kimsin?”
Eveline'in gözleri doldu.
Eveline: “Ben senin geçmişinim.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
Eveline: “Hayır, Seraphine.”
Bir adım daha attı.
Eveline: “Ben senin unuttuğun kişiyim.”
Livia öne çıktı.
Livia: “Ona yaklaşma.”
Eveline anneme baktı.
Eveline: “Hâlâ aynı şeyi yapıyorsun.”
Livia: “Onu koruyorum.”
Eveline acı bir gülümsemeyle başını salladı.
Eveline: “Hayır. Onu hatırlamasından koruyorsun.”
O anda kolyem yeniden ısındı.
Gözlerimin önünde çocukluğumun bir başka parçası açıldı.
Bu kez ben ağlamıyordum.
Ben gülüyordum.
Küçük bir çocuk olarak Eveline'in kucağında oturuyordum. Livia birkaç metre ötede bizi izliyordu. Eveline saçlarımı okşuyor ve bana bir şey söylüyordu.
Eveline: “Bir gün büyüdüğünde herkes sana kim olduğunu söylemeye çalışacak.”
Küçük ben ona bakıyordum.
Eveline: “Ama sen kim olduğunu onların sözlerinden değil, hatırladıklarından anlayacaksın.”
Flashback yavaşça söndü.
Gözlerimi açtığımda Eveline hâlâ karşımdaydı.
Ve artık onu ilk kez gerçekten hatırlıyordum.
Çocukluğumun unutulmuş bir parçası olarak.
Ailemin sakladığı bir sır olarak.
Ve belki de üçüncü mührün kırılmasının asıl sebebi olarak.
Eveline bana baktı.
Eveline: “Şimdi sana gerçeğin ilk kısmını anlatacağım.”
Bir adım daha yaklaştı.
Eveline: “Sen mühürlerin taşıyıcısı değilsin, Seraphine.”
Boğazım düğümlendi.
Eveline: “Sen onların hatırladığı kişisin.”
Ve o anda ormandaki bütün ağaçların yaprakları aynı anda yere döküldü.

