2. Bölüm — Zarf
— Zarfı açtı mı?
Cemal cevap vermeden Aras kapıya ilerledi.
— Buradayım. Bana sorabilirsiniz.
Karşı kaldırımdaki adam gözlerini ona çevirdi. Aras, yüzündeki benzerliği ışığın bir oyunu sanmak istiyordu. Adam hareket edince benzerlik bozulmalı, burnunun ya da çenesinin farklı olduğu ortaya çıkmalıydı.
Olmadı.
Adam bez çantasını yerden aldı. Sokağı geçerken sağ ayağını biraz dışa basıyordu. Aras da ayakkabılarının sağ tekini hep aynı yerden eskitirdi.
Kapının önüne geldiğinde aralarında yalnızca iki adım kaldı.
Aras geri çekildi. Adam durdu.
— Yaklaşma, dedi Aras.
— Tamam.
— Kimsin sen?
Adam çantasını kapının yanına bıraktı. Ellerini gösterecek şekilde paltonun ceplerinden çıkardı.
— Adım Aras.
Aras'ın ağzından kısa, istemsiz bir gülüş çıktı.
— Bunu biliyorsun zaten. Camda fotoğrafım var.
— Haklısın. Bir isim hiçbir şey kanıtlamaz.
Cemal kapının yanından ayrılıp tezgâha geçti. Zarfı olduğu yerde bıraktı. Aras onun bu hareketini fark etti; ikisinden biri alıp saklamaya kalkarsa yetişebileceği mesafedeydi.
Yaşlı adam, Aras'ın kaşına baktı.
— Bisikletten düştüğünde ön tekeri kaldırımın kenarına çarpmıştı. Baban gidonu tutup seni durdurmaya çalıştı. Sen, annem bisikleti kaldırır diye ağladın.
Aras'ın eli kaşındaki küçük boşluğa gitti.
— Bunu babam anlatmış olabilir.
— Olabilir. Ama o gece banyoda aynaya bakıp yaranı saçınla kapatmaya çalıştığını anlatmadı. Bunu kimseye söylememiştin.
Aras elini indirdi.
Adamın sesinde bir zafer duygusu yoktu. Kendini ispatlamak, onu ikna etmek için hazırlanmış gibi de konuşmuyordu. Sanki unuttuğu bir şeyi hatırlatırken karşısındakini üzmekten çekiniyordu.
— Ben yirmi üç yaşındayım, dedi Aras.
— Biliyorum.
— Sen kaç yaşındasın?
— Elli üç.
Cemal, tezgâhın kenarına koyduğu elini çekti.
Aras aynı soruyu bu kez daha yavaş sordu:
— Otuz yıl nerede geçti?
Adam açık kapıdan sokağa baktı. Sonra cevap verdi:
— Dışarıda.
— Hangi dışarıda?
— Bin dokuz yüz doksan altıda. Buradan çıktığımda o yıldaydım. Yeniden iki bin yirmi altıya ulaşmam otuz yıl sürdü.
Aras, adamın yüzüne baktı. Yaşını hesaplamak istemiyordu; hesapladığında sonuç, duvardaki fotoğrafa uyuyordu.
— Zamanda geriye gittim, diyorsun.
— Evet.
— Sonra bugüne kadar yaşadın.
— Evet.
Aras, Cemal'e döndü.
— Siz de buna inanıyor musunuz?
Cemal, gözlerini kapının yanındaki bez çantadan ayırdı.
— Fotoğrafını çektiğim genci biliyorum. O gece söylediklerini de hatırlıyorum. Bu adamı bugün ilk kez görüyorum.
Yaşlı Aras başını salladı.
— Ben de seni son gördüğümde saçında tek bir beyaz yoktu.
Cemal'in dudakları aralandı. Bir şey söylemekten vazgeçti.
Aras telefonunu çıkardı. Annesine göndermeye çalıştığı mesajın yanında hâlâ saat işareti vardı. Konuşma ekranını yeniledi, ardından numarayı tekrar aradı. Bağlantı kurulmadı.
Yaşlı adam ekranı görebileceği kadar yakın değildi. Yine de Aras'ın ne yaptığını anlamıştı.
— Anneni mi arıyorsun?
— Evet. Ve eve gideceğim.
Adam alt dudağını dişlerinin arasına aldı. Aras bunu da tanıyordu. Küçükken azarlanırken, ağlamamak için aynı şeyi yapardı.
— Git, dedi adam. Gidebilirsen git.
Aras'ın içinde, öfkesine benzeyen ama tam olarak öfke olmayan bir duygu kabardı.
— Gidebilirsem ne demek? Sen gittin mi? Onu gördün mü?
Adam bu kez hemen cevap veremedi.
— Eve dönemedim.
Aras, telefonun ekranını kilitledi. Koyu camda kendi yüzüyle adamın yüzü üst üste geldi. Telefonu cebine koydu.
— Peki neden otuz yıl bekledin? Buraya geri gelip çıkış bulamaz mıydın?
— Aradım. Binanın yerini buldum, çevresindeki sokakları buldum. Bu sokağı bulamadım. O duvar yıllarca oradaydı. Bu gece geçit yeniden açıldı.
— Haritanda mı gördün?
Yaşlı Aras başını iki yana salladı.
— Tarihi biliyordum. Bir de saati.
Cemal duvardaki saate baktı. Saniye ibresi bir tur daha tamamladı. Akrep ve yelkovan yerinden oynamadı.
Aras, tezgâhtaki zarfa uzandı.
— Bunu açmamı istemiyor musun?
Yaşlı adamın bakışları zarfın üzerine indi.
— İçinde ne yazdığını bilmiyorum.
— Benim yazdığımı söyleyeceksin şimdi de.
— Üzerindeki isim senin el yazın.
— Seninki de aynı olabilir.
Bu kez adamın yüzünde kısa bir ifade belirdi. Aras'ın kendisinin de haklı bir şey söylediğinde yaptığı o küçük baş hareketiydi.
— Evet. Aynı olabilir.
Aras zarfın kenarını tırnağıyla kaldırdı. Yapışkan kuruyup kâğıda işlemişti. İlk çekişinde küçük bir parça yırtıldı. Kalanını daha dikkatli açtı.
İçinde ikiye katlanmış tek bir sayfa vardı.
Kâğıtta, bir sokağın kabaca çizilmiş krokisi görünüyordu. Bakkal, fırın ve iki apartman, birkaç çizgiyle işaretlenmişti. Fırının arkasına kısa bir ok çizilmiş, okun ucuna bir sayı yazılmıştı:
7.
Altındaki not dört cümleden oluşuyordu:
“Geldiğin geçidi arama. Fırının arka kapısından çık. Fotoğrafı yanında tut. Yedi numaralı eve git.”
Aras notu tekrar okudu. Kâğıdın alt köşesinde tarih vardı.
14 Kasım 1996.
— Bunu ben mi yazdım?
Yaşlı adam kâğıda yaklaşmadan baktı.
— Harfler aynı.
— Yazdığını hatırlıyor musun?
— Hayır.
Aras başını kaldırdı.
— Az önce benim olduğunu söyledin.
— El yazısını tanıyorum. Bu notu yazdığımı hatırlamıyorum. İkisi aynı şey değil.
Aras kâğıdı tezgâha koydu. Camdaki fotoğraf, kayıp yıllar ve karşısındaki yüz birbirini doğruluyor gibiydi. Şimdi, adamın hatırlamadığı bir not vardı. Yaşlı hâliyle karşılaşmanın bütün sorularına cevap vereceğini düşünmüştü. Adam da bilmediği şeylerle gelmişti.
Cemal, krokideki oku parmağıyla takip etti.
— Burası fırının avlusu, dedi. Eskiden arka taraftan bir sokağa çıkılırdı.
— Eskiden derken? diye sordu Aras.
— Ben dükkânı devraldığım yıllarda.
— Şimdi çıkılmıyor mu?
— Duvar örüldü. Ne zaman örüldüğünü hatırlamıyorum.
Aras, yaşlı adama döndü.
— Sen de oradan mı çıktın?
— Evet.
— O zaman bu not beni senin geçtiğin yola gönderiyor.
Yaşlı Aras, sayfadaki yedi rakamına uzun süre baktı.
— Ben ana caddeye yürüdüm, dedi. O evi aramadım.
Aras kâğıdı katlamadı. Krokideki çizgileri son kez kontrol edip zarfın içine düz olarak yerleştirdi.
— Önce kapıya bakacağım. Geçmek zorunda değilim.
Cemal tezgâhın altından bir anahtarlık çıkardı.
— Fırının ön kapısının anahtarı bende. Sahibi bazen sabah erken gelen teslimatı benim almamı ister.
Yaşlı Aras, çantasını almak için eğildi.
— Ben de geliyorum.
Aras, cevap vermeden önce onun eğildiğinde paltosunun omzunda oluşan kırışıklıklara baktı. Dizlerini doğrulturken eli kapının kasasına gitmişti. Aynı yüzü taşımaları, adamın bedenini ona ait yapmıyordu. Yine de her hareketinde kendisinin yıllar sonra yapabileceği bir şeyi görüyordu.
— Bir şeyi saklıyorsan şimdi söyle, dedi Aras.
— O kapının nereye açıldığını biliyorum. Seni hangi kapının geri getireceğini bilmiyorum.
Aras'ın eli telefonuna gitti. Cebinden çıkarmadı.
— Benim otuz yılım yok.
Yaşlı adam başını eğdi.
— Ben de öyle düşünmüştüm.
Cemal fotoğrafı kutudan çıkarıp Aras'a uzattı.
— Notta bunu alman yazıyor.
Aras fotoğrafı zarfın içine, kâğıdın yanına koydu. Montunun iç cebine yerleştirirken çekiştirip yerine oturmayan fermuarını da bir kez daha denedi. Sonra vazgeçti.
Üçü birlikte sokağa çıktı.
Yağmur seyrelmişti. Karşı apartmanın üst katında, ince bir perde kısa süreliğine aralandı. Aras durup pencereye baktı. İçeride birinin omzu seçiliyordu. Perde tekrar kapandı.
İlk kez, bu sokakta bakkaldan başka insanların da uyanık olduğunu fark etti.
Cemal fırının kilidini açtı. Kepengi kaldırdığında sürtünme sesi apartmanların arasında yankılandı. Aras, annesinin arama sırasında sesini duyup duyamadığını düşündü. Telefonuna baktı. Sinyal yoktu.
Fırının içinde tezgâhlar boştu. Bir duvar dibine un çuvalları dizilmiş, paspas bir kovaya baş aşağı bırakılmıştı. Cemal ışığı açmayı denedi. Lamba yanmadı.
Aras telefonunun fenerini açtı.
Dar bir koridordan geçtiler. Zemindeki beyaz izler, ayaklarının altından arka odaya uzanıyordu. Koridorun sonunda buzlu camlı bir kapı vardı.
Camın alt kısmında yatay bir çatlak görünüyordu.
Yaşlı Aras orada durdu.
— Hatırlıyor musun? diye sordu Aras.
— Çatlağı hatırlıyorum.
— O zaman aynı kapı.
Yaşlı adam camın öbür tarafındaki ışığa baktı.
— Öyle görünüyor.
Cemal anahtarlığı çevirdi. Kilit zaten açıktı.
Aras ona engel oldu.
— Ben açacağım.
Kapı koluna bastı. Önce dar bir aralık bıraktı.
İçeri sıcak hava doldu. Yeni pişmiş ekmek kokusuyla birlikte, bir radyodan gelen boğuk konuşmayı duydu. Cemal'in anlattığı gibi bir duvar bekliyordu. Bunun yerine küçük bir avlu ve avlunun sonunda açık bir bahçe kapısı gördü.
Kapıyı biraz daha itti.
Arka odanın floresanı yandı.
Aras dönüp tavana baktı. Cemal'in eli anahtarda değildi. Işık, eşik aralandığında gelmişti.
Avluda plastik bir kasa duruyordu. Üstünde birkaç gazete vardı. Rüzgâr en üsttekinin sayfasını kaldırınca Aras, başlığın yanındaki tarihi gördü.
14 Kasım 1996.
Telefonunun fenerini kapattı. Ekranın üst kısmında hâlâ 2026 yazıyordu.
Gazeteye ulaşmak için eşikten çıkması gerekiyordu. Aras bir ayağını dışarı koydu. Yaşlı adam kolunu uzatacak gibi oldu, sonra elini kapının yanında bıraktı.
Aras gazeteyi aldı. Kâğıt nemliydi. Tarihi parmağıyla sildi; mürekkep dağılmadı. Sayfalardaki ilanları, fotoğrafları, telefon numaralarını taradı. Ekran görüntüsüne benzetebileceği bir şey arıyordu.
Bahçe kapısının arkasından bir araba geçti. Motor sesi, ilk girdiği sokakta duyduğu sessizliği bozdu.
Aras açık kapıya yürüdü.
Arkadan ayak sesleri geldi. Yaşlı Aras avluya çıkmıştı. Cemal eşikte duruyordu.
Bahçenin dışında, biri yukarı biri aşağı uzanan dar bir yol vardı. Yolun sağında iki katlı bir ev duruyordu. Girişindeki sarı lambanın altında numarası görünüyordu:
7.
Aras zarfı cebinden çıkarıp krokiye tekrar baktı. Ok, tam bu kapıyı gösteriyordu.
Evin girişine yaklaştığında tokmağın altındaki isimliği fark etti.
Karaca ailesi.
Aras yerinde kaldı.
Annesinin evlenmeden önceki soyadı Karaca'ydı.
Üst kattaki pencerelerden biri açıldı. Genç bir kız başını dışarı uzatıp yolun aşağısına baktı. Birini bekliyor olmalıydı; Aras'a dikkat etmeden pencerenin önündeki saksıyı kenara çekti.
Evin içinden bir kadın seslendi:
— Sevim, pencereyi kapat. Soğuk giriyor.
Kız başını içeri çevirdi.
— Bir dakika anne.
Aras, kızın yüzünü sarı ışığın altında gördü.
Annesinin eski albümlerdeki hâliydi.
Yanındaki adam nefesini tuttu. Aras ona dönmedi. Penceredeki kız, tekrar yola bakarken bu kez ikisini fark etmişti.
— Birini mi arıyorsunuz? diye sordu.
Aras cevap vermek için ağzını açtı.
Söyleyebileceği tek kelimeyi, bu kız henüz kendisi için duymamıştı.